Meşruiyet Savaşı

-
Aa
+
a
a
a

5 Nisan 2010

 

Bugun İsrail-Filistin savaşı olarak bilinen bu büyük meşruiyet savaşı, aslında 1917 Balfour Deklarasyonu’nun İngilizlere ''Yahudiler için Filistin'de yerleşebilecekleri bir yer tesis etme'' onayının resmi olarak verildiği günden beri vardır.

 

Sömürgeci anlayışın tasdiklediği bu Siyonist projeyle birlikte son 43 yıldır Batı kıyıları, Kudüs ve Gazze Kıyı Şeridi işgal edilerek, burada yaşayan Filistin halkının varlığı günden güne yok edilmiştir.  Uluslararası insani hukuk kurallarını sürekli ihlal eden ve temel hak ve hürriyetleri gasp eden İsrail'in baskıcı askeri işgali altında bölgenin durumu daha da kötüleşiyor. Bu durum, aynı zamanda, ne Filistinlilerin temel hak ve özgürlüklerini ne de bunların uluslararası bir ortamda konuşulduğu 4. Cenova Kongresi’ni dikkate alarak, işgal ettikleri topraklarda koca bir duvar da inşa edip Filistinlilerin yaşamını sınırlayan bir yayılmacı anlayışa, uluslararası düzlemde İsrail'e tanınan ''işgal ettiği topraklarda yerleşme hakkı” (facts on the ground) politikasına da dayanmaktadır. Gelişmeler ve Filistinlilere yapılan şeyler cok açıktır ki kanunsuzdur; yoğun ve yaygın olarak uygulanan insan hak ve özgürlükleri ihlali süreklilik kazanmıştır.

 

Yıllardır Filistin siyasetçileri 1987 Intifada'da oldugu gibi son derece barışçıl olarak veya bazen de   askeri müdahalelere baş vurarak işgal altındaki topraklarını savunmak için değişik yöntemler kullanmışlardır. Sivillere ve askeri olmayan bölgelere saldırıyı yasaklayan uluslararası savaş kuralları çerçevesinde, Filistinliler tabii ki bölgedeki bu duruma karşı direnmişlerdir. Gerek büyük bir kısmı ABD’den destekli askeri gücüyle, gerekse sivil halka aldırmadan yaptığı saldırılarla nispeten çok büyük avantaja sahip olan İsrail karşısında Filistinlilerin direnişi azımsanmamalıdır.

 

Son yıllarda özellikle 2006 Lübnan savaşındaki acı tecrübeden ve 2008-09’da (27 Aralık 2008-18 Ocak 2009) Gazze'nin İsrail tarafından işgalinden sonra Filistinlilerin direniş stratejisinde çok önemli değişiklikler oldu. Bu yeni strateji barışçıl direnişi  esas alan bir meşruiyet savaşıdır. Filistinliler silahlı direnişten vazgeçmemekle birlikte barışçıl yolları tercih ediyorlar.

 

Filistinlilerin yürüttükleri bu meşruiyet savaşı esasen, Filistin topraklarını işgal eden bir güç olarak İsrailin hukuksal varlığının ve eylemlerinin uluslararası arenada bir çok yönden temel insani ahlak ve hukuk kurallarına uyup uymadıkları, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler kurallarına bağlılıkları açısından  mercek altına alınmasını sağlamak içindir. Filistinliler aynı zamanda bu  çözümsüzlük karşısında yüksek ahlaki bir platform yaratarak, İsrail’e uluslararası arenada ve Birleşmiş Milletler nezdinde zorlayıcı ve şiddet içermeyen birtakım yöntemlerle  baskı uygulamak ve İsrail’in şu anki konumuyla, uluslararası faaliyetlere normal bir ortakmış gibi katılmasını önleyici tedbirler alınmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.

 

Bu taktiklerin bir başka amacı da, küresel sivil toplum kuruluşlarını kendi yanlarında harekete geçirerek, tüm dünyayı sembolik bir mücadele alanı haline getirip meşru haklarını elde etmek için, İsrail'e boykot ve müeyyideler uygulanmasını ve bazı şeylerden yoksun kalmalarını sağlamaktır. 

 

2007 ortasında ülkeye yiyecek, ilaç ve yakıt gibi temel ihtiyaç maddelerinin girmesini engelleyen ve Gazze Şeridi’nde yaşayan 1.5 milyon Filistinlinin ruh ve vücut sağlığının bozulmasına neden olan ambargoyu  sembolik de olsa kaldırmak için çalışan Özgür Gazze ve Viva Palestina gibi başka oluşumlar da mevcuttur.

 

En temel görevi Gazze'de insani koşulları tekrar sağlayabilmek olan Birleşmiş Milletler, Filistin topraklarını işgalden koruyamamış ve Filistinlilerin haklarının uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde sürebilmesini sağlayamamıştır; ama yine de meşruiyet savaşında BM'nin buradaki varlığı çok önemlidir. Goldstone Raporu’yla, Birleşmiş Milletler'in İsrailli politikacılara ve generallere 2008'deki insanlık dışı Gazze saldırısıyla ilgili bir yaptırım uygulayamadıkları ortaya çıkmıştır. ABD, İsrail devletinin Birleşmiş Milletler kriterlerine ve uluslararası hukuk normlarına uygun hareket ettiğini savunmasına rağmen, Goldstone Raporu, İsraillilere yöneltilen suç duyurusuyla Filistinlileri meşruiyet savaşında çok haklı bir konuma getirmiş ve  bütün dünyayı şiddet içermeyen yardım çağrılarında yanına çekmiştir.

 

Goldstone Raporu, yeryüzündeki her ülkenin İsrailli politikacıları ve askeri liderlerini işledikleri insanlık suçundan dolayı sorumlu tutması gerektiğini söyleyecek bir ''Evrensel Yargı'' oluşumunu da desteklemektedir.

 

Şu anki İsrail'in Muhalefet lideri ve aynı zamanda Gazze Saldırısı sırasında Dışişleri Bakanı olan  Tzipi Livni, vardığında tutuklama emri doğrultusunda hapise atılacağını duyunca İngiltere’ye gitmekten vazgeçmiştir. Goldstone Raporu, İsrail’in cezadan muaf olma hali kaldırılamamış olsa dahi,  gerek kültürel ve akademik ilişkilerde İsrail'in  boykot edilmesi ve gerekse ekonomik ilişkileri olan ülkelerin hükümetlerinin mal-giriş çıkışını engellemesi ve ekonomik yaptırımlar koyması talebiyle bir ağırlık oluşturmuştur.

 

Bu meşruiyet savaşına Güney Afrika'da ırkçılığa karşı yürütülen kampanyaların izinden gidilerek başlanmıştır. Filistinlilerin bütün enerjilerini yoğunlaştırdıkları bu meşruiyet savaşı: ABD’nin ve Birleşmiş Milletler’in uzlaşma sağlamak için adil bir çözüm bulma girişimlerinin gerçekleri meydana çıkarması; Silahlı direnişin Filistin zaferinde yerinin olmayacağının ve bu durumu İsraillilerin uluslararası  kamuoyuna terörizm olarak yansıttıklarının idrak edilmesi; Lübnan ve Gazzedeki insanlık dışı olaylardan dolayı İsrail'e duyulan öfke ve Filistinlilere karşı artan duygudaşlığın Kuzey Amerikalıların ve Avrupalıların Holocaust kurbanı olan Yahudilere duydukları kayırma hislerini gittikçe zayıflatması ve dünya çapında çalışan Filistin diasporası ve müttefiklerinin meşruiyet savaşında harekete geçmeleri gibi birçok kaynaktan beslenir.

 

Filistinlilerin meşruiyet savaşına başvurmaları , İsrail’in resmi ve gayri resmi sömürgeci yayılmacı politikalarını ifa eden grupların çalışmalarını tehdit etmektedir. İsrail'in düşünce strateji grupları (Think Tanks), başlatılan bu '' küresel adalet hareketinin'' Filistinlilerin İsraillilere şiddet göstermesinden çok daha  tehlikeli olduğunu söyleyerek, uluslararası hukuka güvenmenin tehlike içeren bir hukuk anlayışıyla hareket etmek olduğunu belirtmiş ve bu durumu  kınamışlardır. İsrail hükümeti ve küresel boyuttaki siyonist hareketler, itibar sarsmayı amaçlayan ''Durban Yaklaşımı '' da denilen tarzda, karşı propaganda yapmak için yoğun bir kamuoyu oluşturma girişimi başlatmışlardır.  İsrail önceki  stratejilerinde uyguladığı gibi, Filistin’e karşı  başlattığı bu savunmasında da kendisini eleştiren herhangi bir unsura yer vermemiştir. İsrail için meşruiyet savaşı, rakibin itibarını sarsıp, millet olarak kendi saflığını ve üstünlüğünü ilan ettiği basit bir halkla ilişkiler konusudur. Bu kampanyaya ayrılmış kaynakların büyüklüğüne rağmen, İsrail meşruiyet savaşını kesinlikle kaybediyor.

 

Filistinliler bu meşruiyet savaşını kazansalar dahi arzulanan politik sonuca varmanın garantisi yok. Sonuç için sabır, azim, liderlik ve vizyonun yanısıra, İsraillilerin ve Washington'dakilerin yaklaşımını değiştirmek için baskı yapmak gerekiyor. Bu durumda İsrail’in özünde bir Yahudi devleti kurmak için yola çıktığı siyonist projeden vazgeçmesi söz konusudur ki bu da İsrail’in bugünkü çıkarı açısından pek mümkün görünmemektedir. Kaybeden tarafın ani ve beklenmedik teslimiyetine kadar meşruiyet savaşı her zaman ulaşılmaz görünür.

 

Polis ve askeri güçler tarafından takviye edildiğinden, kaybeden taraf yenilmez ve yerinden kıpırdatılamaz gibi durur. Sömürgeci rejim altındaki Endonezya'da ve Cezayir'de Sovyetler Birliği ve Güney Afrika'da ve hatta Vietnam'da Amerika’ya, olan da budur.

 

Filistinlilerin meşruiyet savaşından galip çıkmaları ve bu uzun çilenin sona ermesi, kendisini barışa ve adalete adamış olan bizlere bağlıdır.

 

İngilizce aslından Türkçe'ye çeviren: Özden Gider

 

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.