"Yurtta hukuk, cihanda hukuk kalmadı!"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ali Bilge Ekonomi Politik'te, son zamanlarda ülkenin gündemini meşgul eden Anayasa Mahkemesi'nin durumunu değerlendiriyor.

""

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey!

Özdeş Özbay: Günaydın!

A.B.: Günaydın Özdeş!

Ö.M.: Bugün hafta sonunda çok yoğun, her zaman olduğundan bile fazla haber, yazılar ve yorumlar vardı. Bugün biz neyi ele alalım?

A.B.: Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) ilişkin gelişmeleri ele alalım demiştik.



Ö.M.: Erdoğan’dan da Yargıtay-AYM krizi ile açıklama vardı; “Biz bu tartışmada taraf değil hakem konumundayız,” diyordu. Hakem olmasıyla beraber Oya Baydar da ‘Artık Saray darbesi gerçekleşmiş oluyor’ diye bir yazı yazmış bugün T24’te.

A.B.: Öncelikle bir yanlışı düzeltelim; yürütmenin başındaki kişi hakem olamaz, olması mümkün değildir, hakem olacak kurum AYM’dir. Yasama, yürütme ve yargı süreçlerinde hakem olacak, kuvvetlerin alanlarının sınırlarını belirleyecek kurum Anayasa Mahkemesi’dir. Erdoğan’ın hakem olması düşünülemez, bu cümlede temel bir hata var.

Ö.M.: Evet.

A.B.: Yürütmenin başı hakem olamaz. Zaten AYM’ler bunun için vardır. Gezi direnişinden bu yana, 2014’te partili cumhurbaşkanlığı sürecinin başladığından bu yana eleştiriye, saldırıya uğrayan yüksek yargı. Bilhassa AYM üzerine çok yayın yaptık. Her yıl birkaç kez, AYM üyelerindeki dengeye bakarım. AYM üyelerinden üç tanesi hariç tamamı iktidar tarafından atanmış durumda.

Son haftalarda dünyada Gazze’yi konuşuyoruz. Gazze’nin bombalanmasını, ölen çocukları, kadınları konuşuyoruz. Dünyadaki uluslararası örgütlerin esamisinin okunmadığını konuşuyoruz. Ülke içinde de hukukun, adaletin, yargının durumunu konuşuyoruz. Şöyle bir cümle kurmak doğru olacak; ‘Yurtta hukuk, cihanda hukuk kalmadı!’Ne uluslararası hukuka uyuluyor, ne uluslararası kurumlara -Birleşmiş Milletler (BM)- değer veriliyor, ne de Türkiye’de hukuka, adalete ve AYM’ye değer veriliyor. BM’nin dışarıda, içeride AYM’nin hiçe sayıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Dünyada uluslararası hukukun, ülkede anayasanın ‘hiç’ hükmünde olduğunu görüyoruz. BM ve AYM’nin kadük kurumlar haline geldiği bir çağı yaşıyoruz. Hem cihanda, hem de yurtta hukukun kalmadığı bir devirden geçiyoruz. Ne diyeceğiz bu çağın adına Ömer Bey?

Ö.M.: ‘Uluslararası guguk çağı’ diyeceğiz!

A.B.: Evet.

Ö.Ö.: Laga luga.

A.B.: ‘Laga luga çağı.’ Nerelerden nerelere geldiğimizi anlatmayacağım. Erdoğan, iki kurumdan öncelikle hoşlanmadı; Merkez Bankası ve Anayasa Mahkemesi. Merkez Bankası’nı sonunda kendine bağladı, rahatladı. Biraz önce söyledim; AYM’de üyelerin Abdullah Gül’ün atadığı üç, dört üye hariç tamamı iktidarın atadığı üyeler. Gül’ün atadığı üyelerin görev süreleri de yakında bitiyor. 2024’ten sonra tamamı 2017 Anayasası sonrasında kurulan rejimin atadığı kişiler olacak. İktidarın ortağı Bahçeli, “AYM kapatılsın!” dedi. Hatta ‘terörist yuvası’ dedi bir seferinde. Sonuçta bu iş, AYM-Yargıtay çatışması gibi gösterilmesine karşın mesele Saray ile AYM arasındadır. İktidar yakında bazı yasal düzenlemelerle AYM’nin sahip olduğu fonksiyonları tırpanlayacak ve rahatlayacak. Kuvvetler birliği daha da pekişmiş olacak. AYM’nin dijital ofis, yatırım ofisi gibi Cumhurbaşkanlığı’na bağlı ofisler gibi çalışması, sadakatinin yükselmesi isteniyor. Otokrasi, en ufak kendisine aykırı karara tahammül edemiyor. O kadar net ki, Can Atalay dosyası, ‘kör gözüm parmağıma’ durumuydu. Buna rağmen, Can Atalay kararı, AYM’de oy çokluğuyla çıkabildi. Tahammülsüzlük had safhada. Önümüzdeki yerel seçimlerde iktidar, Ankara, İstanbul, 11 büyükşehirde üstünlük sağlarsa, AYM’de HDP davası gibi, CHP ve diğer parti davaları görmek sürpriz olmaz.Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de muhalefetin Azerbaycan muhalefetine, majestelerinin güdümlü muhalefetine dönüştüğünü umarım görmeyiz, konuşmayız.

Ö.M.:
Şöyle bir şeyle araya gireyim izninizle, Oya Baydar’ın yazısından bir paragraf daha söylemek istiyorum; ‘Askerî darbelerden Saray darbesine’ diye bugün T24’te yayınlanmış olan, “Yeni rejim Erdoğan’ın tahayyülündeki İslamofaşist renklere bürünmüş bir toplum düzeninin adıdır. Son zamanlarda dünyanın bazı ülkelerinde benzeri görülen göstermelik seçimli mutlakıyettir -deyimin saçmalığının farkındayım ama duruma uyuyor- bu hayalin gerçekleştirilmesinde Erdoğan’ın en önemli desteği devlet aklının Türkçü şoven kanadının temsilcisi Devlet Bahçeli ve onun ardındaki güçlerdir,” diyor.

Ö.Ö.: Mete Tunçay, ‘Cumhuriyet’i mutlaka’ diyordu.

Ö.M.: Evet, bu da öyle.

A.B.: AYM’nin olmadığı bir rejimde bir Moğol hükümdarı oluyorsunuz, Cengiz Han da böyle bir rejim kurmuştu. Devletin aklı, şahsın aklına dönüşüyordu. Ekonomiden askeriyeye kadar sonsuz yetkilere sahipti. Diyor ki, “Kanunu koyan da benim, denetleyen de benim, yargılayan da benim.” Moğol iktidarı, 800 yüzyıl önceki bir iktidardır, monarşi çağı yaşanıyordu, 1200’lerde değiliz. Nasıl bir çağ içinde olduğumuzu biraz önce söylediniz; ‘laga luga çağı’, ‘guguk çağı’. Gerçekten içler acısı bir durumda bulunuyoruz.

Felaket çığırtkanlığı yapmak istemiyorum ama CHP eski Genel Başkanı Kılıçdaroğlu için hazırlanan 30’a yakın fezleke bulunuyor. Türkiye, bunları yakında konuşabilir. Muhalefet çok dağınık, parçalanmış durumda. Seçimlerden bu yana kendi iç meseleleriyle uğraşıyorlar, birbirleriyle çatışıyorlar. Durum böyle devam ettiği müddetçe vahamet daha da artıyor.

AYM’de Atalay kararı sonrası yaşananlar nasıl bir ortamdayken oldu? İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı’nın Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nda (HSK) yargıdaki rüşvet iddialarını taşıdığı bir vahim süreci yaşıyorduk. Yargıda rüşvet sistemini anlatıyordu Başsavcı. Bu haberlere erişim engeli konduğu, yasak geldiği, devletin en önemli birimlerinin bu konuda uyarı raporları sunduğu bir ortamdaydık.

Bakın, AYM, Atalay kararından birkaç gün önce CHP’nin dezenformasyon yasasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ilişkin başvurusunu ret etti, Anayasaya aykırı bulmadı! Yani AYM, hiç de öyle mükemmel bir kurum değil. Cümle alem biliyor ki dezenformasyon yasası Anayasa’ya aykırı bir yasa ama AYM başvuruyu reddetti. Dezenformasyon yasası tepemizde sallanıyor, her gün bir insana denk gelebiliyor. AYM bu kararı ile hem iç hukuku ihlal etti, hem uluslararası hukuku ihlal etti, hem de Anayasa’yı ihlal etti.

Ayrıca bu gelişmeler 200 yıldır Batı’yla devam eden ilişkinin kopuş çizgisinde olduğumuzu da gösteriyor. Gazze saldırıları sonrasında Batı ve Avrupa Birliği’nde (AB) yaşanan sancılar malum. Ancak AYM’ne ilişkin bu tartışmalar ve yargıda gelinen nokta, Batı normlarından kopuşu da tanımlıyor. İlişkilerin iyice incelmiş olduğunu bize gösteriyor.

Devlet Bahçeli sürekli olarak ‘AYM kaldırılsın’ diyor; Erdoğan sürekli olarak AYM’ye ‘destur’ diyor. Tümüyle bir baskı rejimiyle kuşatılmış bir haldeyiz. Devlet Bahçeli ayrıca, ‘İdam gelsin, ölüm cezası yeniden gelsin’ istiyor. Ölüm cezası konusuna neden giriyorum çünkü Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılmasının 20. yılı, 12 Kasım’ın yıl dönümüydü. 12 Kasım 2003’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) barış zamanı idam cezası kaldırılmasını öngören 6. Protokolü’nü Türkiye onayladı.

Türkiye, 1954 yılında AİHS’ni imzalamıştı. Ölüm cezasını kaldıran 6 numaralı Protokol, Avrupa Konseyi tarafından 28 Nisan 1983 tarihinde kabul edildi. Protokol, 1 Mart 1985 tarihinde de yürürlüğe girdi. 6 numaralı Protokol, barış zamanlarında ölüm cezasını kaldıran bir protokoldü. Avrupa Konseyi, daha sonra 13 numaralı Protokol ile savaş zamanında olan cezayı da tümden, her koşulda ölüm cezasını kaldırdı.

O yıllarda Türkiye, Avrupa Konseyi’nin bir üyesi olarak yasalarında ölüm cezasına yer veren tek ülke konumundaydı. Üstelik Türkiye, savaş zamanı, barış zamanı ayrımını da yapmadan, her dönem için ölüm cezasını yasalarında muhafaza ediyordu. Türkiye’de dört ayrı yasada, Türk Ceza Yasası, Askeri Ceza Yasası, Kaçakçılığın Men ve Takibine İlişkin Yasa ve Orman Yasası, 41 yasa maddesinde ölüm cezası öngörülüyordu.

Türkiye’de ölüm cezalarının son onay yeri Meclis’ti.1984’ten itibaren idam cezaları TBMM’de onaylanmıyordu ama bu protokolü de onaylamıyordu, başımızın üstünde sallanıyordu. İdam cezası nedeniyle siyasi, iktisadi ve idari sıkıntılar yaşıyordu. Ayrıca AB adaylık süreci de bu nedenle başlayamıyordu.

İktidarda Bülent Ecevit’in başbakanlığında DSP-MHP ve ANAP koalisyonu,57. hükûmet vardı. Devlet Bahçeli de onun en büyük ortağıydı. Tıkanan AB süreci, idam cezası kaldırılırsa açılabilecekti. 2002’de pek çok AB düzenlemesi gündeme geldi. Bahçeli, sonunda Meclis’tekiGenel Kurul’da ret oyu vereceklerini ama bu nedenle koalisyonu yıkmayacaklarını, iktidarın muhalefetle işbirliği yapabileceğini söyledi. Bu şekilde de idamın kaldırılmasına ilişkin onay süreci başladı.

2002’
nin Kasım’ında yapılan erken seçimle, Türkiye’de iktidar değişti. Ecevit hükûmetinin başlattığı onay sürecinin sona ermesine ilişkin prosedür, Erdoğan’ın başkanlığındaki hükûmete nasip oldu ve idam cezası kalktı. 12 Kasım 2003’te onaylanan bu protokol, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne gönderildi. Sonrasında yasalarda idama atıf yapan maddeler için temizlik başladı, 40’a yakın bekleyen idam dosyası vardı, bunlar sonuçlanmış oldu ve sonunda AB süreci de açılmış oldu. İdamın kalkmasının 20. yılı bugün. Peki, bugün, ölüm cezası konusunda neredeyiz? Ölüm cezasını yeniden getirmek isteyen bir iktidarla, rejimle karşı karşıyayız.

Hatırlar mısınız, Erdoğan’la Bahçeli’nin ölüm cezası üzerine atışmalarını. Bahçeli kürsüden idam halatı atmıştı, ‘Alda as!’ demişti. O devrin Erdoğan’ı ise, ‘Türkiye, insan hakları bağlamında Avrupa hukuku kapsamında bulunuyor. İdam cezasının olmaması, içinde bulunduğumuz hukuk sisteminde kazanılmış bir değer yargısı,’ diyordu.

Ö.M.: Evet.

A.B.: ‘İdamı savunmak Batı Avrupa hukuku sisteminden çıkmak anlamına gelmektedir,’ diyordu. Aynı Erdoğan bugün, ‘İdam meselesi parlamentoya geldiği zaman, geçtiği anda benim için onaylamamak diye bir şey yoktur, onaylarım,’ diyor.

Önümüzdeki dönemde muhtemelen bu konular gene dillendirilebilecektir. Yeni Anayasa tartışmaları zaten yapılmakta, 2017 Anayasa değişikliği ile düzenledikleri AYM’ye tahammül edemiyorlar. Her geçen gün hayatımız kısıtlar altına alınıyor. Hukuk kalitesizliği yönüyle, kara para aklama yönüyle dünyada sınıfta kalmış, son sıralarda yer alan bir ülkeyiz.

Otokrasi ile yönetilen bir ülkeyiz ama paramız, pulumuz yok. Zengin değiliz, petrolümüz, doğalgazımız yok. Her yerden para bulmaya çalışıyorsunuz, adeta para dileniyorsunuz, oraya buraya gidiyorsunuz. Üç kuruş para geliyor, alkış yapıyorsunuz, ‘rezervlerimiz yükseldi’ diyorsunuz. Batı sermayesine de muhtaçsınız. Batı’nın kalitesizliği de ortada; Gazze’ye yaptığı, uluslararası hukuku çiğnediği ortada. Ancak mecbursunuz, Türkiye gibi ülkeler, Batı sermayesinin önüne gitmek durumundalar. Türkiye’ye gelecek, özellikle doğrudan yatırımcılar, - böyle bir akış yok ama - ülkenin hukuki yapısına bakıyor, hukuki teminatların olup olmadığına bakıyor. AYM, yüksek yargı tartışmaları, seçilen milletvekilinin göreve başlayamaması; bunlar izlenen hususlar. Bu nedenle, AYM ve yargı fırtınasının iktisadi yönleri de olacaktır.

Muhalefet kendi iç meseleleriyle uğraşıyor ve parçalanmış vaziyette. Ülke, dört ay sonra yerel seçimleri yapacak. 2019 yerel seçimdeki muhalefetin başarısı Türkiye’ye kısmi nefes aldırmıştı. Bugün, bu başarı tekrar edilemezse kapının tamamen kapanmasına tanık olacağız, kapının eşiğindeki bir ayak da ortadan kalkmış olacak. Zaten üniversiteler, hukuk fakültelerinden çıt yok, barolar dışında bir ses duyamadık bazı şahsi yazılar dışında. Ortak bir duruş sergileyen ve açıklama yapan bir muhalefete tanık değiliz.



Ö.M.: Tam da bu noktada bir kez daha izninizle, Oya Baydar’ın makalesine referans vermek istedim; “Demokrasiyi kurtarmak, anayasal düzene karşı darbe girişimini engellemek için bu son sınav gibi büyük sözler söylemek istemiyorum. Evet bugüne kadar benzerini yaşamadığımız ciddi bir tehditle karşı karşıyayız ama nice darbeleri ve badireleri atlatmış bu ülke, bunu da aşar. Hepsinin de olumsuz izlerinin kaldığını inkar etmiyorum ama bunu da aşar. Ancak bir koşulla; kendilerini demokrat, özgürlükçü sayan, ‘hak, hukuk, adalet’ diyen bütün kesimlerin, demokrasi güçlerinin bir araya gelip ortak mücadele vermesiyle,” diyor ve “Bu kadar kritik bir dönemeçte tümü de bu gelişmelere karşı anayasal düzenden yana olduklarını ifade eden muhalefet partilerinin Meclis’te güçlü bir ortak tavır aldıklarını göremedik,” diye de ekliyor. Sizin de söylediğinize işaret ediyor Oya Baydar. “TİP ve HDP, CHP’nin başlattığı meclis nöbetini desteklediklerini bildirdiler, nöbetin ilk günü Meclis’e gelip CHP’li milletvekilleriyle birlikte bir süre oturdular. Belki çok şey istiyorum ama ben muhalefetin orada bütün milletvekilleriyle bulunmasını ve nöbeti CHP’li vekillerle birlikte sürdürmesini beklerdim. Bunun etkisi de, anlamı da çok farklı olurdu,” diyor Oya Baydar.

A.B.:Türkiye çok zaman kaybetti. Demokrasi güçleri, genel olarak toplumsal muhalefet, zaman kaybının, zamanında bu işlere karşı duruş sergilememenin bedelini ödüyoruz. Ciddi bir muhalefet cephesinin örülememesinin ve tehlikenin farkına varamamanın bedelini ödüyoruz. Bunda hepimizin, herkesin sorumluluğu var. Gelinen noktada monarşiye, Cengiz Han modeline yaklaşmış durumdayız.

Son sözüm şu; hukuksuzluk gezegenin tümünde yaşanıyor. Uluslararası hukuka uyulmuyor ve uluslararası kurumlar hiçe sayılıyor. Türkiye uzunca bir süredir Anayasası’ndan ve demokrasisinden uzaklaşmış bir konumda. Önümüzde çok parlak bir süreç göremiyorum açıkçası, nefes alacak şeylerin görülmesi için muhalefet örgüsünün hem siyasal planda hem de yatay ve dikey eksenlerde Türkiye toplumunu kuşatan bir şekilde yapılması gerekiyor.

Tolumun %48’lik bir kesmi otokrasiye ve uygulamalarına karşı. Anayasa Mahkemeleri de zaten %48’in hakları için var. 1924 Anayasası’nda AYM yoktu, o görevi Yargıtay çok sınırlı ölçüde yapıyordu. AYM, 1961 Anayasası ile girdi hayatımıza. AYM gibi mahkemeler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra artmaya başladı. AYM’ler azlık ve çokluk arasındaki dengeyi sağlayan kurumlardır ve aynı zamanda kararlarıyla demokrasiyi geliştiren kurumlardır. Gözümüzün önünde AYM buralara savruldu. Başka bir şey eklemek istemiyorum.

Ö.M.: Evet. Peki, çok teşekkür ederiz Ali Bey.

A.B.: Radyonun kuruluş yıl dönümü de kutlu olsun. 28. yıl bitti, 29. yıla geçtik.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.

A.B.: Umarım 30’lu yılları da kutlayabiliriz. Görüşmek üzere, hoşça kalın.

Ö.M.: Çok teşekkürler.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.