Algı Kapılarını Açmak

Algı Kapılarını Açmak

02 Temmuz 2004

Cuma Adlı Adamlar

 

Ömer Madra: Merhaba Halil, hoş geldin.

 

Halil Turhanlı: Teşekkürler, Açık Radyo’da sürdürdüğümüz “Cuma Adlı Adamlar” programında aslında bir kaç konuda odaklanıyoruz. Bunlardan biri medya ve haber alma özgürlüğü, ifade özgürlüğü, medyadaki tekelleşme ve büyük şirketlerin hegemonyası. İstersen bugün bu konuya bir kez daha dönelim ve açalım.

 

ÖM: Evet, kültür düzeyinde de ele alınması gereken bir konu. Mevcut yapıyı, hakim yapıyı savunan bir tarafı olduğu için. Tuhaf  bir medya kültürü de gelişti. Onunla nasıl baş edeceğiz?  Meselesinin bir de bu yönü var.

 

HT: Medya ve yarattığı bu kültür  zihinleri kolonize ediyor, sömürgeleştiriyor , düş gücünü köreltiyor ve düş gücü üzerinde tahakküm kuruyor. “Hegemonik medya”dan söz ediliyor zaten. “Public accessed television” diye bir kavram var son yıllarda. Bunu daha da genişletip “public accessed media” diyebiliriz: Kamuya açık, kamunun girebildiği medya. Belki etkili bir alternatif  olabilir.

 

ÖM: “Kamunun erişimine açık medya” da diyebiliriz. Bu hayati bir konu, demokrasinin en temel, belki de birinci konusu.

 

HT: Kesinlikle. İki de güncel olay var zaten. İki önemli gelişme var. Bir tanesi BBC Genel Müdürü’nün istifa etmesi; bir olaylar zincirinin son halkasıydı aslında. Blair hükümetinin uyguladığı bir baskı vardı BBC’ye. BBC bir alternatif medya değil belki, ama bir CNN de değil, bir FOX News da değil sonuçta. Son derece objektif kalabilen bir kuruluştu ve Irak’taki kitle imha silahlarıyla ilgili görüşlerin abartılı olduğunu söylemesine bile  izin vermedi Blair hükümeti. BBC özür diledi,  hükümet bunu kabul etmedi. Bir de bize daha yakın bir örnek var. Bir medya kuruluşuna el konuldu borçlarından dolayı. Bir gazeteye, bir televizyona sahip olan bir kişinin bunu çıkarları için ne kadar kolayca ve zorbaca kullanabildiğini de gördük. Ama bir şey daha var. Onu eleştiren diğer medya kuruluşları da ondan daha insaflı değiller. Belki o biraz kaba saba yaptı bu işi ama onlar da aynı amaçlarla kullanıyorlar ellerindeki bu gücü.

 

ÖM       : Evet, son verdiğin örneğe bir iki kelime ilave etmek istiyorum; dediğin gibi son derece tuhaf,  medyatik anlayışın tipik  görüntüsünü veren bir organdı o da. Fakat el konulduktan sonra, tamamen tersine, bu sefer de mevcut iktidar yapısını destekler nitelikte yayın yaptığı görülüyor. Bu da olağanüstü bir tuhaflık.

 

HT        : Zaten medya araçlarını ellerinde tutanlar, iktidar yapıları kuruyorlar kendi içlerinde. Bu konuda 1960’ların sonlarında Amerikan medyasından yola çıkan ama aslında pek çok açıdan bizim için de geçerli olabilen Herbert Schiller’in bir medya  eleştirisi var. Schiller  hem bir  medya  teorisyeni, hem de iktisatçı. 1969’da yazdığı bir kitapta iletişim ve enformasyon alanındaki tekelleşmenin ne kadar büyük bir tehlike olduğunu, demokrasiyi  nasıl tehdit ettiğini söylemiş. Derslerinde de bu konuyu işlemiş, “Eleştirel Medya Teorisi” adı altında California Üniversitesi’nde dersler vermiş.. Üniversite yönetimi bile bu derslerin çok önemli olmadığını düşünen bir tavır takınmış. Öğrencilerin  bu dersleri  izlemelerini  yüreklendirmek şöyle dursun, “alırsanız alın” gibilerden bir  tutum sergilemiş üniversite  yönetimi.

 

Oysa Amerika’da medya çok gelişmiş, 1960’larda dahi tekelleşmenin varlığından söz  etmek mümkün. Schiller’in uyarıları bu  bakımdan çok yerinde. Ancak uyarılarının duyulması pek istenmiyor. 1996’da Amerika’da telekomünikasyon yasası çıkıyor ve medyada, iletişim alanında şirketlerin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor yasa. Onların çıkarları doğrultusunda çıkarılmış bir   yasa bu. Ama bize de çok yabancı bir gelişme değil. Bizde de bir süredir tekelleşmenin hukuki  zeminini oluşturulmak için müthiş bir kampanya yürütülüyor. 1969’da ne kadar marjinalize edilmeye çalışılırsa çalışılsın, Herbert  Schiller’in eleştiri ve  uyarılarının  çok yerinde olduğu  anlaşılıyor. Bugün hegemonik medyaya karşı mücadele eden alternatif medya  odaklarının örgütlenmesinde Herbert Schiller’in öğrencilerinin son derece etkisi var. Sadece gazetede ve radyoda değil, televizyonda da,. hepsini birlikte düşünüyorlar; hatta televizyonlardan bir tanesinin ismi “Paper Tiger”, “Kâğıt Kaplan Yurttaş Kane’e Karşı”. Kâğıt Kaplan  gerçekten iyi şeyler yapıyor. Alternatif  televizyonu elbette video aktivistleri ile  birlikte düşünmek  gerekiyor.   Coverage sözcügünü, olayları kapsamak olarak çevirebiliriz sanırım. Ana akım medya ile  alternatif  medyanın olayları  kapsaması  farklı. Ana akım medya olayları  “cover”  yapıyor,  gerçeklerin  üzerini  örtme anlamında “cover” yapıyor. Ya da  gerçekleri  çarpıtıyor. Alternatif  medya olaya katılanların kendi seslerini duyurmalarını sağlıyor. Abbie Hoffman,  televizyon bizim gösterilerimizi görüntülüyor ve gösteriyor, büyük şirketlerin elindeki medya gerçekte öyle  amaçlamasa da bizlerin reklamını yapıyor diyordu. Yanılıyordu  tabii. Ana akım medya olayları çarpıtıyordu. Abbie Hoffmann’ın katıldığı  televizyon programlarında devrim propagandası  yapmasına izin verilmiyordu. Hoffman’ın bu düşüncesi nahifti ve eleştiriliyordu. “Araya reklam giriyorsa devrim ölmüştür” diyor  Hoffman’ı  eleştirenlerden biri. Dolayısıyla insanlar kendi medyalarını oluşturmak zorundalar. Halk hareketleriyle -“Grassroots”- yakın ilişki içerisinde kendi medyalarını oluşturmak, kendi haberlerini yapmak zorundalar.  Aynı zamanda kendi tarihini de yapmış oluyorsun böylelikle. Hayden White’ın dediği gibi tarih yazarken görsel veya işitsel  belgelere de dayanacak artık tarihçiler, yalnızca yazılı belgelere değil. Hayden  White

örnek olarak Rodney King video olayını veriyor. Akla  gelen  bir  diğer  örnek, Kennedy’nin öldürülüşünü görüntüleyen  amatör  kamera. Bu  belki de dünya tarihindeki en kısa film, ama en çok gösterilen filmi.

 

ÖM: Zapruder diye bir adamın amatör kamerayla çektiği film, Kennedy’nin öldürülmesine verilen resmi açıklamayı yalanlamıştı.

 

HT: Ama o amatör kameranın çektiği görüntünün içinin boşaltıldığını iddia  ediyor Hayden  White.  Defalarca  tekrarlanmasının açıklayıcı olmak bir yana, olayı daha da karmaşıklaştırdığını ileri  sürüyor.

 

ÖM: Tarih yazarken eldeki  belgenin  kullanılış  biçimi de önemli. Daha  doğrusu, bu tarihçinin  bakışına  ve  duruşuna göre  değişiyor.

 

Paper Tiger Televizyonu’nun kurucusu ve Herbert Schiller’in bir talebesi Dee Dee Halleck iki hafta önce Açık  Radyo’daydı. Kendisiyle bir röportaj yapmak istedim.

 

HM: Peki, röportajı yaptın  mı ?

 

ÖM: Hayır,yapamadım. Çünkü o Açık Radyo’nun modeli ile ilgilendi, benimle ve bütün radyoyla röportaj yaptı ve filme aldı. Çok enteresan oldu.

 

HM: Kendisinin medyayla ilgilenmesi on yedi yaşlarında başlıyor, yeni yetme çağlarında bir özel televizyonda işe giriyor. Her anını nefretle yaptığı bir iş, o anda zaten karar veriyor alternatif medya üzerine düşünmeye. Sanıyorum California Üniversitesi’nde de öğretim üyesi, belki de bıraktı.

 

ÖM: Devam ediyor. Son yaptığı işi de iftiharla anlatıyor tabii, biz de çok gururlandık. 11 Eylül’den sonra, bu iş yürümez artık demiş. Yani zaten hep çok kötüydü  ana akım medya, merkez medya,  ama  11 Eylül’den sonra  tahammül  edilmez olduğunu düşünmüş. Bunun üzerine televizyona bir alternatif  program hazırlıyor. Şu anda ABD’nin belki de tek alternatif yayın alanı olan uydu televizyonundan yayınlanmak üzere “Democracy Now” programını öneriyor Amy Goodman’a. Bu çok iyi giden bir durum şimdi. Bunun da arkasında Dee Dee Halleck var.

 

HT: Paper Tiger’ın  1990-91’deki Körfez Krizi’nde de yaptıkları on saatlik bir projeleri var, CNN’inkine alternatif olarak yaptıkları bir haber programı.

 

ÖM: Evet, onu çok iyi bilmiyorum, ama bugün çok izlediğimiz Democracy Now’da, Chomsky gibi bütün düşünen adamlar, mesela bu Holocaust endüstrisi üzerine  gerçekleri açığa çıkaranlar, konuşuyor. Steven Kinzer  son İran darbesini, 50 yıl önceki İran darbesi de dahil her konuyu, Arundhati Roy ve Robert Fisk de Irak’ı konuşuyorlar. Böyle bir ilginç radyo, yani hem radyo hem televizyon.

 

HT:  Dee Dee Halleck’ın bir de Herbert Schiller üzerine yaptığı televizyon filmi var. “Herbert Schiller Reads The New York Times” Schiller New York Times’ı farklı bir şekilde okuyor tabii. Bu da televizyon filmi, 1986’da yapılmış, Paper Tiger da uydudan göstermiş bu filmi. Daha sonra müzelerde gösteriliyor. Televizyonlara haber filmlerini hazırlarken ana akım medyadan da daha farklı bir şekilde hazırlamak gerektiğini söylüyorlar. Yani o “coverage”ın form olarak da farklı olması gerektiğini vurguluyor alternatif medyacılar.

 

ÖM: Evet, zaten kendisini bağımsız bir sinemacı, gazeteci olmaktan çok daha fazla sinemacı olarak tanımlıyor  Dee Dee Halleck. Şimdi artık bir büyükanne, on yedi yaşında öğrenci değil,  ama bastığı yeri de sarsan bir güçlü hanım.

 

HT: Maalesef ben görmedim kendisini, tanımak isterdim.

 

ÖM: Müthiş etkileyici bir kişilikti. Maalesef ben röportaj yapamadım kendisiyle; o bizimle daha fazla ilgilendi.

 

HT: Evet, alternatif medya bugünkü programımızın konusu. Bu çok geniş konuyu ucundan, kısmen ancak yakalayabileceğiz ve açıklamaya çalışacağız.

 

ÖM: Evet, fıkradaki gibi, “aklımızdan hiç çıkmıyor ki...”

 

HT:  Televizyon boş bir imge olarak veriyor bir şeyi, en ciddi olayları dahi. Savaşı bir Rambo filmi verirmiş gibi veriyor. Abbie Hoffman’ın savlarına katılmak bu açıdan mümkün değil. Gerçekten   Hoffman’ın ileri sürdüğü gibi olsaydı televizyon ve diğer medya Siyah Panterler’in de  propagandasını yapmış olurdu. Oysa, gerçekte bunun tam aksi oldu. Siyah Panterler’de şiddet vardı elbette ama medya bunun ötesine geçerek tamamen onları bir katil sürüsüymüş, çetesiymiş gibi gösterdi. Beri yandan FBI’ın Panterler’e karşı yargısız infazlarını gizledi. Böyle bir gösterim, böyle bir yeniden sunum, bütün siyahların suçlu olarak gösterilmesine sebep oluyor. Şimdikine çok benziyor.

 

ÖM: Kesinlikle. Hemen terörist kategorisine sokuyorsun. Onların zaman zaman şiddet kullanmakla beraber -asla kabul edilemeyecek bir şey bu- bambaşka sayısız tezlerini, söyledikleri doğruları, deklarasyonları tamamen arka plana alıp, bu şiddet unsurunu, terör unsurunu ön plana çıkaran bir yayın yaptılar tabii.

 

HT: Asimetrik bir şiddet var. Şiddete başvuran  taraflardan biri  diğerinden çok  güçlü. Elindeki elemanlar çok iyi  eğitilmiş, silahları çok gelişmiş. Devletin güvenlik organlarından gelen bir şiddet var. FBI’ın şiddeti var.

 

ÖM: Ajan sokuyor, ajan provokatör sokuyor içlerine, şiddete onları teşvik ediyor zaten.

 

HT        :  Başlangıçta  Siyah Panterler muhtaç olanlara, yoksullara mutfaklar  açmışlar. Yani   siyah  komünite ile  böyle bir  bağları var. Diyeceğim şu; Abbie Hoffman’ın söylediklerinde , hatta Marshall McLuhan’ın  savlarında televizyona ve televizyon teknolojisine dair nahif bir iyimserlik vardı.  Ana akım medyanın elinde bunun tarafsız olarak kullanılması ya da kendisini duyurmak isteyen insanların, burada kendilerini olduğu gibi duyurmaları, sansüre  uğramadan  duyurmaları  mümkün değil. Bugün  tek çare video aktivizmi  belki.  Bugün toplantılarda veya gösterilerde bir silah olarak herkesin elinde bir tane video var. Sonuç olarak bu taşınılabilir bir şey. Yazılı basının yanında, onu bütünleyen bir araç olarak kullanıyorlar.

 

ÖM: Ve çok  gelişiyor bu. Mesela bir Türk de var aralarında. Indymedia Grubu var, bağımsız medya, şimdi onlar bu video aktivizmini çok üst seviyelere götüren çalışmalar yapıyorlar. Mesela Cancun’da DTÖ toplantısında büyük bir  gösteri oldu, Cancun dağıldı biliyorsun. Orada kendini çakısıyla öldüren bir Bay Lee vardı, Güney Koreli. Bariyerlere çıkıp “Neoliberalizm öldürür, tarımcıyı bitirir” dedikten sonra kendini öldürdü. Aslında o da bir aktivist. Çok uzun yıllardır sendikacılık yapmış biri. Onu kaydetmişler, aralarında bizim radyoda program yapan Ali Tonak’ın da bulunduğu bir grup. Dünyada bir tek onlar gösterdiler bunu, çünkü başka hiç bir TV kanalında yok bu görüntüler.

 

HT: Evet az önce  değindiğimiz Kennedy  suikastını  çeken  Zapruder  örneğine , Rodney King’in  ölümüne dövülmesini  görüntüleyen amatör  kamera  örneğine  bu örneği de  ekleyebiliriz.  Eğer o sözünü  ettigin  video , Güney  Koreli  eylemcinin  intiharını  görüntüleyen video  ana akım  medyanın elinde  olsa   muhtemelen  içeriğini boşaltılıncaya ve anlamı silininceye ya da anlaşılmaz hale getirilinceye değin gösterilecekti. O kadar çok tekrar ediyorlar ki, içeriğini boşaltıyorlar. İçi boş, kof  imgelerden ibaret kalıyor. Böylelikle daha da müphemleştiriyorlar anlamını, ve tarihsel gerçeklerin yerine mitleri koyuyorlar. Alternatif haber ağlarını oluşturmak ve  örgütlemek mutlaka gerekli. Sıradan insanların gerçeğe ulaşabilmeleri gerekli.

 

ÖM: İşte Paper Tiger ve Democracy Now kanalları bu  konuda iyi birer örnek. Çok güç koşulları aşmaya, yenmeye çalışıyorlar. Örnegin, Dee Dee Halleck’in bize anlattığına göre çok ters saatlerde, ters zaman dilimlerine göre yayın  yapıyorlar. Uydudan ancak “ölü zaman” tabir edilen  saatleri kiralayabiliyorlar. Fakat şimdi öyle bir gelişme olmuş ki, reklam verenlerin sayısında bir artış olmuş. Amy Goodman’in hangi saatte olursa olsun programlarına reklam vermek istiyorlarmış. Yani tutulmaya da başladı, çünkü insanların normal habere, objektif habere, bilgi ve enformasyona çok büyük ihtiyaç var. Çok memnundu Halleck.

 

HT: Bir şey daha ekleyelim; haftalar önce belgesel sinemacılardan söz etmiştik, sanıyorum Aralık ayındaki programlarda. Emilio de Antonio’dan  ve Frederic Weisman’den bahsetmiştik. Bildiğimiz anlamdaki televizyon haberciliğinin dışında, biçim olarak da dışında, hatta deneyci  denilebilecek bir  habercilik  anlayışının peşinde olan alternatif  medyacılar   adını andığımız  belgeselcilerden çok etkilenmişler, onları esin  kaynağı  olarak  anıyorlar. Hatta Walker Evans’ın fotoğrafçılığından etkilendiklerini de belirtiyorlar.

 

Hayden White’a bir kez daha döneceğim, tekrara düşmek gibi olacak ama .. İşitsel öğelerin de  imgelerin de gelecekte tarihçiler için belgeler olacağını belirtiyor  White.  Ama bu Rodney King olayında ve Zapruder’in de çektiği o kısa ama çok gösterilen filmlerde, mikroskobik bir incelemeyle, hani çok inceleniyormuş gibi bir izlenim uyandırıp aslında onun anlamının giderek boşaltıldığına işaret ediyor. Bir de medya, en kanlı savaş gösterilerini film izletiyormuş gibi izlettiriyor insanlara oturma odalarında ve “TV evangalistler” oradan bizlere vaaz veriyorlar, her türlü şovenizmi,her türlü fundamentalizmi izletiyorlar.

 

ÖM: Yani bayağı kökten dinci yayınlar yapıyorlar hepsi.

 

HT        : Evet, böylelikle de insanların zihinleri üzerinde tahakküm kuruyorlar.

 

ÖM: İrticacı onların hepsi, o “evangalist” dediğimiz insanlar. Yani İslam dünyasında kullanılan  “irtica”, şeriat talep edenlerden çok az farkları var, hatta yok .

 

HT: Bütün kıyımları destekliyorlar. Yani o asimetrik terörü, devletin terörünü, büyük gücün, Amerika’nın terörünü destekliyorlar, onu teşvik ediyorlar. Ve en büyük çevre felaketlerini, bugün karşılaştığımız ve yakın gelecekte karşılaşacağımız çevre felaketlerini, nükleer silahlanmayı , insan soyu için en büyük  tehlikeyi sanki önemsiz bir  ayrıntıymış gibi geçiştiriyorlar. Hani varla yok arasında bir şey. İşte buna karşı hepimizin uyanık olması gerekiyor ve zihinlerimizin kolonize edilmesine de bu yüzden izin vermememiz gerekiyor. Tarihlerini yazmak isteyen insanların, alternatif bir toplum oluşturmak isteyenlerin, kendi seslerini duyurabilmeleri açısından alternatif medyayı oluşturmaları çok  önemli.

 

ÖM: Evet, yoksa zaten gelecekte seni nelerin beklediğine karar verme yeteneğin çok aza, sıfıra indirgenmiş oluyor. Yani kendi kaderini etkileyecek herhangi bir olaydan bilgi sahibi olamadan gidiyorsun bu yüzden. En önemlisi bu. Kendi geleceğini, çocuklarının geleceğini nasıl yönlendireceğine dair karar sana ait olmaktan çıkıyor çünkü sağlıklı karar vermene imkân yok ki.. Gelmiyor veri, daha doğrusu ters veriler geliyor.

 

HT: Bir şey söyleyeceğim JFK’nin öldürülmesi olayıyla ilgili; 1960’ların sonlarında “Ant Farm” diye bir televizyon kollektivitesi vardı. Onlar, bu içi boşaltılmış imgeyi eleştirmek için tekrar oynadılar onu.

 

ÖM: Karınca Çiftliği mi  ?

 

HT:  Evet, Karınca Çiftliği.  Sistemin içerisinde labirentler açmak suretiyle, insanların nereden gireceğini, nereden çıkacağını bilemediği, merkezi olmayan bir örgütlenme oluşturuyorlar ve  gösteriler düzenliyorlar. “Media Burn” diye bir gösterileri vardır onların. Gösterilerinde  Amerikan  kültürünün ikonlarını imha  ediyorlar; televizyon setlerini, Cadillac arabaları... Şimdi çok kişisel bir şey söyleyeceğim; 1998’de San Fransisco’da bir yerde video gösterileri vardı,  “Survival Research Laboratory” videoları, Ant Farm’ın  videoları gösterildi. İki de konuşmacı vardı, biri Survival  Research’den Mark Pauline idi,  bir de Ant Farm’ın bir temsilcisi vardı. 1998’de izlediğim hangi  Ant Farm üyesiydi hatırlayamıyorum, o da konuştu orada. Gösterilerini videoya almışlar, kendi yaptıklarını. O gece  peş peşe  kısa filmler, video filmler  izledim. İlginçti filmleri, televizyon setlerini yakıyorlardı çölün ortasında. Biraz da televizyonla büyümüş olan, oturma odasında annesiyle babasıyla televizyon seyretmiş olan, çocukluğunu 1950’lerde yaşamış olan kuşak için çok önemli televizyona karşı çıkmak. Video bu anlamda bir alternatif olarak kullanılıyor bu  kuşak tarafından.

 

 Nam June Paik’in yaptığı televizyon tüpünü oturma odasından alıp galerilere sokmak. Yani onu  o tutucu ortamdan, aile ortamından aldı. Daha sonra, ilk defa   taşınabilir Sony Videoyu alıp da taksiyle NYC sokaklarından geçerken çeken o. Video sanatı o gün başlamış zaten. Sonra aynı gün bir kafede çektiği filmi göstermiş hemen, Papa’nın New York’u ziyaretini... Yani şunu söyleyeceğim, videoda özellikle odaklanmak istemiyorum ama, 16mm’lik kamera 1950’lerin sonunda Amerikan yeraltı sineması kuşağı için ne ise, video kamera da 1960’lardaki aktivistler için öyleydi. Yani 1990’lardaki Indymedia videoyu çok kullanıyor ama kökleri de,  Dee Dee Halleck’in de bir  temsilcisi  olduğu,  60 kuşağına  uzanıyor. Aralarında böyle bir bağ var, onu demek istiyorum. Bilmem doğru mu söyledim?

 

Evolution/Revolution/Resolution, Nam June Paik, 1989

 

ÖM: Evet. Benim de aklıma son derece  yatkın gelen şeyler. Bağımsız Sinema Festivali’nde oynayan bir çok belgesel  film var. Ben maalesef sadece bir tanesini görebildim ama epey filme değerdi doğrusu. Adı “Şirket” olan Mark Achbar’ın başkalarıyla beraber çektiği bir film. Bütün bu tekniklerden son derece ustaca  yararlanılmış, ”cut and paste”lerle yapılmış bir  film. Arada  belgesel görüntüler de var ve çok bütünlüklü bir yere ulaşıyor. Yani hem sanat hem de haber. İşte senin dediğin “coverage”ın nasıl yapılması gerektiğini göstermesi açısından fevkalade ilginç bir filmdi. Bir de ‘Dördüncü Dünya Savaşı” diye bir  film vardı ama ona maalesef gidemedim ben. İzlemiş olduğum “Şirket” adlı o film hem deneysel sinema, hem belgesel, hem de  bir haber filmi niteliğindeydi. “Deneyci habercilik” denilebilir belki. 

 

HT : Dee Dee Halleck ve diğer alternatif medyacıların amacı bu. Kamuya duyurulmayan ama kamuyu çok yakından ilgilendiren, kamuya çarpıtılarak iletilen haberleri sıradan insanların kolaylıkla erişebileceği kanallarda  yayımlamak. Aynı zamanda bu haberlerin de deneyci bir sinema anlayışıyla yapılmış olmasına özen  gösteriyorlar. Ana akım medyaya hem içerik, hem de biçim açısından alternatif oluşturmaya çalışıyorlar. Yani algı kapılarını açmak, algı düzenini değiştirmek, o kolonize edilmiş olan zihinleri biraz değiştirmek, alt üst etmek, daha sorgulayıcı kılabilmek bakımından içerik ve biçimi ayrı düşünmüyorlar.

 

 

ÖM: Yapmak istedikleri muhtemelen bu dünyanın en zor işlerinden biri. Onun için Bağımsız Sinema Festivalinden örnek verdim. Duyduklarımdan ve diğer filmleri seyreden arkadaşlarla da konuştuklarımdan çıkardığım sonuç şu: Bu alanda da hem film, hem de bağımsız medya olarak, epey bir mesafe alınmış olduğunu gösteriyor geçen yüzyılın sonundan  bu yana. Yani 1999 Seattle’ı bir milat gibi ele alabilirsek, o tarihten bu yana bayağı zorlayarak bu hegemonik, mütehakkim medyadan bazı alanları geri alabilmek mümkün olabilmiş gibi görünüyor.

 

HT: Tabii, bu alternatif medya oluşturma projesini aslında değişik muhalefet akımlarını  birleştirmeyi ve radikalleştirmeyi de amaçlıyor. Geçenlerde bir yazı okudum “Radikalizmi tekrar geri istemek”  (Reclaming Radicalism) başlığını taşıyordu. Sözünü ettiğimiz bütün alternatif  medya oluşumları biraz da bu bağlamda, günümüzün toplumsal muhalefetini radikalleştirme bağlamında düşünülmeli. Ant Farm’ın kurucularından biri Doug Michels idi. Geçmiş zamanlı konuşmamın  nedeni  Doug  Michels’in  artık aramızda olmaması. İki yıl önce yitirdik. Doug Michels’in bir düşüncesi vardı: Haber filmi hazırlarken değişik disiplinleri  ve anlatım formlarını birleştirmek. Örneğin medya teknolojileriyle mimarlığı birleştirmek. Bugün “telematix” diye bir terim var, mimariyle medyanın kaynaşmasını ifade ediyor.  Bu kavramın günümüzde yaygın olarak kullanılmasında Doug  Michels’in payı var.

 

ÖM: Yerleşik medyanın hegemonik yapısını bozmak bakımından diğer disiplinlerle kaynaşması önemli. Baskıcı ve iktidar yanlısı yapı böylelikle bozuluyor. Hatta hegemonik medyanın, büyük şirketlerin medyasının kurduğu bütün bir sistemin bozulması amaçlanıyor. Uzun vadeli bir amaç bu.

 

HT: Alternatif medyanın yaptığı bir şey var; İster televizyon olsun ister radyo, basit bir teknolojiyle, hatta video örneğinde olduğu gibi taşınabilir bir teknolojiyle gündelik hayata müdahale etmek; gündelik hayatın içerisindeki şiirselliği keşfetmek; insanları bilgilendirmek; böylelikle onların gündelik hayatta yaşadıkları yabancılaşmayı aşmada katkıda bulunmak. Video aktivistleri örneğinde, aktivistler yani artistler değiller; Bill Viola ve diğer video sanatçılarını kastetmiyorum.  Benim sözünü ettiğim aktivistler .

 

ÖM: Evet bu ikisinin eklemlenmesi fevkalade önemli de görünüyor yoksa sırf biçimden arındırılmış bir şey de anlamlı olmazdı.

 

HT: Evet, sonuçta onların da videoları belki galerilerde sergileniyor, gösteriliyor ama artist değiller, dediğim  gibi, aktivist ruhun ve tavrın vurgulaması onlar için daha önemli. Böylelikle, yaptıkları bir anlamıyla da sanat.  Politik avangardın karakteristik özelliklerini taşıyan bir  sanat.

Dadaistler, gerçeküstücüler, situasyonistler var. Bütün bunlar politik avangardın  içinde yer alan akımlar.  Ant Farm, örgütlenme yapısı ve   politik-estetik anlayışı açısından dadaistler’e, gerçeküstücülere ve  durumculara  (situationistlere) benziyor. Hiyerarşik bir örgütlenmeyi reddediyorlar.  Bu  Karınca Çiftligi’nde  ana kraliçe yok, herkes orada işçi karınca. Çevrecilerden, sanatçılardan, tasarımcılardan, medya ucubelerinden -kendi deyişleriyle “media freaks” ya da “media prunksters”dan, yani “medya şakacıları”, Micheal Moore’da harika  bir  örnegini   gördüğümüz  “medya  şakacıları”ndan-  oluşuyor.  Var olan sistemi köklü bir biçimde değiştirmeye  çalışan insanlardan oluşan bir aile olarak tanımlıyorlar kendilerini.  Az önce ismini hatırlayamadığım gösteri de Cadillac Ranch Show idi.

 

ÖM: Cadillac Çiftliği yani?

 

HT: Evet, 1970’lerde Ant Farm radikal eğilimlerin ağır bastığı üniversitelerde turneye çıkıyormuş.  Gösterilerini oralarda sunuyorlarmış. Bir amaçları da gezginci üniversite kurmakmış. Gerçek bir akademide eğitimin yerleşik olamayacağı düşüncesinden yola çıkıyorlarmış. Antik çağdaki gezinerek, dolaşarak ders verme geleneğini 1970’lerin koşulları içinde canlandırmaya çalışmışlar . Ve böyle bir üniversitenin içerisinde hem alternatif medya teorilerini yaygınlaştırmak, hem de örneklerini gerçekleştirmek istemişler 1970’lerde. Ant Farm bir kollektivite olarak kalmış ve bir kollektivite olarak etkinlik göstermiş. Üyeleri de anonim kalmayı tercih etmişler. Bir tanesinin ismi Chip Lord,  galiba gerçek isim değil bu, ama bir anonim kalma isteği var. Yaratıcı, büyük, dahi sanatçı mitine de karşı çıkıyorlar.

 

ÖM: Star kullanmıyorlar.

 

HT: Bir aile olarak orada var oluyorlar. Bu da gerçekleştirmeye, dönüştürmeye çalıştıkları  toplumun bir  mikro kozmosunu  oluşturuyor aynı zamanda. Ant Farm  video kollektivitesi. Yeni bir dünya inşa etmeye çalışan işçi karıncalardan  oluşuyor .

 

Programı da kapatmadan önce  son birkaç söz; Gene Youngblood’ın 1970’lerin sonlarında yazmış olduğu çok önemli bir kitabı vardır, “Expanded  Cinema”  başlıklı bir kitap. Önceki programlarımızda yeraltı sinemasından, Stan Brackage’dan bahsederken Youngblood’ın, bu kitabına da değinmiştik.  Youngblood, adı geçen kitapta “ticari eğlence sanata karşıdır”  tezini de  işliyordu.. Eğlenmek tabii insanın ihtiyacı da, eğlenmenin en bayağı şekilde yapıldığı bir dönemde yaşıyoruz artık. Öyle bir eğlence ki bu eğlence kültürü, sanatı hayatımızdan kovmaya çalışıyor. Sanatla ilgilenenler de küçümseniyorlar. Televizyonun sanatı kovan bir eğlence kültürünün yayılmasında etkili olduğunu ileri  sürüyordu Youngblood . 70’lerden bu yana  pek çok kişi bunu ele aldılar. Burada alternatif medyanın, sanatla  birleşmesinin  ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

 

Radyo sanatından da bahsediliyor; Brecht’in de söylediği şeydir bu, çok eskiden radyonun yeni bir sanat olacağını söylemiştir. Ama video aktivistlerinin, bu haber vermeyle sanatı iç içe geçirme konusunda, biraz daha kolaylıkları var gibi geliyor bana.

 

ÖM: Evet, görselliğin gücünden de yararlanmak bir avantaj sağlıyor. Bu yeni bir dilin dogmasını da sağlıyor.  

 

HT: İşte bu nedenle aklıma gelen bir başka örnek de  Steina  ve  Woody   Vasulka çiftinin yapmış olduğu çalışmalar. NewYork’ta Kitchen diye çok meşhur bir yer vardır. Çeşitli atölye çalışmalarının yapıldığı bir yer, video, dans alanındaki deneyci çalışmaların yapıldığı, herkese de açık bir yer bilebildiğim kadarıyla. Burasını da Indymedia’nın doğduğu odaklardan birisi olarak görebiliriz. Bu insanlar, birdenbire 1999’da Seattle’da ortaya çıkmadılar, 1960’lardan beri süregelen bir geleneğin devamı onlar. Nam June Paik’ın  televizyon ekranında o katot şualarını, o tüplerin içini boşaltıp ekranı böyle bir tual gibi kullanması, insanı pasif bir izleyici olmaktan çıkarması, algısını değiştirmesi ve aktif olarak katılması, kendi gördüğü şeyi kendi algılarıyla oluşturması... Bütün bunları video aktivizmine doğru giden yolda döşenmiş taşlar olarak da görülebilir. Ama dediğim gibi bir yerde ayrışma da var. Mesela 1970’lerde gelişmiş punk estetiği içerisinde, kendin yap estetiği içerisinde adını duyurmuş  Dan Graham’in mesela, bugün biraz fazla sanatsal olduğunu  da görebiliyoruz..Galeri  sistemine belirli bir boyun eğme söz konusu.  Oysa, aktivistler tüm hızlarıyla toplumu, hayatın içerisinde şiirsellik keşfederek dönüştürme yolunda da sağlam adımlar atıyorlar.

 

Televizyonun sunduğu eğlencelerin halkın isteği olduğu söyleniyor, aslında değil tabii. Yani halkın büyük bir kısmının bununla ilgilendiğini ben sanmıyorum. Carl Sandburg’un bir şiiri vardır: “I am the mob”, yani  “ben ayak takımıyım, pek çok şeyin de yaratıcısıyım” der o şiirinde. Halk  küçümsenmemeli.  Indymedia’nın başlangıç noktasını biraz  geriye gidip George Orwell’e de dayandırabiliriz.. Köşe yazarı değildi George Orwell. Bütün malzemesini halkın içerisinde gezerek, Londra’nın sokaklarında işçi sınıfının içerisinde gezerek topluyor, onların sorunlarını yansıtıyordu. Nam June Paik’ın bir gösterisi vardı, 1984 yılında yaptığı “Günaydın Mr.Orwell’ diye; Uydu gösterileri yapmıştı, teknolojinin istenildiğinde insancıl amaçlarla  kullanılabileceğini göstermeye çalışmıştı.

 

ÖM: Hepinize günaydın.

 

(20 Nisan 2004 tarihinde Açık Radyo’da “Cuma Adlı Adamlar” programında yayınlanmıştır)

 

 

 

Kategori: