[Katowice’den Notlar-3] COP için küçük sözlük: Ne diyorlar, aslında ne söylüyorlar, neyi söylemiyorlar?

Diğer Program: 
Açık Gazete

[Katowice’den Notlar-3] COP için küçük sözlük: Ne diyorlar, aslında ne söylüyorlar, neyi söylemiyorlar?

12 Aralık 2018
Fotoğraflar: Ümit Şahin

Amaç iklim değişikliğini durdurmak. Bunun için “ihtiraslı” olmak, ortak çabaları geliştirmek ve bu yönde yapıcı bir şekilde müzakere etmek gerekiyor. Kolay değil, ama kolay olan ne zaman bir işe yaramış ki?

Bugün COP’un siyasetçiler haftası başladı. Bakanlar geliyor, basının ilgisi arttı, hafta sonuna kadar Katowice’den olumlu bir sonuç çıkıp çıkmayacağı merakla bekleniyor. Bu arada kavramlar ve kısaltmalar havada uçuşmaya devam ediyor. İster plenary (büyük toplantı) salonlarında, isterse basın toplantılarında olsun jargona aşina değilseniz ikinci dakikada kim neden bahsediyor, kaybolabilirsiniz. Bunun için kavramların neye işaret ettiğini bilmek önemli.

Ama bana sorarsanız COP’ların (İklim Değişikliği Taraflar Konferansı) popüler kavramlarının anlamları ve bu kavramları kullananların ne dedikleri kadar önemli olan şey, ne demedikleri veya bu kavramları kullanmayarak ne demek istedikleri. Bu nedenle sizler için küçük bir sözlük hazırladım. Katowice’de havada uçuşan kimi kavramlar ne anlama geliyor ve neler söylenmiyor?

Ambition

Türkçe’de tek kelimeyle net bir karşılığı olmayan bu önemli kelimeyi belki “ihtiras” diye çevirebiliriz. Ancak “ihtirası artırılmış iklim eylemi” tam olmuyor gibi. Her konuşmada mutlaka birkaç kez kullanılan ambition sözcüğü, tam olarak “yaptığınız şeyin bir işe yaraması” anlamına geliyor. Eğer mesela taahhüt ettiğiniz emisyon azaltımı, atmosferin farkına varamayacağı kadar düşükse ve küresel ısınmayı durdurma (yavaşlatma) yolunda bir önem taşımıyorsa, ambitous (ambition’un sıfat hâli) değil demektir. IPCC’nin son 1,5 derece özel raporu sayesinde artık ambition bayağı net bir anlam da kazandı. Artık ancak iklim değişikliğiyle mücadele için yapmayı vaat ettiğiniz bir şeyin küresel ısınmayı 1,5 dereceden önce durdurmaya hizmet etmesi halinde yeterince ambitiongösteriyorsunuz demektir. Yani raporun verdiği rakamı tekrarlarsak küresel emisyonları 2030’a kadar yarı yarıya indirmeye hizmet ediyorsanız. İşte bu yüzden petrol ihraç eden ülkeler ambition kelimesine doğrudan itiraz ediyorlar. Yani ambition diyen ne kadar samimi ona bakmak, ama ambition kelimesini sevmeyene de özellikle dikkat etmek lazım.

Implementation

Bunun Türkçesi kolay: uygulama. COP dilinde Paris Anlaşması’nın nasıl uygulanacağına dair tartışmalarda bu kavramı bol miktarda bulabilirsiniz. Rulebook (Kural Kitabı) denen ve Katowice’nin en önemli gündem maddesini teşkil eden metin de bir implementation meselesi. Paris Anlaşması’nın giriş bölümünden maddelerine kadar bir sürü ilke var, hak temelli bir anlaşma hazırlanmış durumda, bir sürü şey yapılacak, edilecek deniyor. Ancak bu ilkeleri kim göz önüne alacak, bu işleri kim, nasıl yapacak, ülkelerin verdikleri sözleri tutup tutmadıklarını kim nasıl denetleyecek, ülkelerin birbirini denetlemesini sağlayacak şeffaflık nasıl sağlanacak, bunlar biraz ortada. “Paris Anlaşması iyi oldu, ama uygulanırsa kötü olur” diye düşünen ülkeler, (sayıları düşünebileceğimizden daha fazla), Kural Kitabı’nı mümkün olduğu kadar esnek bırakarak, ülkeler uygulamada da kendi istedikleri gibi davranabilsin istiyorlar. Tabii implemantation ile ambition’ın ikiz kardeş olduklarını da unutmamak gerek. Küresel iklim hareketi sürekli bunu tekrarlıyor: İşe yaramaz hedeflerle dolu mükemmel bir kural kitabı da, doğru düzgün bir kural kitabı olmadan müthiş hedefler belirlenmesi de bir işe yaramaz. İkisini birden, aynı sağlamlıkta elde etmek gerekiyor. Bakalım Katowice bunu başarabilecek mi?

Collective action (effort)

Ortak eylemler veya çabalar. İklim değişikliğiyle mücadele etmenin tek yolu küresel emisyonları, küresel ortak eylemler veya ortak çabalar yoluyla azaltmak. Tabii sera gazı emisyonlarını azaltmak dışında yapılması gereken diğer işler de var, doğayı korumak gibi ve onları da herkesin birlikte yapması gerekiyor. İşte bu yüzden UNFCCC denen bir mekanizma, Paris isminde bir anlaşma var ve on binlerce insan bu yüzden her yıl dünyanın çeşitli yerlerinde toplanıp eylemleri ortaklaştırmaya çalışıyor. Çünkü bütün devletler ve bütün diğer aktörler aynı yönde ortak bir çaba içine girmezlerse emisyonlar bugün olduğu gibi artmaya devam ediyor. Olması gereken ortak çabanın ortak hedefi de küresel ısınmayı 1,5 dereceye gelmeden durdurmak. Paris Anlaşması’yla bütün ülkeler bu hedefin altına imza atmış durumalar. Ama maalesef bu kadar basit bir şey birçok ülke delegasyonu tarafından anlaşılabilmiş değil. Kendi ülkelerinde yaptıkları ilgili ilgisiz, irili ufaklı işleri sayıp döken, şu kadar ağaç diktik, şöyle müthiş projeler yürüttük, böyle doğayı koruduk demeyi çok seven devletler, iş bu çabaların ortaklaştırılmasına ve aynı yönde işe yarar bir bütün haline getirilmesine gelince yan çizmeye başlıyorlar. Bu nedenle bulabildiğiniz her resmi delegeye burada collective action için bulunduklarını, bunun da ambition ve düzgün bir implementation olmadan bir işe yaramayacağını anlatmanız gerekiyor. Aksi takdirde boşuna buraya kadar yorulmanıza gerek yoktu diye de ekleyebilirsiniz.

Emission

Türkçesi salım. Ama tabii bu da pek açıklayıcı değil. Öte yandan fazla açıklama gerektirmeyecek kadar da açık. İnsanların yapıp ettikleriyle, fosil yakıtlardan enerji elde ederek, ormanları yakarak, endüstriyel tarım ve hayvancılık yoluyla vb. her yıl havaya boca ettiği 50 küsur milyar ton sera gazını (başta karbon dioksit ve metan olmak üzere) ifade eden bir kelime. Bu gazları “havaya salmak” anlamına geliyor. Bütün bir iklim değişikliği mücadelesi ve özellikle de uluslararası politikalar bu kelime çevresinde biçimleniyor. İklim değişikliğini yavaşlatmanın bu emisyonları azaltmak dışında bir yolu da yok. Ancak bu kadar önemli bir kavram, bir yandan da tıpkı sera gazlarının yeryüzünü bir battaniye gibi örtüp ısıtması gibi, bazı önemli gerçeklerin üzerine örtmek için de kullanılıyor. Emisyon (salım) gibi teknik bir kavram sayesinde çeyrek yüzyıldır müzakere eden devletler COP koridorlarında fosil yakıt, kömür, petrol, doğal gaz dememeyi başarıyorlar. Çerçeve Sözleşme’ye veya Paris Anlaşması’na bakarsanız bir kelime fosil yakıt veya kömür göremezsiniz. COP’lara katılan sivil toplum örgütleri ve üniversiteler de olmasa, delegeler bir kelime kömür veya fosil yakıt demeden müzakereleri başlar ve bitirirler. (Ev sahibi Polonya’nın buradaki pavilyonuda sergilenen gerçek kömürler ve COP Başkanı’nın konuşmalarındaki kömür reklamları dışında tabii.) Nasıl oluyor da emisyonların artışı bir türlü düşmüyor sanıyorsunuz? Uluslararası müzakere salonlarında emisyon, emisyon demek yerine fosil yakıtları yerine altında bırakalım denmeye başladığı gün çok şey değişebilir.

Forests

Bundan kolay ne var? Ormanlar demek. Fakat ormanlardan COP’larda bu kadar çok söz edilmesi ormanların da başka bir şeyleri örtmesiyle daha çok ilgili olabilir. Bu nedenle orman kavramı sadece orman anlamına gelmeyebilir. Klasik bilgilerimiz ne diyor? Atmosferdeki karbondioksit en çok vejetasyon, yani bitkilerin büyümesi ve fotosentez yapması sayesinde tutulur. Bunun içinde toprakta tutulan karbonun, toprak içindeki yosunun, bakterinin; otların ve çayırların toprak altında mantar tutan köklerinin katkısı da çok büyük. Ama tabii ağaçlar daha çok göze görünüyor. Bundan daha önemli olan, ormanların karbon tutma kapasitesinin abartılması ve sanki fosil yakıt kullanımı ve karbon salımı durdurulmasa bile yeni ağaç dikerek saldığımız karbonu atmosferden emmenin mümkün olduğu izleniminin yaratılması. Oysa biliyoruz ki yeni dikilen ağaçların karbon tutma kapasitesi zengin bir biyoçeşitliliğe ev sahipliği yapan kadim ormanların yanına bile yaklaşamıyor. Eski ormanları kesip yeni fidanlar dikmenin iklim değişikliğiyle mücadeleye katkısı sanıldığı kadar fazla değil, hatta tam tersine. Zaten böyle olsaydı atmosferdeki karbon dioksit miktarı sanayi devrimiyle birlikte birden artmaya başlamazdı. Çünkü karbon tutan ekosistemler (yutaklar) ne yaparsanız yapın fosil yakıt yakarak saldığınız karbonu tutmaya yetişemiyor. Ama ne çare? Fosil yakıt çıkarmaya ve yakmaya devam etmeye kararlı devletler COP’larda ormanları da kendilerine suç ortağı yapmaktan çekinmiyorlar. Polonya ormanlarının ruhu, neredesin?

Dialog

Diyalog. Güzel bir kavram. Hele monolog ve kakafoniyle karşılaştırıldığında harika. Ama buralarda görürseniz fazla güvenmeyin. Arka sıralara atılmak istenen gündemler, sözü pek edilmek istenmeyen konular, diyalog yoluyla yavaş yavaş soğutulup öldürülüyor olabilir. Bundan da öte facilitative dialog (kolaylaştırıcı diyalog) gibi ortamlar devlet büyüklerinin boş konuştukları yerlere ve sonuç almadan çok iş yapıyor görünmenin bir aracına kolaylıkla dönüşebiliyor. Zira Talanoa diyaloğu da denen kolaylaştırıcı diyalog azaltım hedeflerini güçlendirme gibi bir sonuç vermiş gibi görünmüyor. İstişareler, diyaloglar, informal consultation’lar (gayrı resmi danışmalar) falan uzadıkça uzayan COP’larda sonuç çıkmamasını sağlamak için kullanılabiliyor. Okul grevcisi genç iklim eylemcisi Greta’nın “umuttan önce eylem gelir” dediği gibi, diyalogdan önce de sonra da eylemin gelmesi gerekiyor. Yoksa konuş konuş, nereye kadar?

Negotiation

İşte burada yapılan işi özü bu: Müzakere. Devletler, taraflar, çeyrek yüzyıldır iklim değeişikliğiyle mücadele etmek için müzakere ediyorlar ve müzakereyi sürdürmek ve daha iyiyi aramak, devletleri doğru yönde zorlamaktan başka bir yolumuz yok. En azından uluslararası politika zemininde doğru, yaratıcı, işe yarar ilkeler yönünde müzakereye devam etmek tek yol. Müzakere etmek için de elbette işi bilmek, olan biteni iyi takip etmek gerekiyor. Her sene COP’lar başladığında ana akım medya “İki yüze yakın ülke iklim değişikliği tehlikesine dikkat çekmek için toplandı” diye tutturur. Oysa bu toplantıların iklim değişikliğine dikkat çekmekle ilgilisi yok. Amaç iklim değişikliğini durdurmak. Bunun için “ihtiraslı” olmak, ortak çabaları geliştirmek ve bu yönde yapıcı bir şekilde müzakere etmek gerekiyor. Kolay değil, ama kolay olan ne zaman bir işe yaramış ki?

Müzakereye ve müzakereleri izlemeye devam…

Ümit Şahin

Bu yazı ilk olarak Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.