Prof. Dr. Necmi Aksoy ile Botanik Bahçeleri Üzerine...

Prof. Dr. Necmi Aksoy ile Botanik Bahçeleri Üzerine...

12 Ağustos 2018

Botanik bahçeleri, ülke florasındaki bitkilerin sergilendiği bir açık hava müzesi olmaktan öte, çevre baskısını artarak hissettiğimiz bu dünyada, sunduğu bilimsel araştırma olanaklarıyla doğanın ve insanoğlunun geleceği açısından da son derece önemli mekanlar. Peki, botanik bahçesi nedir; diğer bahçe türlerinden hangi özellikleriyle ayrılıyorlar? İlk botanik bahçeleri hangi tarihe uzanıyor, ne amaçla kurulmuş? Program konuğumuz Düzce Ün. Orman Fak. Orman Botaniği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Necmi Aksoy sohbetimizde, bu soruları yanıtlarken bizim bahçe geleneğimizin köklerinden de söz ediyor...

12 Ağustos 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Sohbetimize, botanik bahçelerinin genel bir tanımından başlayalım isterseniz…

Bahçeciliğin tarihi çok eskiye dayanıyor, değişik amaçlarla kurulan birçok bahçe var ama bilimsel temelli bir botanik bahçesi Batı’da, ancak Rönesans ile birlikte ortaya çıkıyor. Yaklaşık 600 yıllık bir hikayesi var. Botanik bahçesini kısaca şöyle tanımlayabiliriz: Dünyanın değişik ekosistemlerinden örneklerin getirildiği, kökenlerinin saptandığı, belli bir sistematik ya da coğrafik düzenle tasarlanmış habitatlar içinde bilimsel bir metotla taksonomik sınıflandırmaların yapıldığı; eğitim alanları, herbaryum, hatta doğa bilimleri ve botanik müzelerini barındıran mekanlardır. Aynı zamanda hortikültür yapısına sahip -bitki üretiminin olduğu- , diğer botanik bahçeleriyle tohum ve bitki takasının sistematik yapılabilmesi için gerekli koşulları sunan; uluslararası Botanik Bahçeleri Birliği üyesi olan bir Biopark yaşam alanı olarak da tanımlayabiliriz. Canlıları hem doğal alanında hem de doğal yaşamlarının dışında -Latince’de biz buna Ex-situ diyoruz- korumakla doğrudan ilgili olan bir konu. Doğayı koruyan yapıların en başında botanik bahçeleri geliyor. İklim değişikliği ya da diğer çevresel etkilerle yok olmak üzere olan bitkilerin incelendiği, tohumlarının korunduğu, hatta yeni bitkilerin geliştirildiği bilimsel çalışmaların yapıldığı alanlar bunlar. Biraz makro bir tanım oldu ama özünde bu.

-Peki, bizde botanik bahçesi olarak tanımlayabileceğiniz örnekler ne kadar önceye gidiyor?

Aslında bizdeki bahçe geleneği, tabii ki İstanbul ile bağlantılı. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olmasıyla birlikte başlıyor. Ama bundan önce de elbette bize ait bir doğa felsefesi, Doğu mistisizmini de barındıran bir bahçecilik anlayışı, bağlantılar var. İsterseniz bize gelmeden, öncesine bir bakalım. Biliyorsunuz, insanoğlunun bitkilerle yolculuğu son buzul çağından sonra başlıyor. Önce gıda olarak yararlanılması; daha sonra doğadaki bitkilerin kültüre alınıp yerleşik hayata geçilmesi gibi… Ama bunun bilimsel temelini oluşturanlar, botaniğin kurucu babası Aristo ve onun ilk öğrencisi Theophrastus.

-Theophrastus birçok bitkiyi de adlandırmış biri, öyle değil mi?

Evet. Aristo’nun öğrencisi Theophrastus, Midilli’nin Eressos kentinde yaşamış, özellikle Kaz Dağlarından çok sayıda bitki toplamış, yabani ağaçları, bitkileri üzerine araştırma yapmış. O zamanlarda Kaz Dağları yani İda neden bu kadar önemli? Elbette hem mitolojik özelliği olduğu için hem gal oluşumlarını ve tohumları taşıyan kadeh (kupula)’lere sahip meşe türleri yetiştiği için… O dönem gal oluşumları çok önemli; tanenleri savaş zırhlarında ve gemicilikte kullanılan deriyi işlemede kullanılıyor. Bu çalışmanın, sektör ihtiyacına göre yapılan botanik araştırmaların ilk örneği olduğunu söyleyebiliriz. Theophrastus’un yazdığı Historia Plantarum (Bitkilerin Tarihi) da botanikçilerin temel kaynağı olmuş. Daha sonraları, Anavarza doğumlu, MS 40-90 yılları arasında Adana’da yaşamış Dioscorides çıkıyor sahneye. De Materia Medica kitabının yazarı, ki biz ona Lokman Hekim diyoruz.

Programlarımda zaman zaman Dioscorides’ten bahsediyorum ama Lokman Hekim ile aynı kişi olabileceğini düşünmemiştim doğrusu, ilginç…

Bu da bir nevi, Doğu ile Batı’nın buluşması. Aslında şunu söylemek gerek, Ortadoğu, Anadolu, kısmen Arap yarımadasında İslam Medeniyeti geliştiği zaman Basra Ekolü diye bir ekol ortaya çıkıyor. 600-700 yıllarında… Dioscorides ve Aristo’nun bilim tarihi üzerine yazmış olduğu eserler, Latince’den Arapça’ya tercüme ediliyor ve gerçekten o dönemde bitkilerin kullanımı hatta doğanın korunması üzerine büyük yol alınıyor. Mesela, 8. yüzyılda Abbasi döneminde Abu Osman Amr bin Bahr al-Cahız’ın Kitab al-Hayat gibi özellikle çevreyle uyum üzerine çok önemli bir eseri var. Doğa felsefesinin sorgulanması 1100’lü yıllara gelince Endülüs bahçeleri tasarımına doğru gidiyor ki bu çok önemlidir. Bu dönem, bilim tarihinin ve doğa tarihinin kırılma noktasıdır.

                                                       

Endülüs’ün düşmesiyle, Ortaçağ karanlığı yaşanırken, bahsetmiş olduğum bitkiler üzerine yazılmış çok sayıda Yunan eseri de tekrar Arapça’dan Latince’ye çevriliyor. Bu durum tabii Aristo’nun ve Dioscorides’in tekrar keşfine neden oluyor. Ardından 1500’lerde doğa bilimlerinde türler arası karşılaştırmalara anatomiye dayanan ve hayvanlar alemini bir bütün olarak gören Padova ekolünün doğmasına yol açıyor. 1533’te Padova Üniversitesinde Tıbbi Bitkiler Bölümü, yani Lettura Simplicum kuruluyor. “Dioscorides bitkilerini acaba doğru mu kullanıyoruz, doğru mu anlıyoruz?” sorusuyla, bölümün başındaki Prof. Francesco Bonafede, üniversitedeki diğer doktorlarla şifalı bitkileri kültüre almak için 1545 yılında bir bahçe kuruyor. Şifalı bitkileri yetiştirmek, karşılaştırma yapmak, gözlem yapmak amacıyla kurulan ilk botanik bahçesidir burası. Bugün de hala üniversite bünyesinde devam ediyor. Bu şekilde Avrupa’da yayılmasıyla birlikte bir bahçe kültürü de başlıyor.

O dönemde Batı’da bunlar yaşanırken Doğu’da, İstanbul’da müthiş bir Bizans kültürünün üzerine, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle, bir modernleşme süreci başlamış. Fatih’in Topkapı Sarayında çok sayıda hobi bahçesi kurdurduğunu biliyoruz. Hatta o kadar büyütüyor ki bu bahçeleri, çok sayıda bahçıvan çalıştırıyor. Bugün Pierre Loti olarak bildiğimiz tepenin sırtlarında, seller olmaya başlayınca, ayrık otlarıyla heyelanı önleyecek bir bitkilendirme çalışması yaptırmış mesela. Bu da bize şunu gösteriyor ki aslında Doğu’ya ait inanç sistemi, Selçuklu ve öncesinde Anadolu’ya gelen Türkler ve Osmanlı İmparatorluğunda Şamanizm’den taşıdıkları bir doğa kültürü, sembolizm var. Ve ne hikmettir ki İstanbul alındıktan sonra hayat ağacı sembolü Çınar ağacını yerine Servi’ye dönüşür.

Servi, Şaman köklerimizden gelen bir sembol demek…

Servinin Yunan mitolojisindeki kutsallığıyla birlikte, yine İstanbul’un alınmasıyla hayat ağacı olarak devam ediyor. Hobi bahçeleriyle birlikte, Osmanlı sultanları özelikle Kanuni ve ondan sonraki dönemde laleye düşkünlüğüyle biliniyor, adeta lale çılgınlığı yaşanıyor. Çok sayıda has bahçeye Anadolu’nun değişik yerlerinden, Suriye’nin Azez bölgesinden tutun da Kırım’ın Kefe bölgesinden çok sayıda lale ve sümbül soğanı getirilip İstanbul’da Sultan Ahmet meydanında, baharın gelişi kutlanıyor; lale kültürü yaşanıyor. O dönemde 1600’lu yıllarda şifalı bitkiler, zoolojik ve jeolojik materyaller toplamak için Türkiye’ye gelen gezgin ve bilim insanı Johann Christian Buxbaum şifalı bitkiler bahçesinden bahsediyor ama şu ana kadar bunun izini bulamadık. Bu da bize şunu gösteriyor: Batı’daki tanımlamayla olmasa da Lale’nin sınıflandırıldığı, çok sayıda bahçeden bahsedebiliriz. En sonunda 1700’lü yıllarda Kağıthane ve Sadabad’da kurulmuş çok sayıda lale bahçesi, saray bahçesi var.

Ama tüm bu bahçeler bilimsel bir temele dayandırılmamış anladığım kadarıyla…

Şöyle diyebiliriz aslında, o zaman üretilen lale ırkları bir horticulture (bahçecilik) yapısını gösteriyor ama kayda alınmadığından (taksonomik anlamda), bilimle buluşmadığından bu ırkların çoğu da kaybolmuş durumda.

Ama bu İstanbul’da da lale, sümbül, nergis ve gül bahçeleri çok önemlidir. İstanbul’da teraslı bahçeler, yalıların da çok önemli bir sembolüdür. Evlerin girişlerinde yani teraslı bahçeler vardır; yalıların da önemli bir sembolüdür. İlk bahçede, ikinci bahçede güller ve sular… Ama Biz bunları İtalyan Rönesans bahçesi, bir Barok bahçe ya da Endülüs bahçesini tanımlar gibi tanımlayamıyoruz. Tarihsel olarak biliyoruz ama uygulamalarını yapmadığımız için tasarımını kaybettik, üniversitelerde çalışmaları yapılıyor ama bunun devamı gelmedi. O dönemde İstanbul bahçesi sembolü, Has Bahçe kavramımız var. Aslında lale türlerinin yetiştirilmiş olması bir hortikültür yapısı olduğunu gösteriyor ama bilimsel olarak kayda alınmadığı için tam olarak bilemiyoruz.

Batı’da da saray bahçeleri ve pozitif bilimler, aristokrasi ve kraliyet ailesi destekleniyor. Aslında çok ilginçtir, herkes lalenin doğrudan İstanbul’dan Hollanda’ya gittiğini sanıyor ama ondan Hollanda’ya gitmeden Prag ve Viyana’ya uğrar lale. O sırada Kutsal Roma Germen İmparatoru II. Maximilian, Viyana ve Prag’da bilim ve sanatta ikinci bir Rönesans hareketi başlatıyor.  Bu dönem ve sonrasında II. Rudolph kraliyet botanik bahçesi kurmak istiyor ve çağının en önemli bilim insanlarını Prag’a davet ediyor. Burada, 1600’lerde yaşamış olan Fransız botanikçi Carlos Clusius karşımıza çıkıyor.

Clusius, laleyi Hollanda’ya taşıyan kişi…

Osmanlının da tam genişleme dönemi, Balkanlarda sınır noktasına ulaşıyor. Bu dönemde Doğu kültürüne büyük bir hayranlık ve mistisizm var. Ama coğrafi keşifler de var bir taraftan... Neden II. Rudolph, Carlos Clusius’u Prag'a davet etmiş peki? Clusius’un ilk çalışmalarına baktığımız zaman, İspanya bitkileri ve Amerika üzerinden gelen bitkiler üzerine araştırma yapan bir botanikçi olduğunu görüyoruz (ör. Patates). Acaba bu keşiflerle gelen yeni bitkilerle ne yapabiliriz, sorusunun peşinden gitmiş.

Bir noktadan sonra İstanbul’da büyükelçi olan arkadaşı Ghiselin de Busbecq ona İstanbul’da çok değişik soğanlı bitkiler olduğundan ve kültüre alındığından söz ediyor.

Lale, sümbül, anemon ve ters lale soğanlarını yanında götürüyor. Burada çok ilginç bir ağacın da bahsi geçer. Bu ağaç bileşik yapraklıdır ama elsi yapısı ve beyaz çiçekleriyle kestaneye de benzemektedir: At kestanesi -ki at kestanesinin vatanı Ohrid, Makedonya bölgesidir. Makedon bahçıvanlar tarafından İstanbul’da yetiştirilmeye başlanmıştı. Lale ile birlikte Avrupa’ya at kestanesini tohumu da gider. İstanbul’da doğal floramızda olmayıp da sembol olarak Avrupa’ya gönderdiğimiz bitkilerin en başında at kestanesi, leylak, yine bizim doğal bitkimiz olan Türk fındığı odunu da sağlamlığından dolayı gitmiştir.

Ya erguvan?

Erguvan bizim zaten doğal bitkimiz. Ama onun Bizans’a uzanan bambaşka bir hikayesi var.

Peki, onu o zaman başka bir programa bırakalım.

Tabii ki Carlos Clusius bu bitkileri görünce ilk laleyi önce Prag, sonra Viyana’daki botanik bahçesinde yetiştirmeye başlıyor. Daha sonra gerçekten lale halk tarafından sevilmeye başlayınca, laleleri Hollanda Leiden’a götürüyor ve meşhur Horticulture Enstitüsü’nü kuruyor. Yani Amerika’dan gelecek bitkilerle bir dünyada ekonomik değer yaratmayı hayal ederken, Doğu’dan, derin bir kültürden gelen bir bitki bunu yapıyor ve çılgınlık boyutuna ulaşıyor. Hollanda’nın süs bitkilerinden elde ettiği milli gelir bugün, Türkiye’nin tarım ürünlerinden elde ettiği toplam gelirden çok daha fazla…

O zaman bu konuyu en heyecanlı yerinde bırakıp gelecek programda devam edelim. Çok teşekkürler katıldığınız için…