Cuma Adlı Adamlar'da Kenneth Burke

Cuma Adlı Adamlar'da Kenneth Burke

03 Nisan 2007

Halil Turhanlı:  Bugün, aslında uzun süredir bahsetmek istediğim bir düşünürden söz edelim diyorum: Kenneth Burke. Semboller, retorik, dramatizasyon ve ekokritizm. Kenneth Burke, 1930’larda yazmaya başlamış bir Amerikalı yazar ve düşünür. Roman ve şiir de yazmış, ama en çok retorik konusunda yazdıklarıyla biliniyor. Aslında pek çok alanda yazmış ve oldukça karmaşık, zor anlaşılır bir düşünür. İşin ilginç yönü, iki üniversiteye başlamış, bir kaç dönem devam ettikten sonra hiçbirinden diploma almadan ayrılmış Kenneth Burke. Daha sonra 1920’lerde Greenwich Village çevresinde katılmış, orada dönemin çok önemli şairlerini Hart Crane’i tanımış. Şiir ve roman da yazmış, ama bu yönü biraz daha geri planda kalıyor, asıl ekokritizm ve semboller üzerine yazdıkları ile tanınıyor; “insan sembollerle düşünen, semboller kullanan hayvandır” sözü ona ait. Kenneth Burke’ün 1937’lerde dile getirdiği büyük bir öngörüsü var; “yeni yetme bir disiplin var: ekoloji” diyor. “Bu disipline dikkat edin, başımızı ağrıtacak pek çok sorunu bu disiplin ele alacak” demiş.

 

Ömer Madra: 1937’de mi söylemiş bunu?

 

HT: Evet, 1970’lerde de Fortune dergisi, “atmosferde değişiklikler var, bunu Kenneth Burke böyle yazmıştı” diye tekrar gündeme getirmişti.

 

ÖM: Çok uzak görüşlü biri olduğu şüphe götürmez.

 

HT: Kendisi de zaten 1930’larda yazıyor en çok, en verimli dönemi 60’lara kadar. Daha sonra pek fazla bir şey yazmıyor, ama aynı konulara tekrar döndüğünde döndüğünde farklı farklı görüşler de söylüyor. Aynı konuda kendisini zenginleştiren bir düşünür, karmaşıklığı da buradan geliyor. Bu konuya dikkatini çeken ise, 1930’ların Amerika’sında, özellikle kırsal alanda yaşanan kuraklık, kum fırtınaları ve onunla birlikte gelen ekonomik kriz.

 

ÖM: “Dust bowl” diye tabir ediliyor değil mi? Amerika’nın orta batısında yaşanıyor. John Steinbeck’in ünlü romanlarının konusu.

 

HT: Doğru, kır yoksullarını iyice vuran dönem.

 

ÖM: Yoksul kesimi perişan eden ve Kaliforniya’ya büyük göç dalgalarına sebep olan ekonomik kriz.

 

HT: Köylüleri topraksız bırakan, topraklarını terk etmek zorunda bırakan. Bunun bir mevsimlik olmadığını söylüyor Burke, “bu kum fırtınaları 1-2 mevsimlik değil, atmosferde bir değişiklik var” diyor.

 

ÖM: Çok ilginç.

 

HT: “Doğada kendiliğinden varolan bir denge, karşılıklı ortak yaşam, simbiosis ilişkileri bozulmakta” diyor “insan ile doğa arasında bozulan dengeyi nasıl düzeltebiliriz, nasıl daha yeni bir ilişki kurabiliriz?” diye düşünüyor. “Aslında doğa ile insan arasındaki ilişki şiirsel bir ilişkidir, bu ilişki ortadan kalkmıştır” diyor ve bunun üzerine düşünüyor. Bugün ekokritizm aslında bir edebiyat eleştirisiymiş gibi görülüyor, bu ekokritizme dar bir yaklaşım. Aslında ekokritizmle doğa yazarları arasında, Thoreau’yla, Emerson’la arasında bağlantı kuranlar haklılar, ama Burke’un ekokritizmin ele aldığı konular çok daha karmaşık. İnsanların doğa ile nasıl ilişki kurabileceği, yeni bir sembol düzeninin nasıl geliştirebileceğine dair düşünceleri var Kenneth Burke’ün. Felsefesinde anahtar kavramlardan bir tanesi yeterlilik, kifayet, ‘efficiency’, bu sözcük aynı zamanda oran, nispet anlamlarına da geliyor. Teknolojik gelişme ile insanların yitirdikleri arasındaki orantısızlığa dikkati çekiyor Burke. Giderek “hiper orantısızlık” kavramını kullanmaya başlıyor. Doğanın dengesinde, insan-doğa ilişkisinde yaşanan bozukluğu “hiper orantısızlık” kavramını kullanarak ele alıyor. Bunu dile getirdiği yıllardan, 1937’den önce, 1930’larda görüyor dengesizliği. 1935’de yazdığı bir kitap var: Süreklilik ve Değişim. Doğa ile ilişkilerindeki denge bozulunca insanların psikolojik dengesinin de bozduğunu söylüyor. “Teknolojik psikoz”dan söz ediyor, insanların çevre ile yeniden uyumlu bir ilişki kurmaları, geliştirmeleri gerektiğini söylüyor. “Şiirsel öz taşıyan bir iletişim biçimi kurmaları gerekiyor insanların, hem kendi aralarında hem de doğa ile” diyor.

 

ÖM: Aynen öyle. Konu o kadar güncel ki; 2 Şubat’ta BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin raporu yayımlandı, “insan ile doğa arasındaki  denge bozulmuştur ve bu dengeyi bozan da tartışmaya mahal yok ki insandır” diyor rapor. Artık bu konudaki tartışma bitti, fakat raporun detayları arasında, Kenneth Burke’ün ta 37’de söylediğine çok uyan, onun görüşünü maalesef doğrulayan bir şey var; endüstri devrimi öncesine göre sıcaklık bir derece artarsa, -ki şimdi yarım derece civarında artmış durumda-, 1930’lardaki o sözü edilen kum ve toz fırtınalarının çok daha kötü bir şekilde tekrarlanacağını gösteriyor. Sıcaklık artışını 1 derecede tutamayacağımız da aşikâr. Yani “ABD’nin batı yakasında, özellikle, Nebraska eyaleti merkez olmak üzere, kuzeyde ta Ontario’ya, Kanada sınırına, güneyde Teksas’a kadar uzanan, 1930’lardaki o korkunç kuraklık ve toz fırtınalarının daha kötüsü yaşanacaktır” diyor rapor. Maalesef Kenneth Burke’ün öngörüsü doğrulanıyor. Bu hepimiz için felaket demek aslında.

 

HT: 1937’de yazdığı, 1970’lerde de Fortune dergisinin alıntı yaptığı yazısında, bizi bekleyen ekolojik felaketlerden söz ediyor.

 

ÖM: Tam 70 yıl önce!

 

HT: “Başımıza çok önemli sorunlar gelecek, bildiğimiz hiçbir disiplin bunların üstesinden gelemez, umudumuz ekolojide” demiş. “Bu yeniyetme bir disiplin, pek ciddiye almayabilirsiniz, ama bizi beklemekte olan çok ciddi sorunlarla baş edebilecek disiplin de budur” demiş.

 

ÖM: Anlayabildiğim kadarıyla, bilim çevrelerinde, bu raporlarda sözü edilen, ‘feedback’ yani ‘geri besleme’ dedikleri bir başka kavramın da öngörüsü var; bunun lineer bir gelişme olmadığını anlatan. “Hiper orantısızlık” kavramından da ben bunu anlıyorum.

 

HT: Evet, o ‘geri besleme’ kavramını kullanmamış olmakla birlikte söylemek istediği üç aşağı beş yukarı bu. Doğanın bozulan dengesi ile birlikte, insanlar arasındaki dengenin de bozulduğunu söylüyor. İletişim teknolojilerindeki gelişmenin de bizleri tam olarak bilgilendirmediğini, havada uçuşan bir çok bilginin var olduğunu ama bunların insanlara ulaşmadığını söylüyor, “her şey yüzeysel” diyor Burke. Ekokritizmden yola çıkarak, retorik konusunda söylediklerine de değinmek istiyorum; 1937’de çevre konusunda söyledikleriyle aynı zamanda, retorik tekniklerinin nasıl manipüle edilerek kullanılabileceğine ve toplumları etkileyebileceğine, toplumda budalalardan oluşan kitleler yaratılabileceğine dair bir görüşü var. Hitler’in kitabı Mein Kampf Almanya’da yayımlanır yayımlanmaz hemen İngilizce’ye çevrilerek Amerika’da da yayımlanmış. Çok satılmaya da başlamış Amerika’da, ilgi görmüş, 1930’larda bunun üzerine yazdığı bir kitap var. Şeytansı bir retorikle insanları nasıl etkilediği, bir yandan çok güzel bir şeyler gösterirken Alman halkına, bir yandan da bir felakete sürüklediği üzerine. Daha da önemlisi, “bu sadece Hitler’e özgü bir retorik değildir, geleceğin Amerikası’nda da bu tip politikacılar olacaktır” diyor. Soğuk savaşı haber veriyor, bugünün Bush’unu da haber vermiş oluyor aslında Burke.

 

ÖM: Burke doğrusu son derece uzak görüşlü bir düşünür.

 

HT: 93 yaşına kadar yaşamış ama o yaşlarda artık pek fazla da bir şey yazmamış Kenneth Burke, bir çiftliğe çekilip orada yaşamış.

 

ÖM: Zaten, yazacağını yazmış.

 

HT: Burke’cü dediğimiz bir ekol var, yani bir Burkien, ki Burke’ün görüşlerini hep yeniliyorlar, tazeliyorlar ve zenginleştiriyorlar. Çok da kalburüstü entelektüellerden oluşan bir çevre Burke’ci çevre. Bir dönem Freud’la Marksizmi birleştirmeye çalışmış, daha sonra marksizmden kopmuş, ama ilgi alanları çok geniş bir düşünür Kenneth Burke. Pittsburgh doğumlu, dönemin çok önemli bir edebiyat eleştirmeni Malcolm Cowley ile birlikte anılıyor isimleri ama Burke edebiyatla sınırlı kalmamış, çok geniş bir ilgi alanı var Kenneth Burke’ün.

 

ÖM: Retorik derken de pırıltılı ama içi boş sözlerden bahsediyoruz değil mi?

 

HT: Hitler’in Alman halkını nasıl kandırdığını belirtiyor 1930’larda, “bu çok tehlikeli bir retorik” diyor, insanlara çok şeyler vaad ediyor. Daha da önemlisi “retoriğin etkili olması için onu almaya, kabul etmeye yatkın bir kitlenin olma lazım” diyor, maalesef Alman halkı da onuru kırılmış bir halk, bunları kabul etmeğe çok yatkın, Vietnam Savaşı sonrasında Amerikan halkı da yatkındı Reagan’ı kabul etmeğe.

 

ÖM: Ve etti de maalesef.

 

HT: Nasıl ikiyüzlü bir retorik olduğunu göstermesi bakımından ilginç bir örnek vereceğim; Bush askerleri hastanede ziyarete gitmiş bir süre önce, emekli askerlere yapılacak ödemelerden kesinti yapıldığı gün, “aslanlarım” diye onların başlarını okşamış, emekli askerlere, Vietnam gazilerine yapılacak yardımlardan kesinti yapıldığı bir günde.

 

ÖM: Kenneth Burke’ün en önemli katkılarından birinin eko eleştiri olduğunu, yani ekoloji meselelerine derinlemesine, radikal bir şekilde bakıyor olması olduğunu da şahsen burada öğrendim bu sabah.

 

HT: Ele aldığı konular aslında çok geniş, ama birbirleriyle de çok yakından bağlantılı. Doğanın dengesinin bozulması yanında, insanların semboller kullanılması, retorik yoluyla insan ilişkilerinin, toplumda her şeyin bir performans olduğunu söylemesi de bugünün performans teorisine büyük bir katkı. 1920’lerde okuduğu, ama 1930’larda yorumladığı bir kitap var, çok önemli bir kitap: Sir James Fraser’ın Altın Dal’ı. Sanıyorum 1890’da iki cilt olarak yayımlanmış bu kitap, yayımlandığı tarihten sonra da sadece antropologlar arasında değil, edebiyat çevrelerinde de çok büyük etki uyandırmış bir kitap. Malinowski’nin bir sözü var, “Sir James Fraser’ın söylediklerine katılmayabilirsiniz, ama onu okudamadan antropolojiden söz edilemez artık bu tarihten sonra” diyor. Çok karmaşık ve zor bir konuda, sadece antropologların değil, herkesin kolay okuyabileceği, zevkle okuyabileceği bir kitap yazmış Fraser.  Burke 1920’lerde Fraser’ı yeniden okuyup, yeniden anlamlandırarak retorik ve ritüel konusundaki görüşlerini geliştiriyor. Görüşleri de az önce söylediğim gibi Hitler eleştirisiyle çok yakından bağlı. Hitler aslında retoriği çok kaba şekilde kullanan birisi. Burke’ün görüşleri, Ernest Cassier’in, sembolik formlar felsefesine, Paul Ricoeur’ün semboller felsefesine, kötülük sembolleri ile ilgili görüşlerine çok yakın görüşler, onunla kıyaslanan görüşler aslında. Fraser’in çalışması, sanıyorum Darwin’in Türlerin Evrimi’nden 30 yıl kadar sonra yayımlanıyor. Darwin nasıl türlerin biyolojik evrimlerini incelemişse, Fraser da zihinsel evreni anlatıyor insanlara. Din ve bilimden geçen üç aşama var, bunlar insanın akıl yürütmesi ile ilgili şeyler, yani aklın gelişmesi, doğayı açıklama, doğadaki olayların neden-sonuç ilişkilerini bulmaya çalışmasıyla ilgili bir şeyler. En sonunda bilim laboratuvarlarında insanlar bunu yapıyorlar. İlk bilim adamı da Fraser’a göre şaman, büyücü yani. İnsanlar doğadaki olayları çözemedikleri zaman, çok kurak geçen bir yaz mevsiminde yağmur yağmasını istediklerinde, ama neden yağabileceğini, yağamayacağını anlayamadıklarında büyücünün yardımını istiyorlar. Büyücünün mucizeler yaratabileceğine inanıyorlar, mevsimleri birbirine bağlıyor, kışı bahara, baharı yaza bağlıyor, yağmur yağdırıyor, şiddetli sağanakları kesiyor, vs. İnsanların istedikleri sonuçların elde edilebileceğini düşünüyorlar, yani benzer olaylar, benzer sonuçları doğruyorlar, bunun farkındalar insanlar, ama aynı zamanda bunun neden böyle olduğunu, sebep-sonuç ilişkisini tam kuramıyorlar. İşte burada büyücünün, Şaman’ın etkisi var. O bir tür Nemesis, yani benzer olayları taklit ederek aynı sonuçları elde etmeye çalışıyor ve bir tür de performans ortaya koyuyor. Kenneth Burke diyor ki; “bir tür de ilkel retorik var, onun hareketleri, doğayla ilişkiye geçmesi, doğal güçler ile ilişkiye geçmesi Şaman’ın.” İnsanlar Şaman’ın bu gücüne inanıyorlar, hiçbir zaman sorgulamıyorlar. İnsanlar bu gücü sorgulamamayı uzun süre sürdürmüşler, şamanlardan sonra da sürdürmüşler, kehanete, mucizelere çok inanmışlar. Kendilerinden çok farklı olmayan bir insana, kendi içlerinden olan bireye çok büyük üstünlükler atfetmişler. Kahinler olabilir, İsa olabilir, hep onun mucizelerine inanmışlardır insanlar. Birgün geliyor ki artık onun gücünden, şamanın, büyücünün gücünden kuşku duyuyorlar, o sırada bir başka din adamı ortaya çıkıyor ve bütün herşeyin sorgulanmaması gerektiğini söylüyor.

 

ÖM: “O kadar kurcalama” diyor!

 

HT: Herşeyi üstün güce atfediyor. Burada bir evrimden söz ediyor ama bu evrim, çizgisel bir evrim de değil aslında, büyücü ile bilimadamı birbirlerine dinadamından daha yakınlar. Büyücünün cevabını bulamadığı soruları ya da performansla geçirdiği soruları, performansla atlattığı, üstesinden geldiğini düşündüğü soruları bilim adamı laboratuarda büyük ölçüde halletmiş oluyor.

 

ÖM: Din adamı laboratuarı ortadan kaldırıyor, kapatıyor, mühürlüyor.

 

HT: Bütün ritüellerin bir özelliği toplumları birleştirmesi, stabilize etmeleri. Kurban da böyledir, aynı masaya otururlar ve o eti yemenin birleştirici bir işlevi vardır. Kenneth Burke diyor ki; “bu çok ilkel ayinlere, bu ritüellere modern toplumda da ihtiyaç vardır, çünkü modern toplumlar daha çalkantılıdır, farklılaşma daha fazladır ve bu toplumların homojenleştirilmesi gerekir. Tehlikeli olan da bu zaten, toplumları stabilize etmek ve şamanın yerine onun işlevini üstlenen birilerinin ortaya çıkması.

 

ÖM: Mesela buna Führer diyebilir miyiz?!

 

HT: Evet, Führer tam bir şaman, yani retoriğin tekniklerini, çok tehlikeli bir şekilde kullanan, kitleleri manipüle eden bir insan. Çok basit bir şeyler söylüyor aslında, devamlı tekrara dayanan çok basit şeyler, yani bir moronun da anlayabileceği şeyler, cazibesi de, çekiciliği de, etkieleme gücü de oradan kaynaklanıyor. Aynı şeyleri bıktırıncaya kadar tekrarlıyor, aynı basit şeyleri tekrarlıyor ama çok da etkili oluyor ve sembolleri kullanıyor. Bir de görsel semboller de var tabii, Albert Speer’in mimarisi de bunun içerisinde, İradenin Zaferi gibi görkemli bir belgesel de bunun içerisinde. Bütün bunlar modern ritüellerin retoriğin örnekleri. Şamanınki kadar masum, paganlarınki kadar basit ritüeller değil, son derece tehlikeliler.  Hitler’leilgili olarak henüz hiçbir felaket oluşmadan söylemiş bunları Kenneth Burke. Hitler şansölye seçilmişti, bunu yazdıktan bir müddet sonra, daha Naziler kıyımlarına başlamamışlar, Auschwitz’de gaz odaları çalışmaya başlamamıştı, ama neler olabileceğini söylemiş Kenneth Burke, öngörüşlüğü burada. “Son derece tehlikeli bu söylemler, retorikler” demişti.

 

Dilin önemine işaret etmiş, çünkü dili kullanarak bir dünya inşa ediyoruz biz kendimize. Dünya öncelikle linguistik bir inşa. Bu dili nasıl kullandığımıza bağlı, çok iyi bir dünya da inşa edebilirsiniz, çok kötü bir dünya da inşa edebilirsiniz. Hitler’in yaptığı, dili, retoriğin tekniklerini çok iyi, çok ikna edici biçimde kullanabilmek ve dili şeytansı bir araç haline getirmek, en kötü olanları en iyi imiş gibi göstermek, tıpkı bugün Bush’un yaptığı gibi... Demokrasiden söz ederek insanların üzerlerine bomba yağdırmak gibi, insan haklarını korumaktan söz ederken insan haklarını çok kaba bir şekilde ihlal etmek gibi, emperyalist saldırı ve yağmaların gerekçesi olarak demokrasiyi kullanmak gibi.

 

Çok karmaşık sorunları çok basite indirgemek, çok karmaşık sorunların üstesinden basit bir düşmanı işaret ederek gelmek. Bu hep yapılagelmiş bir şey, günah keçileri yaratmak, bunun için de dili çok etkili biçimde kullanmak, Yahudileri işaret etmek, bir başkasını işaret etmek, bu son derece tehlikeli. Birisini dışladığında, günah keçisi olarak gösterdiğinde, toplum da o ölçüde birleşiyor. O günah keçisi azınlığın dışında kalan çoğunluğu da birleştirmiş oluyorsun, aşırı basitleştirmeyle...

 

ÖM: Çeşitli katmanların da buna meyyal olması, eğilimli olması durumu çok önemli.

 

HT: Tabii, bu mesajı almaya çok açık olmaları gerek, onu da vurgulamak gerek.

 

ÖM: Seçici bir algılama da var herhalde?

 

HT: Tabii, kuşkusuz her zaman bu retoriğe inanmayacak olan, onu sorgulayacak olan bir kitle var, ama çoğunluk değil bir azınlık. Çoğunluk maalesef bu retoriğin etkisi altında kalabiliyor. Tarih bunun nice örnekleriyle dolu, büyük linç çeteleri azınlıklardan oluşmuyor, çoğunluklardan oluşuyor maalesef. Günah keçisi yaratma mekanizmasını kitlelerin dinsel dürtülerini kullanarak, dili şeytansı biçimde kullanarak bu mekanizmayı işletiyor ve bunda da dediğimiz gibi maalesef başarılı oluyor.

Kenneth Burke’ün söylediği gibi, büyücünün de, şamanın da bir retoriği var, davulunu vururken, göğe yalvarırken, garip garip sesler çıkarırken, hayvanların seslerini taklit ederken bu da bir retorik, sembollerle düşünüyor, sembolleri kullanıyor. İnsanı doğadaki diğer canlılardan, diğer hayvanlardan ayıran şey, semboller kullanma yetisine sahip olması. Sorun şu; sembolleri nasıl, hangi amaçla kullanıyorsun, Hitler de sembolleri kullanıyor, onun da kullandığı bir retorik var. İnsan semboller kullanarak güzel şeyler de hayal edebiliyor, güzel dünyaları da tahayyül edebiliyor, sorun bunun nasıl kullanıldığı. Buradan Burke’ün ekoeleştiri konusundaki görüşlerine tekrar varıyoruz, insanın, doğa ile ilişkilerindeki dengenin bozulması, toplumdaki iletişimin bozulması demek, hem doğa ile insan arasındaki iletişimin şiirselliğini kaybetmesi, hem insanla insan arasındaki ilişkinin şiirselliğini kaybetmesi demek. Bu şiirselliği yeniden tesis etmek gerekiyor. Bu şiirsellik aldatıcı bir dil demek değil, Hitler’in o son derece kaba, basit, insanın en ilkel dürtülerine seslenen, onları harekete geçiren dilin alternatifi olacak bir şiirsel dil.

 

ÖM: Son derece yıkıcı olabilen retoriğin iğvasına, aldatıcılığına alternatif olarak şiirselliği koymaya çalışıyor anladığım kadarıyla, ki çok önemli bir nokta tabii.

 

HT: Dil aslında sembolik, biz sembollerle düşünüyoruz, bir de eylemde bulunuyoruz dili kullanırken, ama bu dil kitleleri tabii daha çok, az önce söylediğim gibi o en ilkel dürtülerini harekete geçirebiliyor, kendisi bir sembolik aksiyon olarak. Kristal Gece’yi yaratan o dil işte, Yahudilerin evlerini, işyerlerini yağmalattıran bu dil, günümüzde de pek çok örnekleri var, Türkiye’nin yakın tarihinde de bunun örnekleri var.

 

ÖM: Çok yakın tarihinde de giderek yükselen ırkçı, milliyetçi retoriğin artması da söz konusu.

 

HT: Demogoglardan korunmak gerekiyor, ne kadar tehlikeli olduklarını bilmek lazım. Çok zeki insanlar olmaları da gerekmiyor demagogların, seslendikleri kitle de çok zeki insanlardan oluşan bir kitle değil zaten, ama etkisi de burada. Çok iyi konuşmacılar bunlar, seni-beni kandıramayabilirler.

 

ÖM: Öyle bir dertleri de yok zaten. Asıl ortalamayı teslim alıyor.

 

HT: Dilin sembolik bir eylem olması ile ilişkili olarak, insan davranışlarını incelerken ortaya çıkan terimlerden, kavramlardan bir tanesi de dramatizm. Gerçek hayatta hep drama var, aslında hep sahnedeymiş gibi oynuyoruz. Hayatın bir oyun oluşunu en çok da demogoglarda görüyoruz, aslında o oynuyor, sana göre, bana göre başarılı bir oyuncu olmayabilir ama etkili.

 

ÖM: Evet, etkili olduğu konusunda bir şüphe yok.

 

HT: Etkili olduklarında da ne kadar kötü sonuçlara, ne kadar akıl almaz kötülüklere yol açabileceklerini biliyoruz, tarih bunu bize gösteriyor. Dramatizm kavramı her konuşma eylemini bir etkileme olduğunu anlatmaya çalışıyor. Seninle konuşurken seni etkilemeyi istiyorum, belki bir demagogdan farklı bir şey, ama ben de etkilemeye çalışıyorum, belirli bir kötülük yapmaya sevk etmek gibi bir niyetim yok ama etkilemek niyeti bende de var. Etkiden anladığımız da elde etmek istediğimiz sonuç, her konuşmada bir etkileme amacı var. Demagogun yaptığı son derece tehlikeli, kullandığı her sözcükle kitleyi yağmalamaya, linçe sevk ediyor, günah keçileri yaratıyor bir düşman işaret ediyor.

 

ÖM: Günümüzde de müthiş bir güvenlik paranoyası yaratarak karşımıza çıkıyor.

 

HT: Kenneth Burke, 1930’lardan itibaren geliştirdiği bu düşünceleri, asıl 1945’te kavramlaştırmaya başlıyor, sistemi de giderek karmaşıklaşıyor.

 

ÖM: Savaşın sonunda yani?

 

HT: Dürtülerin Grameri adlı kitabı 1945’te yayımlandı, dramatizasyon ve çok önemli kavramlarından bir tanesi olan, oldukça karamaşık bir “pentad” kavramı var. Pentad, beş kavramdan oluşan bir ana kavram aslında. Bu beş kavram: Eylem, sahne, temsilci, araç ve amaç. Ne yapıldığı, nerede yapıldığı, kimin yaptığı, nasıl yaptığı ve neden yaptığı gibi soruların cevaplanması bakımından önemli bir kavram. Çünkü özdeşleşme çok önemli Burke için, yani retoriğin etkili olabilmesi için dinleyenin kendisini konuşanla özdeşleştirmesi gerekiyor. Özdeşleşme olmadan ikna olmaz. İnsanlar, Hitler’le, o demagogla son derece sıkı bir şekilde özdeşleştiler, kendilerinden çok farklı birisi değil çünkü. Demagoglar hep aynı teknikleri kullanıyorlar aslında, teknikleri birbirlerine benziyor, basit şeyleri söylemek, hep tekrara dayanan bir retorik.  Türk Ocakları’nın kürsüsünden konuşan Hamdullah Suphi Tanrıöver’i de, Halkevleri’nden konuşan Behçet Kemal Çağlar’ın konuşmalarını da dinlersen, aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyorlardı, yani yöneldikleri kitleyi etkilemek bakımından. Bir şey daha var, ‘eylem’ ile ‘hareket’ (action ve motion) arasındaki fark; ‘eylem’, ‘aksiyon2 düşünen insana özgüdür, ‘hareket’, dürtülerle hareket etmek demektir Burke’de. Aksiyon, mesajı aldıktan sonra onu tartmak, tasarlamak ve düşünmek, düşünerek hareket etmek, kendi eleştiri süzgeçinden geçirdikten sonra yola çıkmak, yani bilinçli hareket etmek. Aksiyon, semboller kullanan, ama aynı zamanda düşünen insana özgü bir şey, diğerini doğadaki başka hayvanlar da yapabiliyor. Onları küçük görmek anlamında değil, ama insanı ayıran özellik bu, insan aksiyonda bulunan bir canlı, dürtüleriyle hareket eden değil. Bir de dramatizasyondan bahsediyor, sembollerin neden etkili olduğundan; bu aynı zamanda insanın varlık sorunuyla çok yakından ilgili. Burada Kenneth Burke ontolojik bir sistem oluşturmaya çalışıyor, dramatizasyon kavramı, dilin toplumsal olarak nasıl kullanıldığının anlaşılması ve toplumsal hayatı anlayabilmek bakımından çok önemli. Neden insanlar belirli bir biçimde davranıyorlar, hangi koşullarda etkileniyorlar, hangi insanlar bu konuşmaların etkisi altında kalabiliyorlar? Dil değişik insanlar üzerinde nasıl değişik etkilerde bulunuyor? Bunları anlamak için özetlemeye çalıştığım pentad ve dramatizasyon terimleri son derece önemli.

 

Hayat bir dram zaten, hayatın sahnesindeyiz, hayat denen o büyük sahnenin içerisindeyiz, kimimiz iyi oyuncuyuz, kimimiz kötü oyuncuyuz, kimimiz izleyicilerimizi kandırıyoruz, kimimiz onlarla daha içten ilişki kuruyoruz, hepsi bu belki de.

Toplumlarda bu günah keçisi yaratma mekanizmasının etkili olabilmesinin nedenlerinden biri de şu; dinler de bunu yaratıyorlar maalesef, tek tanrılı dinlerde de var günah keçisi yaratma mekaniznası, sadece paganlara özgü bir şey değil; zaten hiç kopukluk olmadan günümüze kadar gelmesinin nedeni de o.

 

ÖM: “Günah keçisi” sözü de aslında eski Yunan’da ‘pharmakos’ sözünden geliyor, toplumun yaptığı hatalara, işlediği günahlara karşılık sembolik bir temizlenme, arınma, kefaret ödeme amacıyla bir keçinin kurban edilmesi anlamında.

 

 

HT: Modern toplumlarda da günah keçilerine ihtiyaç var. Bu yüzden de günah keçileri işaret ediliyor topluma ve bu ikna edici olabiliyor. İnsanlar da birilerinin onların günahları için acı çekmesine, onun kanının dökülmesine razı oluyorlar, bekliyorlar, çünkü kendileri saflaşmış oluyorlar, biraz daha rahat uykularına dalabiliyorlar. Hep bir kefaret ödeme motivasyonu var; sembolik bir eylem günah keçisini öldürmek, taşlamak, ama aynı zamanda bir eylem, bir dramatizasyon; ana fikri bu aslında söylemek istediğinin.

 

ÖM: Buradan ta teolojiye de geçebiliriz.

 

HT: Evet. Bu ‘pentad’ konusundaki görüşleri çok da özgün değil, kendisi de bunu kabul ediyor, ünlü Amerikalı sosyolog Talcott Parsons'ın Toplumsal Eylemin Yapısı’nda (The Structure of Social Action) dile getirdiği görüşlerinden etkilenmiş olabilir. Hitler için de söylediği bir şey var Burke’ün, “mide bulandırıcı bir belagatçi” demiş onun için. “Aman bu adamlara dikkat edin, bu tür belagatçiler sadece Hitler’le sınırlı değildir, bunları daha yakınımızda da görebilirsiniz” demiş.

 

 

(16 Mart 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)