'Türkiye son derece merkeziyetçi bir ülke'

Nereye Doğru
-
Aa
+
a
a
a

Nereye Doğru’da Cengiz Aktar, yaklaşan yerel seçimlere, Türkiye - ABD dışişleri bakanlarının görüşmesine, Romanya’nın kazandığı davaya ve Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü Merkezi adlı kuruma değiniyor

""
Fotoğraf: Adem Altan

Cengiz Aktar programına, bu ayın sonunda Türkiye’de yapılacak olan seçimler nedeniyle Anayasa’nın 127. Maddesi’nden bahsedeceğini söyleyerek başladı. Bazı gazetecilerin iktidar partisinin yerel seçimleri kazanamazsa erken seçim olacağı haberini yaptıklarını ama Türkiye’de yerel seçimlerin, mahalli idareler seçiminin hiçbir zaman genel seçimleri ya da Cumhurbaşkanı seçimini etkilemediğini, yerel seçimlerin her ne kadar ülkenin en demokratik seçim sistemi olsa da siyaseten hiçbir bağlayıcılığının olmadığını belirten Aktar, “Çünkü Türkiye’deki yerel idare sadece kağıt üzerinde yerel idaredir. Anayasanın 127. Maddesi nedeniyle merkezin yerel üzerinde idari vesayeti vardır ve Türkiye’deki yerel yönetimlerin hiçbirinin mali özerkliği yoktur. Mali kaynak, merkez bütçeden gelir yani bu merkezi tutan siyasi idareye mecbursun demektir. Türkiye bu anlamda son derece merkeziyetçi bir ülke; Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle had safhada merkeziyetçi hale geldi. İktidar, seçim konuşmalarında da bu konudan bahseder. Anayasanın 127. Maddesi, ‘Merkezî idare, mahallî idareler üzerinde, mahallî hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahiptir.’ diyor. Eğer yereldeki seçilmiş yönetici - mesela belediye başkanı - seçildiği şehirde çivi çakmak istiyor ise çivinin çakılmasına oradaki merkezin temsilcisi vali ya da kaymakam razı değil ise o çiviyi çakamaz. Böylesine güçlü idari vesayet vardır Türkiye’de. Güneydoğu’daki bazı belediyelere kayyum atanmasının gerekçesi de Anayasanın bu maddesidir,” diyerek diğer gündemine geçti.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile görüşmek üzere Washington’a gittiğini söyleyen Cengiz Aktar, “Orada ne konuşuldu tam bilinmiyor. Her iki ülkenin yetkilileri tarafından konuşmayla ilgili fazla bilgi verilmedi. Irak, Suriye, Ukrayna ve Gazze konuşuldu muhtemelen ama Washington D.C. ile Türkiye arasında, Türkiye’deki insan hakları konuşulmadı. İlk defa bu ikilinin yaptığı görüşmelerde Türkiye’deki insan hakları ihlalleri meselesi ABD tarafınca gündeme getirilmedi. Zaten artık kimseyle konuşmuyorlar bu meseleyi. Türkiye açısından önemliydi bu konu. Türkiye’de adalet bekleyen, Türkiye’nin ortakları tarafından bu meselelerin dile getirilmesini temenni eden vatandaşlar açısından bu konunun konuşulmaması son derece üzücü. Avrupa Birliği de zaten insan hakları konusunda konuşmayı 2015 yılında bırakmıştı,” diyerek diğer gündem konusuna geçti.

Cengiz Aktar, Romanya’da İliç’teki faciaya benzer bir felaketten, halkın ve çevreci sivil toplum kuruluşlarının itirazları sonucu projenin ret edilmesiyle kurtulunduğunu söyledi. Aktar, “Bu ret üzerine Kanadalı Gabriel Resources adlı madencilik şirketi Romanya hükümetine dava açmıştı. Pazartesi günü dava sonuçlandı ve Romanya tarafı kazandı, Kanadalı şirket kaybetti,” derken, Halk TVnin internet sitesinde Sezin Öney’in İliç ile karşılaştırma yaptığı yazısına da değinerek, Öney’in ‘Romanya’nın başardığını Türkiye yapamadı’ konulu yazısını önerdi. Aktar, “Romanya’da 1989 sonrasında eski Varşova paktı coğrafyası alt üst olmuş durumdaydı. 2000’de Kanadalı altın madeni şirketinin Romanya Çevre Bakanlığı’na, ‘Size 300 ton altın çıkaracağım ve sizi zengin edeceğim’ vaadiyle Batı Transilvanya’da, Macaristan sınırında çok büyük bir bölge olan Roshia Montana’yı ele geçirdi. O andan itibaren itirazlar başlamıştı. Şirket, oradaki evleri, toprağı satın almaya başladı ama bu itirazlar sonrasında Romanya hükümeti bu projeyi iptal etti. 300 ton altın için binlerce ton siyanür kullanılması söz konusuydu, dört dağ yerle bir edilecekti, Roma döneminden kalma tarihi eserler de yok olacaktı, felaketin ucundan dönüldü. Bu dava nerede görüldü? Bu önemli; bu tip uluslararası tahkim davaları Dünya Bankası bünyesinde bulunan, 1966’da kurulan International Center for Settlement for Investment Dispute yani Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü Merkezi (UYUÇM) adlı bir yapıdan geçiyor. Tüm dünya devletleri bunun üyesi. Bu Kanadalı altın şirketi, Romanya’dan 6,7 milyar tazminat talep ediyordu. Bu kurum, geçen Eylül’e kadar tarafları dinledi ve Pazartesi kararını verdi. Bu kurum önemli. Uluslararası şirketlerin bir nevi mahkemesi gibi çalışıyor. Sadece Romanya değil başka ülkeler de başvuruyor. Honduras da bunlardan bir tanesi mesela,” diyerek son gündem konusuna geçti.



“Honduras’ın kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan yeni bir başkanı var; Xiomara Castro. Seçilmesinin nedenlerinden bir tanesi böyle bir şirket. Honduras’taki askeri darbeden sonra aşırı sağ hükümet geliyor ve o hükümet Próspera adlı ABD’li bu şirkete muazzam büyüklükte tarım arazilerini veriyor. Ahali ayaklanıyor, irili ufaklı siyasi gruplar işin içine giriyor ve sonunda Xiomara Castro’yu aday olarak çıkartıyor. Próspera adlı bu şirketin arkasında ABD merkezli, silikon vadisindeki çok zengin yatırımcılardan PayPal ve Palantir’in kurucu ortaklarından Alman-Amerikalı Peter Thiel var. Bu şirketlerin hiçbir sınırı yok. Xiomara Castro’nun seçildikten sonraki ilk işi, bu İstihdam ve Ekonomik Kalkınma Bölgesi (Zone for Employment and Economic Development -ZEDE) projesini iptal etmek oluyor ve bunun üzerine Honduras, Próspera şirketini de derhal Dünya Bankası bünyesindeki UYUÇM’un merkezine başvuruyor. Castro, bu tahkim mahkemesinin bünyesinden de çıkıyor. Brezilya, İran, Hindistan ve Polonya da UYUÇM’de taraf değil. Peter Andreas Thiel’in 9,7 milyar dolarlık serveti var. Şirketinin Honduras’tan istediği tazminat, 11 milyar dolar, Honduras’ın milli geliri ise 30 milyar,” diyerek bu haftalık gündemini tamamladı.