Sınırda Yaşamak

Sınırda Yaşamak

24 Ocak 2006

16 Aralık 2005'te Açık Radyo'da Cuma Adlı Adamlar programında yayınlanmıştır.

 

Ömer Madra: Merhaba, Halil. Hoş geldin.

 

Halil Turhanlı: Teşekkürler. Bugün programımızın temel konularından bir tanesi olan kimlik politikaları ve özgürlük mücadelelerinden söz edelim istersen. Ama bu kez, azınlıklar içerisindeki azınlıklar. Aslında bu konu da çok yabancı değil bize. İkinci dalga feminizm içerisinde, böyle bir dışlayıcı politikadan yakınıyorlar bir süredir. Bir süredir dediğim de aslında 15–20 yıl. Etnik kökenleri farklı olan, siyah Afrika kökenli ve Meksika kökenli feministler, 2. dalga feminizmin hegamonik bir söyleme dönüştüğünü söyleyerek alternatif bulma çabasındalar. Teorisyenlerinden bir tanesi Chela Sandoval, diğeri de Gloria Anzaldua, sanıyorum birkaç yıl önce öldü. İkisinin ortaya koydukları teori gerçekten de çok etkili. Sandoval'ın  Ezilenlerin Metodolojisi başlığını taşıyan bir kitabı var, çok önemli. Anzaldua'nın da  Borderlands yani Sınırlar, Sınır Bölgeleri başlıklı bir kitabı var. Alt başlığı da Yeni Mestiza Bilinci.

 

ÖM: Kızılderili, melez bilinci.

 

HT: Evet, aslında söylemek istediklerini çok iyi özetleyen bir başlık her ikisininki de. Bu etnik kökenleri, ırksal kökenleri farklı olan kadınlar, farklı bölgelerde yaşıyorlar, sınır bölgesinde yaşıyorlar. "Sınır bölgesinde yaşamak çok zordur" diyor Anzaldua da. Bu bölge tehlikelidir. İki dili birden konuşuyorsun ama her iki dile birden vakıf değilsin. Ne beyazsın ne siyah, ya da Meksikalı. Hem de Meksikalıların içinde küçük görülüyorsun. Her iki yazar da lezbiyen. Dolayısıyla bu totalize edici feminizme karşı bir alternatif oluşturma çabasındalar. Ezilenlerin Metodolojisi'nde söylemek istediği şu; "Kolonyalizm döneminden beri ezilenler, bu sınır olma durumunu yaşıyorlar." Burada, özellikle Sandoval'ın eleştirdiği bir şey var. Frederick Jameson, post modern durumda öznenin çözüldüğünü, merkezsizleştiğini söyler; Sandoval ise, Jameson'un Batılı burjuva özneyi, modern özneyi temel aldığını, bu post modern çağda modern öznenin gerçekten de çözüldüğünü söylüyor, ama bu çözülmeyi kolonyalist baskı içerisinde yaşayan insanlar, çok daha önceden yaşamışlar.

 

ÖM: Tabii ki.

 

HT: Mestiza dediğimiz şey de melezlik. Aşağılamak için kullanılan sözcükleri kendilerine mal ediyorlar ve var olabilmek için, sınır bölgelerinde var olabilmek için ezelden beri taktikler geliştiriyorlar. Sandoval, "Frederick Jameson'ın yasını tuttuğu, yakındığı durum hiç de kötü bir şey değil, yeni muhalefet olanakları yaratmıştır aksine" diyor; "hatta birinci dünyadaki beyaz feministlerle, beyaz dünyanın ezilenleriyle üçüncü dünyanın ezilenlerinin ittifak yapmalarının, bir araya gelmelerinin, koalisyon kurmalarının da olanaklarını doğurmuştur" diyor. Bu bakımdan ana akıma dönüşmüş feminizmin de bir daha dönüştürülebileceğini söylüyor, bu kavramlarla.

 

Burada bize verdiği bir kavram var aslında Chela  Sandoval'ın, "Birleşik Devletler içindeki "3. Dünya Feminizmi", diye bir kavram, "US Third World Feminism". Bu, aslında yeni bir kavram. Birleşik Devletler içerisindeki azınlık durumda olan insanları söylüyor ama bu azınlık durumu, aslında, eğer ezildiklerini söylüyorlarsa, beyaz Amerikalıları da kapsıyor. Yani yeni ittifakın zeminini oluşturan bir şey bu, yeni ittifakların, yeni bir politik örgütlenmenin, doğrudan eylem için, örgütlü mücadele için de koşullarını oluşturuyor.

 

ÖM: Zemin oluşturuyor.

 

HT: Evet, neo kolonyalist dönemde yeni bir muhalefet bilinci oluşturduğunu söylüyor. Chela  Sandoval da "farklılıklar temelinde bilinçlenme" kavramıyla karşılıyor. Az önce sözünü ettiğim Anzaldua da "yeni mestiza bilinci" olarak kavramlaştırıyor. Dolayısıyla bu kapsayıcı bir şey. Diğer beyaz feministleri de kapsayıcı bir şey, onların teorilerinin dışlayıcı olmasından, ana akım içerisinde erimesinden ve hegamonik söyleme dönüşmesinden doğan bir eleştiri var ve bu eleştiriyi gidermek için beyaz feminizme karşı bir alternatif olarak ortaya koyuyorlar, siyahları, lezbiyenleri, diğerlerini içeren bir karşı teori, "counter theory", gerek Sandoval'ın gerek Anzaldua'nın ortaya koydukları. Ezilenlerin Metodolojisi'nde etraflıca incelediği şey bu aslında.

 

Burada anlatmak istedikleri durum sınır bölgesinde yaşamak. Anzaldua'nın da söylediği, sınır bölgesi, ne Meksikalı olmak ne de tam olarak Amerikalı olmak, ama ikisini birlikte olmak, ikisini bir arada yaşamak, oldukça da sınırlı, riskli bir bölge, riskli bir yaşantı. Ama burada bilincin monolitik olmaması, Jameson'un söylediği o bölünmeyi, parçalanmayı, çok daha eskiden, çok daha uzun süredir yaşıyor olmaları, hatta doğuştan böyle bir bölünmüş bölgenin, sınır bölgesinin içerisine fırlatılmış olmaları bu insanların... Bu yüzden de yeni bir bilinçten söz ediyorlar.

 

Ama bu, aynı zamanda, sözünü ettiğimiz kuramcıların, özellikle vurguladıkları, altını çizdikleri bir şey, yeni koalisyon politikalarına da zemin olabilir, onun koşullarını yaratabilir. Post modern dönemde tarihselliğin, toplumsallığın ortadan kalktığını, ezilenlerin örgütlenemeyeceklerini söylerken, Frederick Jameson'ın karamsarlığına karşı, tam aksine, son derece iyimser bir yaklaşımları var, Anzaldua'nın ve Sandoval'ın. Tarihsel anın anlamını kavramada, durumlarını kavramda ve diğer ezilenler arasında bir ittifak kurmada çok elverişli koşullar yarattığını söylüyorlar. Monolitik ben'in parçalanmasının politik eleştiriyi ve doğrudan eylemin de koşullarını yarattığını söylüyor.

 

ÖM: Evet, buna, Türkçe'deki karşılığıyla "iki arada bir derede kalma" diyebiliriz. Bunun yaratacağı negatif, son derece olumsuz etkilerin yanı sıra, pozitif diyebileceğim bir alandaki açılımları da var.

 

HT: Yani, bölünmüş olmak, farklı kültürlere aynı zamanda ait olmak; Edward Said'in de söylediği gibi, "contrpointal bir yaşantı", çok dilli olmak. Hiçbir dil tam olarak sana ait değil belki ama hepsini de konuşabiliyorsun o dillerin, onlarla farklı düşünebiliyorsun.

Bu insanların çok uzun zamandan beri farklı bölgelerde, sınır bölgelerinde yaşamaları, baskıya, ezilmeye karşı da kendilerini korumak için stratejiler geliştirmelerine neden oluyor. Var olabilmek, ayakta kalabilmek stratejileri geliştiriyorlar. İşte Sandoval ve Anzaldua, modern çağdan bu yana var olabilmek için, o sınır bölgesinde yaşayanların, çifte hatta daha fazla bilinç taşıyanların, tek bilinçli olmayanların, monolitik ben'i parçalanmış olan insanların, eski direniş biçimlerinin post modern çağda taşınabileceğini söylüyorlar. Hatta farklı, yeni teknolojilerden de yararlanarak, yeni direniş stratejileri geliştirebileceklerini söylüyorlar. Örneğin feministler daha önceden doğaya dönüyorlardı hep. Doğayla uyum içerisinde olduklarını söylüyorlardı; oysa Anzaldua ve Sandoval yeni teknolojilerden de yararlanıyorlar. Mesela cyborg'tan; Cyborg, ne organik, ne inorganik, ne makine ne insan ama aynı zamanda insan ötesi. Toplumsal olarak kurulmuş cinsiyetleri aşmanın da bir yolu, cyborg. Tabii cyborg bir robot değil, bir android de değil, insan biçimli bir robot da değil, ama bir figürasyon, bir metafor. Toplumsal olarak inşa edilmiş cinsiyetleri, kadın-erkek ikilemini, o karşıtlığı aşmanın bir yolu. Burada yeni teknolojilerin, her türlü yeni teknolojinin de dönüştürülebileceği, yani teknolojinin eril olmadığını söylüyorlar. Batı düşüncesi, modern düşünce, o ikili karşıtlıklar üzerine kurulmuştur, onu aşmanın bir yolu olduğunu söylüyorlar.

 

Arif Dirlik'in Türkçe'ye yeni çevrilmiş bir kitabı var: Post- Kolonyal Aura. Orada, onun çok ciddi eleştirileri var, post-kolonyalist teoriye yönelik eleştiriler. Onların kültürcü olduklarını söylüyor. Bu programda adını andığımız isimler, Chela Sandoval olsun Anzaldua olsun, Cyborg Manifesto'nun yazarı Donna Haraway olsun, bir istisna oluşturuyorlar, post-kolonyal teorinin içerisinde. Arif Dirlik'in eleştirisine istisna oluşturuyorlar. Özellikle Sandoval'ın söylediği, akademik bir şey değil, sadece akademilerde kalacak bir çalışma değil. Akademik çalışmayla, akademilerde egemen olan söylemi kırmak ama aynı zamanda bu eylemde koalisyon politikaları oluşturmak için yazılmış kitaplar.

 

Anzaldua'nın Borderlands'i, "yeni mestiza" alt başlıklı kitap, son derece otobiyografik bir kitap. Yani ilk bakışta akademik bir çalışma gibi görünmüyor, araya şiirler koymuş, ama yazma sürecinde bu "bölünmüş ben"i geçici olarak da bir araya getiriyor. Farklı tahakküm kaynakları var, aynı zamanda bunlarla hesaplaşıyorsun. Otobiyografik olması bu yüzden, biraz da deneyimleri değerlendirmek, onları anlamlandırmak bakımından önemli; hem akademik ama hem de otobiyografik bir kitap. Sadece akademik değil, bir eylem için de rehber oluşturuyorlar, bu adını andığımız teorisyenler.

 

ÖM: Evet ve her zaman olduğu gibi çok önemli bir nokta. Bence altını bir kez daha çizmekte fayda var, hepimizin hayatında, hayati önem taşıyan söz - eylem birliğinin seçkin örneklerini oluşturuyor diyebiliriz bu düşünürler.

 

HT: Kesinlikle. Kurdukları teori, bu yeni kavramlar, muhalefet akımları içerisindeki o bölünmeyi gidermek, bir araya getirmek, muhalefet akımlarını hareket geçirecek bir şey. Farklılık bilincini de zaten harekete geçirici bir güç olarak görüyorlar. Dolayısıyla eylemi de ön plana alması bakımından son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Demin de söylediğim gibi Arif Dirlik'in eleştirisine de bir istisna oluşturuyorlar.

 

Birinci Dünya'nın üniversitelerinin kapılarını açtığı insanlar gibi görünüyorlar, hiç de öyle değiller aslında. Anzaldua'nın kariyerine baktığımda, çalışmaları bir yerlerde kabul edilmemiş bir lezbiyen, çalışmaları bugün yok diyorlar. Bundan 15 yıl önce üniversitelerde böyle bir çalışma yapmak için kendine yer bulamıyor Amerika'da. Bugün çok farklı olabilir, bugün pek çok çalışma var ama 15 yıl da çok uzak bir tarih değil.

 

 

ÖM: Kendi yolunu da kendi biraz omuzlayarak açmış kapıları besbelli ki.

 

HT: Dolayısıyla dediğim gibi, gerek Ezilenlerin Metodolojisi gerekse Anzaldua'nın Sınır Bölgesi adlı çalışmaları istisna oluşturuyorlar ve bize, ezilenlere, post-modern dünyada muhalefet bilincini aşılıyor aslında, bunun da önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Sandoval, Ezilenlerin Metodolojisi'nde taktiklerden söz ediyor, bunlardan bir tanesi de demokratikleştirme. O da şu: İdeolojik olarak aşağılayıcı olan kavramları alıp bunları ters yüz etmek ve bunları hasma karşı kullanmak. "Chicana" da bunlardan bir tanesi. "Chicana"nın 70lerin sonlarında anlamı değişiyor. Çok eskiden beri, Meksikalı çiftliklerde oradaki işçileri aşağılamak için oradaki çiftlik sahiplerinin kullandığı bir sözcük bu.

 

ÖM: Evet, erkekse "chicano" diyorlar, kadınsa "chican", galiba.

 

HT: Evet, öyle. Aşağılamak için kullandıkları bir sözcük zamanla dönüşüyor. Sivil haklar için özgürlük mücadelesi yapan Meksikalı ve Amerikalıları ifade eden bir kavrama dönüşüyor. Cesar Chavez mesela büyük bir chicano.

 

ÖM: Evet, öldürüldü.

 

HT: 60larda mı olmuştu bu?

 

ÖM: Sanıyorum. Bir ara Robert Kennedy başkanlığa aday olduğu zaman, John Pinter, Hereos (Kahramanlar) adlı kitabında da değiniyor bunlara, Cesar Chavez müthiş bir yol gösterici olduğu için de, hayatıyla ödüyor bunun bedelini ama chiconolar müthiş bir destek veriyorlar, bir ümit olarak Robert Kennedy'e, fakat o da öldürülüyor tabii.

 

HT: Cesar Chavez'den söz etmemin nedeni şu: "Chicano" ya da "chicana" sözcüğünün anlamının değişmesinde rol oynayanlardan bir tanesi, öldüğünden bu yana aşağılayıcı olmaktan çıkmış bir sözcük.

 

ÖM: Bu da çok ilginç bir nokta aslında; normalde değerlere ilişkin birçok belirleyici kavramı, sıfatı içi boşaltılmasıyla görüyoruz. Boş bir kavramı, daha doğrusu pejoratif bir kavramın içinin pozitif bir şekilde doldurulmasının ender örneklerinden biri olsa gerek.

 

HT: Tabii, siyahlar da bunu yapıyorlar. "Niger" sözcüğünü mesela, artık gururla taşıdıklarını söylüyorlar. Ama onlarınki daha yeni bir şey. Bir direniş dili oluşturuyorlar burada, aşağılayıcı sözcükleri alıp bunlardan bir direniş dili oluşturuyorlar, sözünü ettiğimiz insanlar, parçalanmış kimliklerini bu direniş diliyle tekrar kurmaya, aslında geçici olarak kurmaya çalışıyorlar. Onu monolitik bir hale getirmek gibi bir çabaları da yok. Ama geçici olarak kurarken de aslında ittifak oluşturuyorlar. Anzaldua'nın sözünü ettiği sınır bölgesi, ittifakların kurulduğu bölge. Riskli bir bölge, orada yaşamak çok zor, aşağılanıyorsun, pek çok farklı odaklardan baskı görüyorsun, lezbiyen olduğun için görüyorsun, Meksikalı olduğun için görüyorsun, üniversitelere alınmıyorsun, üniversitede akademik kariyerini tamamlayamıyorsun, pek çok şey… Anzaldua sınır bölgesinde çiftliklerde çalışırken, küçük bir kız çocuğuyken gördüğü baskıyı anlatıyor. Aynı zamanda annesinden de baskı görüyor.

 

ÖM: Tabii, geleneksel toplumların yapısına uygun olarak aile içi baskı vesaire de var, muhafazakârlar. Çok ilginç bir nokta aslında.

 

HT: Bu kitabının otobiyografik olmasının nedeni bu, bölünmüş kişiliğini yazma sürecinde, -ki yazma eylemi politik bir eylem aslında- geçici olarak bir araya getirmek ve bu baskı odaklarını, deneyimlerinin neler olduğunu tekrar değerlendirerek, gözden geçirerek, nereden kaynaklandığını görmek, anlayabilmek ve kız kardeşleriyle, diğer ezilenlerle bu deneyimi paylaşmak, onu ortak bir deneyime dönüştürmek için çabalıyor. Çünkü sadece Anzaldua'nın sorunu değil bu, sadece Sandoval'ın sorunu değil, aynı şekilde sınır bölgesinde yaşayan yüzlerce Meksika kökenli kadının sorunu, siyah kadının ve lezbiyenin sorunu. Bunlar arasında bir koalisyon oluşturabilmek, ama aynı zamanda sadece azınlıkların değil, beyaz feministlerin de bir araya gelebilecekleri bir konu.

 

ÖM: Evet, örnek olarak, model alabilecekleri bir şey.

 

HT: Onların da kendilerini aşma imkânı var. Eğer Frederick Jameson'un söylediği doğruysa, onlar post-modern çağda bölünmüş iseler, onlar daha modern dönemden beri bölünmüş bir kişilikle yaşıyorlar. Onların öğretecekleri çok deneyimleri var, ezilmiş olmanın, çok daha fazla ezilmiş olmanın onlara öğreteceği şeyler var. Bu deneyimleri paylaşabilir ve eğer gerçekten hegamonik yapıları kırmak, onlara karşı savaşmak istiyorlarsa bir ittifak oluşturabilirler. Bu kitabın anlatıcısı değişik tahakküm güçlerinin neler olduğunu kavrayabiliyor ve bunları da sadece kendi deneyimi olmaktan çıkararak kolektif bir eylemin zeminini döşemiş oluyor. Yani teorik yapıt olarak değerlendirmemek gerekiyor. Belki eleştirilebilir ama bir eylem rehberi, yol gösterici bir şey. Çok zor koşullarda var olmayı öğreniyor bu insanlar. Bu zorlukların kolektif eyleme, yeniden bir örgütlenmeye nasıl dönüştürülebileceğini gösteriyorlar bize.

 

Çok eski direnme biçimleri, var olma taktikleri geliştirmişler. Onları post modern çağa taşımanın yollarını arıyorlar. Hem de bilim var, işte o cyborg, insanın ötesine geçmek çabası var ama aynı zamanda bir spiritüellik de var. Yani doğadan da kopmamışlar. Örneğin Mary Daly'i eleştiriyor Donna Haraway. Ama Anzaldua'da bakıyoruz ki Aztek tanrıçalarına da dönüyor orada. Aztek tanrıçaları gölge hayvanlar içerir, yani güzel değillerdir, hatta çirkindirler tanrıçalar, heykelcikleri. Yılan, bizi korkutur, çok sevimli bir hayvan değildir. Sevmek için yaklaşamazsınız ama tanrıçalar yılan şeklinde çizilmişler, resmedilmişler. Daha sonra bu tanrıçalar, İspanyolların Katolik kültüründe biçim değiştiriyorlar. Örneğin şöyle bir şeyden söz ediyor. Guadolop Meryem'inden. "Guadolop Meryem'i", Azteklerin, yerlilerin Katoliklere uyarlanması aslında, Aztek tanrıçaları  biçim değiştiriyor.

 

ÖM: Evet, Siyah Meryem oluyor.

 

HT: Aslında Siyah Meryem olurken deseksüalize ediliyor. Aztek Tanrıçaları çirkin ve iffetsiz ama Guadolop Meryem'i iffetli, saf, temiz, el değmemiş ve güzel resmediliyor ikonolarda. Burada o tanrıça benimsetilirken, feministlerin, üçüncü dünya feministlerinin, Meksikalıların aslında kendilerine örnek alabilecekleri, bir güç bulabilecekleri o tanrıçaları, eski mitolojinin ters yüz edilmesini görüyoruz. Yani, silahları ellerinden alınmış oluyor, yani kaynakları, tarihleri, mitolojileri ellerinden alınmış oluyor. Tabii kuramda bu mitolojiyi yeniden ele geçirip, yeniden kuruyor ve Aztek dilindeki bazı unutulmuş sözcükleri kullanıyorlar. Örneğin onlardan bir tanesi "nepante" diye bir sözcük. "Nepante" rahimden kopmakla gün ışığına çıkmak arasında , insanlar bu inanışa göre bir mağaradan bir kanaldan geçiyorlar. "Nepante" geçit, çatlak demek. Burada Nepante dediği şey mestiza bilincinin doğduğu alan aslında, gün ışığına çıkmadan önce. Mestiza sınırları kolayca geçebilen bir şey, hem fiziki anlamda.

 

ÖM: Zaten sınırda çünkü.

 

HT: Evet, Meksika'dan Amerika'ya geçebiliyor ama aynı zamanda kadından erkeğe geçebiliyor. Başka yerlere de yani, siyahtan beyaza da geçebiliyor. Ruhsal sınırları da geçebilen bir şey. Sınır geçmek, sınır ihlal etmek çok önemli bir şey, muhalif bir eylem.

 

ÖM: Duvar-geçen gibi bir şey.

 

HT: "Senin yerin burası, burada duracaksın." O yeri tanımamak, o kuralları tanımamak, onları ihlal etmek... Bu bakımdan mestiza bilinci diğer bütün feministlere, birinci dünyanın Avrupa'nın, Amerika'nın beyaz feministlerine önerdikleri  bir direniş biçimi. Çok önemli sınırların ötesine geçmek.. Anzaldua'daki mestiza bilinci sınırların ötesine geçme gücü veren bir şey. Sınır bölgesinde, orada yaşayarak kazanılan bir bilinç, ama aynı zamanda paylaşmak istedikleri bir bilinç. Bu bilinç temelinde, bu farklılık bilinci, mestiza bilinci, sınır bölgesi temelinde örgütlenebilmeyi öneriyorlar.

 

Üçüncü bir teoriysen daha var; Sandoval ondan söz ediyor, Cyborg Manifesto'nun yazarlarından, Donna Haraway. Haraway hem cyborgtan, insan ötesinden söz ederken, spiritüelliğe çok fazla dayanan, doğaya dönen feministleri eleştiriyor ama kendisi de doğadan bütün bütüne kopmuş değil. Örneğin Kuzey Amerika yerlilerinin mitolojisine dönüyor bir yerde. Kayote'ye dönüyor. "Kayote" hilekâr anlamına gelen bir kelime, çakal. Özellikle Kuzey Amerika yerlileri için kutsal aynı zamanda. Hilekâr, güvenilmez, biçim değiştiren, evcilleştirilmez en önemlisi de ve denetlenemeyen bir güç olarak görülüyor. Tüm bu özelliklerinden dolayı, Kuzey Amerika yerlileri seviyorlar Kayoteyi. Donna Haraway diyor ki; "feminist söylem de böyle olmalıdır, bir tür  kayote söylemi olmalıdır. Neden? Çünkü kolay kolay yorumlanmamalı, kendini ele vermemeli.

Feministlerin teorisi, bir kayote, bir çakal söylemi olmalıdır" diyor.

 

"Post insana geçiş" dediği cyborglar ne organik, ne inorganik, ne insan ne de hayvan, ne makine ne insan, ne erkek ne kadın, ama hepsini aşan bir şey var onda. "Bu acaba insanı küçük mü görmek?" diye düşünebilir insan? Hayır, değil. Buradan çok ilgisiz görünen bir şey geldi aklıma. Marcuse'in Hegel'i yorumlamasını okuyordum geçenlerde, Us ve Devrim'i. Orada bir şey söylüyor Marcuse. "İnsanlık tarihi Hegel için bireyle başlamaz" demiş. "Birey, insanlık tarihin daha sonraki bir aşamasında geçer." Yani, insanla birey farklı şeyler. İnsan, ilkel küme halinde yaşıyor. O ilkel küme insan topluluğu, ama birey topluluğu değil. Birey, "bilinçli, akıllı olan" burada. Burada insan belki de aşılması gereken bir şey. Nietzsche'nin dediği gibi "insanca, çok fazla insanca" derler ya, insan aşılması gereken bir şey. Bu insanı küçük görmek değil, tekrar vurguluyorum, ama bilinçli insanla bilinçli olmayan insan arasındaki farkı vurgulamak bakımından böyle bir sözcük kullanılıyor. Yani insanlardan oluşan, bu anlamda insanlardan oluşan bir topluluk kolaylıkla manipüle edilebiliyor, bir kitle toplumuna dönüşebiliyor, ama bireylerden oluşan topluluk farklı, eleştirel insanlardan oluşan topluluk farklı. Burada da insanın aşılması gerektiğini söylüyorlar aslında cyborgcular. Benzer bir şeyi Hardt ve Negri'n İmparatorluk'unda görüyoruz. O da cyborgun antropolojik bir karşı koyuş olduğunu söylüyor. Toplumsal olarak inşa edilmiş cinsiyetlere bir karşı koyuştur diyor. Burada cyborg bir metafor tabii, bir figür. Yani demin de sözünü ettiğimiz o ikili kategorileştirme, karşıtlıklar üzerine kurulan ve dar tanımları, kategorileri aşmanın bir yolu aslında. Onları aşmanın bir yolu burada. İmparatorluk'ta işte yeni bir barbarlar çağı başlıyor, onlar göçmenlerden söz ederken, "aslında toplumsal cinsiyet de tavır alınması gereken bir şeydir" diyorlar ve cyborg'u örnek veriyorlar orada. İnsan ötesi bedenler yaratılmak üzere dönüştürülüyor. Starlak'ın, Orlan'ın yaptıkları da bu, sahnede bize göstermeye çalıştıkları, insanın aşılması gereken bir şey olduğu. Çok alakasız gibi görülebilir, ama ben bu iki şey arasında bir benzerlik de gördüm. Özellikle Hegel'le Nietzsche pek yan yana getirilemez belki ama Nietzcshe'de insanüstünden söz ederken böyle bir "superman"den söz edilmez ama eleştirmeyen, artık eleştirel yeteneğini kaybetmiş, itaatkâr bilinçli insanın da aşılması gerektiğini söyler. Bu bakımdan insanla birey arasındaki fark da gösterilebilir gibi geldi bana.

 

Bu programda sözünü ettiğimiz teoriysenler, vaktinde muhalif olan, muhalefet hareketi olarak doğan, ama zamanla ana akım içerisinde eriyen, o muhalif kimliğini kaybeden ikinci dalga feminizme bir alternatif oluşturmaya çalışıyorlar. Onun yarattığı dışlamayı, dışlamaya en çok maruz kalanlar siyah feministler, Meksika kökenli feministler, lezbiyenler, bu dışlamayı gidermenin bir yolu olarak yeni kavramlar üretiyorlar. Çok da yeni değil ama Türkçe'ye de pek çevrilmiş değil. Türkiye'yi pek doğrudan ilgilendirmediği düşünülüyor ama ben hiç de öyle düşünmüyorum.

 

ÖM: Ben de.

 

HT: Sonuçta azınlıkların mücadelesi, azınlıkların sorunu diğer insanların da sorunu. Başkaları özgürleşmediği müddetçe bizim de özgür olmamız mümkün değil.

 

ÖM: Mümkün değil. Tabii, her zaman bu bütünün bir parçası olmak ve bütünle ilişkide olmanın t