Cuma Adlı Adamlar

Cuma Adlı Adamlar

03 Eylül 2004

ÖM: Merhaba Halil hoş geldin.

 

HT: Teşekkürler. Bu hafta söze sinemadan gireceğim. Belki  biraz  dağınık olacak, ama  program içersinde toparlamaya  çalışacağım.. Şubat ayı içerisinde yitirdiğimiz önemli bir belgesel sinemacı vardı Jean Rouch. Onun sinemasından yola çıkarak sömüren ve sömürülen ilişkilerine değinmeye çalışalım .Bu arada, iki hafta önce televizyonda seyrettiğim bir film vardı, gençliğimde seyrettiğim filmi bir kez daha seyrettim ve beni biraz heyecanlandırdı.  Bu  nedenle üzerinde   konuşma  gereğini  duyuyorum.. İngiliz Özgür Sineması’nın klasiklerinden biriydi. "Uzun Mesafe Koşusunun Yalnızlığı".

 

ÖM: Alan Sillitoe’nun romanından uyarlama değil mi?

 

HT: Roman onun, film Tony Richardson’ın özgür sinemanın önde gelen aktörlerinden Tom Courtney  vardı baş rolde. Mükemmel bir filmdi. Sinemaya ilgimin doğduğu,  film izlemekten çok hoşlandığım yıllarda seyretmiştim.  İngiliz Özgür Sineması’nın örnekleri  Alan  Sillitoe gibi  romancılarla, oyun yazarlarıyla  çok yakından ilişkilidir. tiyatroyla, romanla  bağlantılıdır.  “Kızgın Adamlar” denilen o kuşağın yapıtlarından hayli  beslenmiş bir  sinemadır. Söz  konusu  romanların yayımlandıkları ya da oyunların  sahnelendikleri tarihlerle  sinemaya aktarılmaları arasında çok az bir zaman farkı vardır. Örnegin John Osborne’nun “Öfkeyle Geçmişe Bak“ adlı oyunu. 

 

ÖM: Joan Osborne'un o ünlü oyunu, “Kızgın  Genç Adamlar”  kuşağının  en önemli  yapıtıdır.  Sinemaya  uyarlayan da  yine Tony  Richardson.

 

HT: Sonra John Brain’in  romanları; “Tepedeki Hayat”, Lawrence Harvey’le, Sigmone Signore’nin oynadıkları o müthiş film.

 

ÖM: “Room At The Top” İhtiraslı bir genç adamın sınıf basamaklarını tırmanmak için her yola başvurması.

 

HT: İşçi  sınıfını  anlatır o romanlar ama, kahramanlar hiç idealize edilmemiştir. Bütün insani zaaflarıyla gelirler  karşımıza. Benim o dönemden çok beğendiğim bir film de  “Cumartesi  Gecesi Pazar Sabahı”dır,  Karel  Reisz’in  filmi, Albert Finney  oynuyordu, sanrım yine  bir Alain  Sillitoe  romanından uyarlama .Savaş sonrası İngiliz sinemasında aslında”Ealing Komedileri” denilen ve  pek de öyle  güldürmeyen  komedi filmleri,  ya da savaş yıllarına dair, ulusu birleştiren “Mrs.Minniver”  tarzı filmler hakimdi. Churchill’in, "Mrs. Minniver” için, “silahlı kuvvetlerin oynadığı role eşit bir rol oynamıştır" dediği  rivayet  olunur. Hep orta sınıf duyarlılıklarını  yansıtan , o sınıflara hitap  eden  filmler bunlar, ama 1950’lerden   sonra  beliren Kızgın Genç Adamlar kuşağı ve  Özgür  Sinemacılar   sınıf sistemini, sınıf çelişkilerini vurguladılar. Hepsi de belgeselden geliyorlar ve hiç bir romanını filme çekmemiş olmalarına rağmen,  George Orwell’in İngiliz halkına,sıradan insana, çalışan sınıflara sıcak yaklaşımını, Özgür Sinemacılar’da da görmek mümkün.

 

ÖM: Tam bir belgesel tadı vardır hepsinde.

 

HT: Evet, siyah beyaz filmler. “Mass  Observation” adlı bir akım vardır. Bu  akım içinde Humphrey Jennings belgesel filmlerle sosyolojik  incelemeler yapmaya çalışmıştır ve George Orwell’den büyük  ölçüde etkilenmiştir. Humprey Jennings’in  ve onun üzerinden Orwell’in  çok etkisi vardır İngiliz Özgür Sineması’nda.

 

ÖM: Fakat onların pek çoğu, daha sonra Amerika’ya gittiler ve çok da başarılı olamadılar. “Room At The Top”ı yapan  Jack  Clayton  örneğin. Clayton, Hollywood’da “Muhteşem Gatsby”yi  yaptı ve ardından da  hemen  hemen  hiçbir şey yapamadı. Tony  Richardson ve Reisz’in  Amerika’daki  kariyerleri de parlak sayılamaz. Bir  istisna John Schlesinger. O, Özgür Sinema’nın içinde sayılır mı bilemiyorum ama  Amerika'da yaptığı “Geceyarısı Kovboyu” çok çok iyiydi.

 

HT: O sinema savaş  sonrası  İngiltere’si ile iç içe geçmişti. Özür Sinema akımının dışında pek iyi şeyler  yapamadılar. Lindsay Anderson  İngiltere’de kaldı ve  iyi filmler yapmayı da sürdürdü.O sinemanın  belki de günümüzdeki temsilcisi olarak Ken  Loach’un adını anabiliriz. Loach’un ilk iki  filmi “Family Life” Özgür Sinema’nın örneklerinden  sayılır  zaten. Sözü daha fazla uzatmayalım, Cumartesi gecesi seyrettiğim o siyah beyaz film, beni ilk gençlik yıllarıma götürdü.. İngiliz işçi sınıfını hiç tanımamış olsan da bir romandan, bir filmden, çalışanların, hayata güçlükle tutunanların hayatlarını, onların yaşadıkları zorlukları  anlayabileceğine dair  çok güzel bir örnek. Bu örneği  bizim edebiyatımızda Orhan Kemal’de görmüşümdür. Şimdilerde gençler Orhan Kemal’in romanların  çok eski olduğunu  söylüyorlar. Keza, Sabahattin Ali'nin  roman ve  öyküleri için de.  Bu anlamda John Steinbeck de eskidir, ama  o ölçüde de  büyük bir yazardır. 

 

ÖM: Evet, bütün o romanların insanı, çalışan sınıfların hayatlarına açılması, onları tanıtması,  onlarla  tanıştırması. Bu etki sözünü ettiğimiz  filmler açısından  da geçerli. O insanları hiç görmemiş olsan da onlara karşı bir yakınlık  duyuyorsun.

 

HT: Yani o insanların acılarını duyabiliyor, mücadelelerine ortak olmak istiyorsun. Nihayet sözü Jean Rouch’a getiriyorum. Seyrettiğin tek filmi galiba  sosyolog Edgar Morin'le birlikte yaptığı “Bir  Yazın Kroniği”

 

ÖM: Evet. Cezayir Savaşı  sırasında  yapılmış bir belgesel. Paris sokaklarında  toplumun çok farklı  kesimlerinden insanlarla yapılmış söyleşiler.

 

HT: Paris sokaklarında insanlara “Mutlu musun? Mutluluğun kaynağı nedir?” diye soruyorlardı. Aslında   öğrenmek istedikleri  mutluluğun ötesinde bir şey, tarihsel geri düzlemde süre giden bir Cezayir Savaşı var. Hindiçin’deki sömürgeci savaşın  etkileri  henüz geçmemiş, Fransız toplumunda gerilim var..” Bütün bunlara rağmen sen nasıl mutlu olabiliyorsun?”  Aslında sormak  istedikleri bu. İnsanların bu olaylar  karşısında ne düşündüğünü ve nasıl hissettiğini  öğrenmek  istiyorlar.. Ben de buradan yola çıkarak sömüren ve sömürülen arasındaki ilişkiye değinmeye çalışacaktım bu programda. Franz Fanon’un, Albert Memmi ve Sartre’ın da  belirttikleri gibi, bu son derece travmatik bir ilişki. Sömürenleri de ,sömürülenleri de, her iki tarafı da çürütüyor. Sömürülen de  bağımsızlık mücadelesi verirken aslında evrenselci olamıyor hiçbir zaman,  kabileci bir anlayışla hareket ediyor. Travmatik ilişkinin onda yol açtığı çürüme bu.

 

ÖM: Evet şiddete çok eğilim duyuyor. Sömürge olmaktan kurtulmaları bile  bu şiddeti  ortadan kaldırmıyor. Şiddet o topraklarda kalıcı oluyor, kök salıyor. Tabii  bunda sorumluluk öncelikle  sömürgecinin. Daha doğrusu, şiddet sömürgeciliğin kalıcı etkisi. Bu  şiddetin altını çizmek  anti-sömürgeci  mücadeleyi  kötülemek ve küçümsemek anlamına  gelmiyor  kuşkusuz.  Şiddetin  nereden  kaynaklandığına  ve  kimin tarafından  başlatıldığına  dikkat çekiyoruz. Fransızların, Cezayir halkının  bağımsızlık taleplerine  şiddetle  karşılık  vermeleri, bağımsızlık mücadelesinin şiddete  başvurmasını  kaçınılmaz  kılmıştı.

 

HT: Kesinlikle öyle. Örneğin, Cezayir’de İslam fundamentalistlerinin yaptığı şiddetten söz ediyoruz ama Fransızların onlara yıllarca uygulamış oldukları bir şiddet var ve iktidara gelen İslamcı bir parti var.  Seçimle iktidara gelmesini önlüyorsun. Cezayir’deki şiddetin köklerinde sömürgeciliğin etkisi var. Bunu  söylemek; şiddeti onaylamak anlamına gelmiyor. Fakat o coğrafyadaki şiddetin,  “İslamcı şiddet”in kaynaklarını, katolik kaynaklarını anlamak bakımından  önemli.

 

ÖM: Cezayir’de İslamiyet ve ulusçuluk birleşmişti. Müslüman ulusçuluk.

 

HT: Az önce Albert Memmi’nin  adını  anmıştım. Kendisi Tunus doğumlu. Berberi ve Yahudi. Tunus’un kurtuluş savaşının ardından bağımsızlığını kazanmasından sonra bu  kez  İslami boyutu olan Arap milliyetçiliğinden ne kadar çektiğini anlatıyor  anılarında.  Şiddetin  kök saldığı toplumlarda, kolay kolay  özgürleşemediklerinin kanıtı olarak  gösteriyor  bunu.

 

ÖM: Evet çok vahim bir yara ve sorun tabii. Kolay kolay izleri silinebilecek bir şey değil. 

 

HT: Rouch’un genelde filmlerinde yapmak istediği,  kameranın yakaladığı gerçekliğin  ve insan gözünün öznel gerçekliği arasında üçüncü bir gerçeklik biçimi yaratmaya çalışmak.. Ben ne yazık ki onun Afrika’da  yaptığı  filmleri  seyretmedim.

 

ÖM: Ben de. Rouch’un  belgeselciliğini  tanımlamada kullanılan bir niteleme var,  “cinema  vérité”  diye. Şunu  söyleyeyim,  “cinema  vérité” nitelemesi de ilk kez az önce sözünü ettiğimiz “Bir Yazın Kroniği”  başlıklı film  için  kullanılmıştı.

 

HT: Jean Rouch  üzerine yapılmış bir belgesel izlemiştim  Channel Four’da Daha doğrusu, üç Fransız belgeselci üzerine hazırlanmış bir diziydi. Bir bölüm Rouch’un sinemasına ayrılmıştı.. Diğer bölümlerde Chris  Marker ve Claude Lanzmann’ın sinemaları inceleniyordu.

 

ÖM: Claude Lanzmann’ın o meşhur destansı filmi Shoah. burada yeni gösterildi. Lanzman’ın on bir  yılda  tamamladığı bir  belgesel. Ben maalesef  ne filmi izleyebildim, ne de onunla radyo için  bir söyleşi  yapabildim. Bazı şeyleri atlıyoruz, ne  yapalım.

 

HT: Evet hayata bütünüyle yetişmek imkansız. 

 

ÖM: Maalesef çok istediğim halde yapamadım.

 

HT: Az önce sözünü ettiğim belgeselde Jean Rouch filmleriyle neyi  amaçladığını  anlatıyordu.  Genelde antropoloji, sosyoloji gibi disiplinlerin sömürgeciliğin hizmetinde olduğunu, bunların sömürgeciliği meşrulaştırdığını  belirtiyor  ve filmleriyle bu gerçeği göstermek istediğini söylüyordu. İlginç olan, benzer  iddiaların Rouch’un kendi filmleri  için de ileri sürülmüş olması. Sömürgeci ve sömürülen ilişkisinde  bir  karşıtlık var. Önceki programlarımızda Avrupa merkezcilikten, şarkiyatçılıktan söz ederken değinme olanağı bulmuştuk buna. “Uygar” ve “barbar”,  “akıl” ve “akıldışı”,  aklın rehberliğinde  eyleyen  beyaz adam  ve içgüdüleriyle davranan siyah  insan  karşıtlıkları. Batılı beyaz insan, öteki olarak gördüğü,  ötekileştirdiği  insana her  türlü olumsuzluğu yüklüyor. Kendini yüceltmesi, üstün sayması ve üstün görmesi açısından böyle  yapması  gerekiyor. Üstünlüğünü, tahakkümünü, sömürüsünü ancak bu yolla  rasyonalize  edebiliyor. Karşıtı  olmadan, kendini var edemiyor. Sonuç olarak, yıllarca, yüz  yıllarca  sömürülen kişi de, hiçbir masum Avrupalı görmüyor karşısında, bütün Avrupa’nın imha edilmesi gerektiğini düşünüyor. 

 

ÖM: Evet, kör bir duvar çekiliyor iki tarafın arasına, yani buna iletişim kopukluğu bile denemez. Onun ötesinde bir duvar, bir set çekiliyor yani.

 

HT: Albert  Memmi’nin  sömürülenin de çürümesinden kastettiği bu. Onun içinde büyüyen ve ayırım gözetmeyen nefret. Maruz  kaldığı şiddetin etkisiyle, şiddeti her  alanda başvurulabilecek bir araç  olarak  görmesi. Anti-sömürgeci  mücadelelerin esas olarak evrenselci olması gerekir. Oysa,  sömürülen  içinde büyüyen nefret  nedeniyle  kabileci bir tavrı benimsiyor. Alberte Memmi’nin bu görüşlerini Jean Paul  Sartre’ınkilere  çok yakın. Sartre’ın Cezayir Savaşı’nda  çok tutarlı bir tavrı var ve hatta bu konuda dostu Alberte Camus’yle çatışmaları var zaman zaman. Sartre da ırkçılığın, sömürgeciliğin, etkisi kuşaklar boyunca  geçmeyecek bir zehir saçtığını söyler. “Genç insanları tıpkı  Nazilerinkini çağrıştıran düşünceler uğruna savaşmaya yolluyoruz biz” der, Cezayir Savaşı sırasında. “Faşizme karşı savaşmış  kuşaklar, şimdi kendi çocuklarına bu Nazilerinkine benzer düşünceleri aşılıyorlar ve  onları masum Kuzey Afrikalı insanları öldürmeye gönderiyorlar” der. Bu bence çok doğru bir tespit.

 

ÖM: Çok önemli bir şey.

 

HT: Her ne kadar  Edward Said, onu Filistin sorununu pek iyi anlamamış, Filistinliler’in çektikleri acıları kavrayamamış  olmakla  suçlasa da Sartre’ın Cezayir Savaşı’nda, çok tutarlı ve çok kararlı bir tavır almış olduğunu belirtelim.

 

ÖM: Bu iki tarafı birden çürütme olayını da en azından sömürülenler tarafından tamir edebilecek, onarabilecek yöntemlerden bir tanesi de, “Evrensel düşün yerel hareket et” mantık bağlantısını kurabilmek olmalı. “Evrensel düşün, yerel hareket et“ anlayışının, bu yaşanan deneyimlerden, kötü deneyimlerden çıkarılan bir ders olarak, günümüzde çok önemli bir düşünce tarzı olarak geliştiğini  söyleyebiliriz.

 

HT: Memmi  ve Sarte’ın  sözün ettikleri çürüme, ya da kuşaklar boyu etkisi geçmeyen zehir  nedeniyle, o toplumlarda  bağımsızlık sonrasında demokrasinin yerleşmemesi arasında bir ilişkiden de söz edilebilir.

 

ÖM: Evet. En azından demokrasinin olgunlaşamamasının nedenleri arasında  sayılabilir.

 

HT: Cezayir’de bağımsızlıktan sonra otoriter bir yönetim kuruldu.Tek parti yönetimi. FLN  ( Ulusal Kurtuluş Cephesi)  siyasi  hayata hakim oldu. Kendi toplumu üzerinde şiddet uygulayan tek parti rejimi. Bütün bunlar sömürgeciliğin yol açtığı sonuçlar.

 

ÖM: Evet tam da onu kastetmiştim, “evrensel düşün yerel hareket et” düşüncesini yok ediyorlar. Cezayir örneğinde, ülkeyi otuz yıl yöneten bir parti var. Baskı ile yöneten, rüşvet alan, halkın yoksulluk içinde yaşamasına neden olan bir yönetim bu. Ayrıca biliyoruz ki, Cezayir tek örnek değil. Bir başka örnek, çok kısa bir süre önce  Filistin’de  Şeyh Ahmet Yasin’in öldürülmesi  olayı. Adamın terör işlerine karıştığı, emirlerini verdiği muhakkak, ancak  böyle  olsa da hesaplı kitaplı bir cinayetle ortadan kaldırılması kabul edilemez bir şey. Uri Avnery dile getirdiği bir tepkide, İsrail’in diplomasi ya da başka  bir yolla çözülmesi mümkün olan bir çatışmayı, çözülemez bir noktaya taşıdığını söylüyordu. Bu örneği de bir coğrafyaya düşen şiddet  tohumlarının nasıl büyüdüğünü göstermek bakımından anmak istedim. Filistin  topraklarında,  İsrail’in devlet terörü her  türlü  terörü  büyütüyor. Barışı imkânsız hale getiriyor.

 

HT: Terörle mücadele değil söz konusu olan. Teröre karşı terörle misilleme aslında. Bir an için Filistinlilerin teröre başvurduklarını  söyleyelim, yani  İsrail’in resmi retoriğini kullanalım ve onlar için  “terörist”  diyelim. Bu durumda  denklemin bir ucunda devlet terörü var, İsrail  devletinin terörü. Asimetrik bir terör aslında, karşısındakinden çok daha güçlü. Amerika’dan bilmem kaç milyon Dolara aldığı silahlarla  terör  eylemlerine başvuran bir devlet var.

 

ÖM: İsrail’in  sadece geçen yıl Amerika’dan toplam ne kadar silah ve yardım aldığını biliyor musun? Beş milyar Dolar, adam başına bin Dolarlık yardım alıyor. Ama benim asıl üzerinde durmaya çalıştığım mesele, Yasin’in katledilmesi olayının bu körleştirici sürecin tipik bir örneği olması.

 

HT: Doğru. Albert Memmi’nin düşüncelerinin bu günkü Filistin-İsrail çatışmasına uyarlanabileceğini söyleyenlerin sayısı da az değil.

 

ÖM: Sayısız örneği var aslında İran'da Şah’ın darbe yoluyla başa getirilmesi bu körcesine dini bir Humeyni olgusunu ortaya çıkarttı.

 

HT: Tam örnek olarak oturacak mı bilmiyorum. Vietnam’dan bir örnek vereyim. Vietnam’da ABD  büyük bir şiddet uygulamıştı. Köyler yakılmış, Napalm bombalarıyla topraklar dövülmüş, sayısız sivil insan öldürülmüş ve sakat bırakılmıştı. Bütün bunların etkileri bugün de devam ediyor ve kuşaktan kuşağa geçiyor. Fakat maruz kalınan şiddetin daha az bilinen ya da az sözü edilen bir etkisi daha var. Vietnam toplumundaki ıslah kampları, bu kamplarda  uygulanan  şiddet. Buralarda da eski toplumun yoz unsurları, işbirlikçiler yeni  sosyalist topluma kazandırılmak için sözde  eğitiliyorlar. Topluma kazandırmak için garip bir şiddet uygulanıyor,  Yani, buraları işkence  kampları. Şah’ın devrilmesinden sonra İran’da da afyon bağımlılarını topluma kazandırmak için benzer kamplar kurulmuştu. Humeyni rejimi, devirdiği  Şah rejiminin  işkence  yöntemlerini benimsemekte  tereddüt etmedi.

 

ÖM: Evet Çin’de de çok işkenceler var, Komünist partisi uyguladı. “Son İmparator” filminde de vardı örnekleri. Şiddet sömürge döneminden bağımsızlık sonrasına da geçiyor, bulaşıyor, etkisini bırakıyor.

 

HT: Bir örnek daha verebilirim. Bu kez Filistin’den. Filistinlilerin mücadelesini destekliyoruz, evet onlar haklı, onlar mağdur ama Filistin toplumunda da bu şiddeti görüyorum ben. 

 

ÖM: Tam da onu kastediyordum, Hamas’ın manevi önderi olduğu söylenen birinin öldürülmesi bu şiddeti  büsbütün arttıracak. Filistin toplumu için de feci olacak sonuç.

 

HT: Bir  haber  filminde  görmüştüm; halkın arasında uzun sopalarla dolaşan Filistin polisini. Rasgele vuruyordu. Sonra bir de  işbirlikçi olduğu ileri sürülen bir  Filistinlinin adil bir biçimde yargılanmadan, halkın  önünde infaz  edilişini gördüm bir başka haber  filminde. İnfaza bütün halk katıldı, vahşice öldürüldü. Gerçekten işbirlikçi olup olmadığına  bakılmaksızın, dehşet  vericiydi.

 

ÖM: Dayak, şiddet kültürü gelişiyor tabii.

 

HT: Sömürgeciliğin her iki tarafı da yozlaştırdığını söylemiştim. Yozlaşmanın  sonuçlarından biri kabilecilik ve ayırımcılık. Bu ezilenler arasında  dayanışmayı  engelliyor, şovenizme yol açıyor. Sömürülen açısından kendi dışındaki dünyaya açılma olanağını ortadan kaldırıyor. Metropoldeki aydın, sömürgeciliğe karşı  olsa da sömürüleni anlayamıyor. Beri  yandan,sömürülen de onu düşman olarak görüyor. ”Metropolde yaşıyor, o halde diğer sömürgecilerden hiç farkı  yok”  mantığıyla düşünüyor. Her iki taraf da  uzun süre birbirlerini anlayamıyorlar. Buna da tam oturacak bir örnek mi bilmiyorum; Andre Gide "Dünya Nimetleri"ni   1890’larda yazmış olmalı, çok genç o zaman. Kitabını yazdığı sıralarda,  tüberkülozdan dolayı  uzun süre yataktan  kalkamamış, kalktıktan sonra hayatı heyecan ve coşkuyla  kucaklamış. Kuzey Afrika’nın büyüsünü ve o coğrafyadaki kösnüllüğü  keşfetmiş. “Dünya Nimetleri”nde aileleri  çocukların mutluluğunu çalmakla  suçlar. Genç insanlara eve bağlı kalmamalarını, aile bağlarından kurtulmalarını söyler büyük bir coşkuyla. Andre  Gide   özgürlüğün   tadına vardığı o toprakların sömürge  olduğunun, oralarda yaşayan insanların özgür olmadıklarının  farkında bile  değildir.. Halbuki ilerici bir yazardır. Sömüren ve sömürülen ilişkisi olduğunu görememiş. Orada kendisi özgürlük ateşiyle yanıyor, ama o topraklardaki insanların özgür olmadıklarını göremiyor..  Ancak taa 1890’dan  1925’e uzanan  uzun bir zamanın sonunda. Kongo yolculuğunda  anlıyor, sömürgeciliği o zaman görebiliyor. Gide  gibi duyarlı bir yazar dahi başkalarını anlayamıyor.

 

ÖM: Evet, tanıma konusuna  geliyoruz yeniden galiba. Bir süre önce işlediğimiz bir konuydu, Axel  Honneth’in görüşlerini özetlemiştik.

 

HT: Doğru. Albert Memmi’nin dikkat çektiği bir şey var; pek çok Frankofon yazardan söz ediyor, Tunuslu, Cezayirli olsun, ülkeleri bağımsızlığına kavuştuktan sonra dahi Fransızca yazmakta ısrar eden yazarlardan söz ediyor. Cezayir toplumu 1962’de bağımsızlığını kazandığında %85’i Arapça okuyamıyor, Fransızca konuşabiliyorlar ama Arapça okumayı bilmiyorlar. Sömürgeciliğin  yarattığı bu durum karşısında Cezayirli  yazarların  büyük bir kısmı “nasılsa beni burada okumayacaklar ben de Fransızca yazayım”  diyor. Albert Memmi bu durumu  “linguistik kırılma” ve  “linguisatik dram” kavramlarıyla  karşılıyor.

 

ÖM: İçsel bir kırılma evet.

 

HT: Albert Memmi’nin adı çok haklı  olarak  Franz  Fanon ile yan yana    anılıyor ve   yapıtları  post-kolonialist araştırmalardavazgeçilmez  sayılıyor.. Albert Memmi’nin kitabı Sömüren ve Sömürülen Türkçe'ye çevrilmiş. Albert Memmi’nin kitabını piyasada bulamadım, küçük bir yayınevi çevirmiş ve piyasada bulunduğunu sanmıyorum. Post-kolonionist araştırmalar üzerine çok kapsamlı bir derleme  var, Fanon ve Memmi’nin  yapıtlarından  bölümlere yer verilmiş.  Burada Franz Fanon’un işaret ettiği bir şey var; siyah insan Avrupalının bilinçaltında doğmuştur. Avrupalı beyaz insan,  siyahı  kötülükle, her türlü  kötülükle  özdeşleştirmiştir. Bu, Sartre’in “Yahudiliği anti-semitizm   yaratmıştır “ savına benzeyen bir  düşünce.. 

 

Demin, Albert  Memmi’nin bazı Cezayirli yazarların Fransızca  yazmalarını  “linguistik kırılma”  olarak nitelediğini  belirtmiştim.  Franz  Fanon  bunu  kaçış yollarından biri  sayıyor. Sömürgecinin dilini konuşmak, hayatını bu dilin üzerine  kurmak, sömürülenin siyahlığından kaçması, beyazlaşmaya  çalışması. Ten rengini açmaya çalışmak gibi bir şey. Pop dünyasında Michael Jackson’ın  yaptığına benzer bir şeyi yapmak.

 

Kuzey  Afrikalı Fransızca öğrenir, Fransızca konuşur, Fransızca yazar.  Böylelikle yüzüne bir maske takmış olur. Şimdi durup burada şunu  söyleyebiliriz;  Eğer yüzünde bir maske varsa karşı tarafça kolay kolay tanınması mümkün değil.  Sömürülen insan kendi yüzüne maske takıyorsa o zaman onu görmek de, tanımak da mümkün olamaz..

 

ÖM: Afrika ritüellerinde  kullanılan maskelerden çok farklı bir maske burada söz konusu olan. Beyaza özenmek, onu taklit etmek anlamında. Beyaz  sömürgeciyi taklit eden siyah insan o maskeyle  gülünçleşiyor aslında.

 

HT: Beyazı taklit ederek sahiciliğinden kaçıyor siyahlar, ama sonuçta efendisi yüzüne taktığı o maskeyle onu bir maymun olarak görüyor. Kendini beyaza benzetirsen akıllı bir maymunsun, yapamazsan beceriksizsin. Her iki durumda da gülünç olmaktan kurtulamıyorsun böyle bir taklitte.  Franz  Fanon ve bir ölçüde  Albert Memmi, siyahların sahiciliğine kavuşmalarının  gereğinden  söz  ediyorlar.  Fanon   Martinik asıllı. Fransız  vatandaşlığını kazanmış olmasına  karşın  bundan  vazgeçiyor, Cezayirli oluyor. Cezayir‘in  bağımsızlık Savaşı’nda bir sahra hasta hanesinde  çalışıyor. Fanon’un  peçe üzerine yazdığı bir yazı var o tarihlerde, Cezayirli kadınların peçe takmakta  ısrar etmelerinin sömürgeciliğe karşı bir direniş  biçimi  olduğunu  anımsatıyor. Aslında peçe bir gelenek ve bütün gelenekler  sınırlayıcı ve hatta, tutsak edici olabiliyorlar.

 

Ama bağımsızlık mücadelesinin içerisinde  peçe geleneği farklı anlam kazanıyor. Cezayirli kadınlar bağımsızlık  mücadelesi sırasında.bazen  peçelerinden kurtulabiliyorlar. Fransızların aralarına sızabilmek için, kendilerinden şüphelenmesinler diye  peçe  takmadıkları durumlar,  zamanlar da  olabiliyor. Franz  Fanon’a göre bağımsızlık mücadelesi, onları peçe takmak ya da takmamak konusunda özgürleştiriyor. Fanon’un radyoyla ilgili bir savı da var. Cezayirliler radyodan genellikle uzak duruyorlar, çünkü her açtıklarında Fransızca duyuyorlar  radyoda, lanetli bir ses sesleniyor oradan; ama bağımsızlık mücadelesi sırasında, mücadeleyi yürütenlerin mesajlarını alıyorlar radyodan, o zaman radyoya yakınlaşıyor Cezayir halkı.  Batı’dan  gelen teknolojiye karşı  tutumları değişiyor  aslında. %85 okuma yazma bilmeyen halk için radyo  birden önem kazanıyor, bağımsızlık mücadelesini yürütenlerin seslerini dinliyorlar radyoda. Fanon’un peçe konusunda  söylemiş olduklarından kalkarak şunu söyleyebiliriz belki; Fransa’da yaşayan  Kuzey  Afrikalıların, en azından bunların bir kısmının,  türban konusunda böyle bir duyarlılıkları var, yani, Fanon’un da değindiği sömürge döneminden gelen bir duyarlılık var. Kendilerine bir şeyin  empoze edilmesine, zorla benimsetilmesine,  şiddete dayalı bir modernleştirmeye karşı çıkıyorlar.

 

ÖM: Fanon’un söyledigi doğru  olabilir. Peçe  sömürgeciliğe, Batılı sömürgecilere karşı direnişin bir  simgesi  olabilir, modernleşmeye karşı geleneğin yükseltilmesi. Ancak, gelenekler, töreler dar kalıpların, sığ dünyaların içine hapsedici de olabilirler.

 

HT: İngiliz Özgür Sineması’ndan yola çıktık. İki ay önce yitirdiğimiz Jean Rouch’u andık. Onun “Bir Yazın Kroniği” adlı filmi  dolayımında, Albert Memmi ve Fanon’un sömürgeci ve  sömüren ilişkisi konusundaki  görüşlerine değindik.. Bağımsızlık Savaşı sırasında Cezayir’de “cihat” sözcüğü anti-emperyalist bir mücadele anlamına geliyordu. Fransızlar,  Kuzey Afrika halklarına uyguladıkları şiddet  ve  yaptıkları yıkımlarla  asla yüzleşmek istemiyorlar . Hatta Bağımsızlık Savaşı sona erdikten sonra da  gizli örgütler Cezayir halkının önderlerine, Bağımsızlık Savaşı’nın önemli isimlerine karşı suikastlar düzenliyorlar. 

 

ÖM: Derin devletin  operasyonları.

 

HT: Cezayir halkı  böylesine  yoğun bir şiddete karşı örgütlendi. Açık ya da  gizli şiddete karşı şiddetle karşı koymaktan başka çareleri yoktu. Karşı şiddetin kaçınılmaz olduğunu söylemek, şiddetin yol açtığı sonuçları  olumlu bulmak ve onaylamak anlamına gelmiyor kuşkusuz.. Bu süreçte pek çok  dinsel motif, sembol ve söylence sömürgecilerin askeri ve kültürel baskısına karşı bir panzehir işlevi görüyor.. Fanon’un  peçe  hakkında söylediklerini bu bağlamda ele almak gerektiği kanısındayım. İslami söylem ve semboller, Kuzey Afrika’nın sömürülen halkları  için direnişi ifade ediyor. Bunun örneklerini başka coğrafyalarda ve inançlarda da görmek mümkün. Örneğin Karayipler’deki Haiti büyüsü mesela, voodo.. Katolik dinine karşı, Katolik dininin törenlerine karşı  voodo  ayinleri bir alternatif olarak görülüyordu ve bu ayinlerde kendinden geçen insanlar, hiç beklenmedik bir anda karışıklık yaratabiliyor, kaosun aktörleri  olabiliyorlardı. Onları izleyen Karayiplileri  de isyana sevk edebiliyorlardı. Zaman zaman yasaklanmasının nedeni de bu. Bugün artık bu özelliğinden çok uzak, turistik bir gösteri haline gelmiş.. Fakat  geçmişte  voodo ayinleri, Afrika  büyüsü, anti- sömürgeci bir özellik taşıyordu.

 

ÖM: Hıristiyan Batı’ya karşı pagan direniş. O ritüellerde kullanılan maske, sömürgecileri korkutmak için kullanılıyor bir  bakıma. Tabii  doğadaki varlıklarla, kutsal kabul edilen kimi hayvanlarla, doğaüstü güçlerle, ataların ruhlarıyla temas etmek, onlara yakınlaşmak düşüncesi de var.

 

HT: Az önce “linguistik sapma”dan, “linguistik dram”dan söz etmiştik.  Albert Memmi’nin  kendi dilleriyle yazmak  yerine, Fransızca yazmayı tercih eden yazarları , sömürge entelektüellerini eleştirdiğini belirtmiştik. Sömürgecilerin yerleştirmeye çalıştığı eğitim sistemi de, örtülü veya açık, buna zorluyor aslında, bunu amaçlıyor.  Kendi dilin yoksa kendi tarihini de yazamazsın. Sömürgeci tarihin dışına, beyaz tarihin dışına  çıkılmasını elbette ki istemiyor sömürgeciler. Sömürgedeki egzotik ötekini tarihin dışına atıyor. Bir  başka  anlatımla, kendi mitini kurarken, beyaz mitolojiyi inşa ederken siyahı ötekileştiriyor. Siyah adamın dilini gasp ediyor, onu belleksizleştiriyor. Böylelikle onun kendi tarihini yazmasını, kendi öyküsünü yazmasını engellemeye çalışıyor.

 

ÖM: Evet, bellek baskıya karşı mücadele etmekte çok önemli. Baskı ve sömürü dolu geçmişi hatırlamak, bağışlanmaması gerekeni unutmamak, esaretten kurtulmak bakımından yaşamsal önemde.  Batılılar yaptıkları onca kıyımı, döktükleri onca kanı unutturmak istiyorlar. Bunları  anlatan bir tarihin yazılmasını  istemiyorlar.

 

Jean Rouch’un Cezayir Bağımsızlık Savaşı  sırasında  yaptığı bir filmden kalkarak  taa nerelere kadar gittik, bütün kıtaları da dolaştık.  Bitirmenin de zamanı geldi galiba, Hepinize günaydın!.

 

(26 Mart 2004 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)