AK Parti’nin Seçim Beyannamesindeki Çevre Politikaları

Bağlı olduğu dosyalar: 
24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimi

AK Parti’nin Seçim Beyannamesindeki Çevre Politikaları

05 Haziran 2018

AK Parti'nin seçim beyannamesinde  “İktidara geldiğimizde çevre politikalarında ve uygulamalarında ülkemizde yeni bir dönem başlattık,” yazıyor ve en büyük başarılarından biri "Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreçlerini basitleştirmek" olarak ifade ediliyor. Oysa 16 yıldır uygulamalarından da tanık olduğumuz gibi ÇED süreçlerinin basitleştirilmesi, sürecin bürokrasiden arındırılması değil, bizzat  çevre denetimlerini kaldırarak şirketlerin önünü açmak ve doğa yıkımını hızlandırmak oldu.

05 Haziran 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Su Müştereği podcast servisi: iTunes / RSS

Geçtiğimiz hafta 24 Haziran seçimlerine katılacak partiler seçim programlarını açıkladılar. Biz de programda  AK Parti’nin seçim beyannamesindeki Çevre Şehircilik ve Yerel Yönetimler başlığı altında yer alan AKP’nin çevre politikalarını konuştuk. AK Parti’nin Seçim beyannamesinin sloganı “ Yaparsa yine AK Parti yapar”.  Bu slogana uygun bir biçimde seçim beyannamesinde 16 yıllık AK Parti hükümetlerinin iktidarları boyunca yapılanlar “ Neler yaptık” başlığı altında detaylı bir biçimde sayılmış, “Neler yapacağız” başlığı altında da hedefler açıklanmış. 360 sayfadan oluşan seçim beyannamesinde Çevre Şehircilik ve Yerel Yönetimlere (sf 242-283) 41 sayfa ayrılmış. Bu bölüm 12 başlıktan oluşuyor. İlk üç başlık Çevrenin ve Doğal Kaynakların Korunması, Çevre ve Doğal Kaynak Yönetimi ile Küresel ısınma ve İklim Değişikliğinden oluşuyor. Bu ilk üç bölümün “Neler yaptık başlığı” altında birçok sayısal veri ile  “başarılar” olarak ifade edilen projelerin dökümü yapılmış.

 “İktidara geldiğimizde çevre politikalarında ve uygulamalarında ülkemizde yeni bir dönem başlattık” denilen beyannamede en büyük başarılarından biri Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçlerini basitleştirmek olarak ifade ediliyor. Oysa 16 yıldır uygulamalarından da tanık olduğumuz gibi ÇED süreçlerinin basitleştirilmesi ,sürecin bürokrasiden arındırılması değil, bizzat  çevre denetimlerini kaldırarak şirketlerin önünü açmak ve doğa yıkımını hızlandırmak oldu. ÇED süreci defalarca “basitleştirildi”. 1993 yılında yürürlüğe giren ÇED “yatırımları yavaşlattığı” iddiası ile 2014 yılına kadar 17 defa, 2014 yılından bu yana da 3 kez değiştirildi. 2016 yılında madde 80 ve 2017 yılı sonunda bir torba kanun ile tekrar ve tekrar şirketler, yatırımcılar lehine değiştirildi. Bu değişikliklerin doğurduğu sonuçlar ise Çevre Şehircilik Bakanlığı’nın hazırladığı “2017 yılı Çevre Denetim Raporu”ndan görmek mümkün. 1993-2017 arasında Bakanlık tarafından toplamda 62.545 ÇED Yönetmeliği kapsamında karar verilmiş, bu kararların 57.658’si “ÇED Gerekli Değildir Kararı”, 4.887’si “ÇED Olumlu Kararı”ndan oluşuyor. 1993-2017 yılları arasında sadece 49 projeye ÇED olumsuz kararı verilmiş. (Kaynak: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı “2017 ÇEVRE DENETİMİ RAPORU” Ankara-2018, http://webdosya.csb.gov.tr/db/ced/icerikler/2017_cevre_denet-m_raporu_son-20180509125844.pdf )

Çevresel Etki Değerlendirmesi; yatırımları yavaşlatan bir bürokratik zorunluluk olarak görüldüğünden; çevreye ciddi zararlar verebilecek pek çok faaliyet ÇED gerekliliği kapsamından çıkartıldı, ÇED’in yalnızca formaliteden ibaret bir hale gelmesi sağlandı. “ÇED Olumlu” ve “ÇED Olumsuz” kararları ile ÇED kapsamına girmediği için “ÇED Gerekli Değildir” şeklinde verilen kararlar da bize bunu net biçimde gösteriyor. Hükümet ise, buna rağmen hala ÇED’in bir bürokratik zorluk yaratma mekanizması olduğu konusundaki kanaatinde ısrarcı ve seçim beyannamesine de “Neler yapacağız” kısmında ÇED sürecini tamamen etkisiz hale getirmeyi hedef olarak yazmış.

Suları hapsettik, sudan para kazandık

Yine seçim beyannamesinde “Su kaynaklarımızı çok aktif bir biçimde yönettik ve ekonomideki katma değeri artırdık” yazıyor. “Hidroelektrik Enerji Üretimi alanında; üretim yılda 26 milyar kWh’den, 96,5 milyar kWh’e yükseldi” deniliyor. Evet, bu dönemin politikası ve hedefi; su varlıklarını koruma ve suyu verimli kullanma değil suyun kullanım alanını daha da genişletmek ve en fazla ekonomik getirinin elde edilmesi oldu.  

Türkiye’de şuan hidrolik potansiyelin %33’ü kullanılıyor. Hükümet 2023’e kadar potansiyelin %100’ünü kullanmayı hedefliyor. 2017 yılında Veysel Eroğlu’nun yaptığı açıklamada  -ki seçim beyannamesinde de bu hedefler var-  "1954-2002 yılları arasında 276 baraj inşa edildi, 2002-2017 yılları arasında ise 451 baraj tamamlandı. Planlama, proje ve inşaat aşamasında bulunan 727 baraj ise 2018-2023 yılları arasında tamamlanacak. Sulama, içme suyu, enerji ve taşkın koruma maksatlı olarak inşa edilen baraj sayımızı 2023 yılında bin 454'e yükselterek aziz milletimizin hizmetine sunacağız” demişti.  

Suyun yatağından, kaynağından alınıp borulara hapsedilmesi, rezervuarlarda biriktirilmesi hiçbir canlıya merhem olmayacak bir miktarının “can suyu” altında bırakılması gerçek anlamda çevre katliamına yol açıyor. Bir nehri, bir borunun içine hapsetmek ise aklın ve vicdanın kabul edemeyeceği bir şey. Bu yöntemle nehir yatağı, toprağın nemi, bölgenin iklimi, bitki türleri, nehirdeki balıkların yaşam alanları tahrip ediliyor. Tabi bundan başta o bölgede yaşayan geçimi, kültürü suya bağlı olan insanlar ve bir sonraki halka olan hepimiz etkileniyoruz. Köylüler göç etmeye zorlanıyor, göç tarım ve hayvancılığa darbe vuruyor, gıda fiyatlarında artışlar yaşanıyor…

AK Parti’nin seçim beyannamesinde yer alan çevre politikaları “Yaparsa yine AKP yapar” sloganına uygun olmuş, 16 yıldır tanık olduğumuz uygulamalara devam edeceğiz demişler.