“Şu evin kapısı, pencereleri hep açık kalsın”

-
Aa
+
a
a
a

Hüsnükabul'de, kamuoyunda kendine giderek daha fazla yer bulan ırkçı popülist söylem karşısında göçmenlerin ne hissettiklerini konuşuyoruz.

"Nasıl yaşadığımı bilmiyorum."
 

"Nasıl yaşadığımı bilmiyorum."

podcast servisi: iTunes / RSS

F. K: Kayseri'deki olayları, sebeplerini, nasıl olduğunu gibi anlamaya çalıştık Waseem'le dün akşam nasıl ilerleyelim diye konuşurken ve şöyle bir şeye karar verdik: Göçmen olarak, mülteci olarak, kamuoyundaki ırkçı, yabancı düşmanı, popülist -yönetmek için gayet de işe yarayan- korkuların hakim olduğu bir durumda; bu korkuları ve yabancılara karşı gösterilen hoşgörüsüzlüğü, tahammülsüzlüğü ya da dışlamayı konuşalım, bunların yabancılar tarafından nasıl hissedildiğini biraz konuşalım, düşünelim istiyoruz.  Bu yüzden de bugün biraz daha doğrudan meselenin özüne girerek, biraz gazetecilik yaparak Waseem'e dönmek istiyorum.

Waseem, sen şimdiye kadar tuttuğun günlüklerle söylesen, bir mültecinin, bir göçmenin hisleri neler? Tabii senin statün biraz daha farklı, en azından sen oturma izni olan, Türkiye'de çok uzun yıllardır bulunan insansın ama çeşitli zamanlarda yabancılar hakkında duyulan tedirginlik, öfke, nefret gibi duygularla karşı karşıya kalıyorsun. İstersen bunu soralım ilk önce. Hissettiğin bu duygular içinde, bir yabancının -tırnak içinde yabancının- hissettiği yalnızlık duygusundan başlayabiliriz belki, ne dersin?

W. A. S: Çok teşekkür ederim. Biraz farklı ve değişik olacak bugünkü yayın. Garip, dünya kadar konuşulacak şey var hakikaten ama bir mesafe var. Mesafeyi uzakta olmanın getirdiği bir şey gibi hissediyorum. Bir mesafe var uzakta olmanın getirdiği, bu dünya kadar konuşabileceğin şeyi de arttırıyor. Hem burada, hem orada, ne olup bitiyor etrafımızda?

Kaldığım yerden başlayayım, evimden başlayayım, kaldığım mahallemden: Çalıştığım yere kadar, yürüdüğüm, yürüyüş yaptığım yere kadar, yolculuk yaptığım yere kadar, esnafa kadar, görüştüğüm insanlara kadar, başka diğer canlılara kadar, köpek kedilere kadar, iklime kadar... Bitmeyen bir şey var. Burada, orada, her yerde. Bu kaygı, bu geçtiğimiz haftada özellikle kaygı, endişe ve yalnızlık çok vardı ve bu gerçek bir durum. Bu benim yarattığım bir paranoya değil. Bu bir hastalık değil, bu gerçek bir durum ve bu zor tabii ama paylaştığımız sürece biraz hafifletebiliriz gibi hissediyorum.

Şöyle bir durum var, var olmak için herhangi bir yerde, kendinizi unutmak zorundasınız. Kendinizi unutmaya mahkumsunuz. Ben kendimi unutmak zorundayım. Ben sizinle, seninle, sizlerle yakınlık oluşturmak istediğimde, bir yakınlık kurmak için ilk olarak kendimi unutmak zorundayım. Bu derin bir talihsizlik aslında, kendimi unutacağım. Sadece böyle bir yakınlık, bir ilişki kurabilirim. 

Ama bu unutma, o kadar mutlak bir unutma değil. Nereden geldiğim, ismimin ne olduğu,, hangi dilleri konuştuğum, ne yemek yediğim, kimlerle ne konuştuğum, nerede olduğum... Gerçekten fark etmiyor çünkü herkesle bir yakınlık kurmak zorundasınız. Her dertle bir dert edinmek zorundasın. Komşu olmak da belki öyle bir şey. Bu yüzden, bu yalnızlık ve kayıtsızlık beni çok düşündürüyor bugünlerde.

F. K: Kayıtsızlık derken? Nasıl bir kayıtsızlık?

W. A. S: Kayıtsızlık derken göçmenlerden bahsediyorum. O beni düşündürüyor çünkü orada çok derin bir yalnızlık var. Bu arada, kayıtsız göçmeler derken onları ayrıca bir konuma yerleştirmiyorum. Böyle değil, orada olamayız zaten öyle bir ayrıcalık, imtiyaz yok.

Sadece ne yapabiliriz? Elimizde tek kalan şey paylaşmak, ifade edebilmek, dile getirebilmek olabilir: Bu derin yalnızlık durumunu. Ki bu yalnızlığım şöyle bir trajedisi var; bu topluma sırtınızı döndüğünüz anda -sadece karşı çıkmak değil, ben böyle bir yalnızlık yaşıyorum beni dinleyecek misin, beni dinler misin demek- siz ölebilirsiniz.  Çeşitli nedenlerden dolayı, maddi koşullardan dolayı, siz gerçekten ölebilirsiniz. Nereye kadar, bilmiyorum.

Böyle bir başlangıç oldu Ferhat, ne dersin bilmiyorum. Ben konuşurum daha ama...

F. K: Araya girip sadece şunu sorabilirim belki, bu anlattıklarını başka yerlerle, başka durumlarla karşılaştırabilir miyiz? Bir yandan bu tür tepkileri bir şeyle de bağdaştırmak istiyorum, Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığınız zaman, 6-7 Eylül'de ne oldu mesela? 6-7 Eylül olurken İstanbul'da, İzmir'de Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ne düşünüyorlardı? 1900'lere kadar gitmiyorum bile; tütün işçileri, kürt işçiler sağda solda, Ege'de, Marmara'da çalışıyorlar ya da fındık işçileri Karadeniz'deler. Orada bir olay oluyor, çocuğun teki Ahmet Kaya tişörtü giydiği için linç ediliyor. Benim çocukluğumda hatırladığım çok ilginç, korkunç olaylar vardı, Kayserispor-Sivasspor maçlarında olaylar çıkıyordu. İki şehir birbirine saldırıyor, öteki şehrin plakasını gördüğü zaman arabalar parçalanıyordu, insanlar dövülüyordu.

Ö. M: Ama Kayseri-Sivas bayağı stadyumda gerçekleşmiş bir katliam, savaş gibi bir şey olmuştu zaten.

F. K: Bunları düşündüğümüz zaman sanki, jenerik bir şiddet bu diyesim geliyor. Bu Türkiye'ye özgü de değil, Almanya'da neonaziler toplanıyorlar, Türk'ü, Afgan'ı, Pakistanlı'yı, Arap'ı linç ediyorlar. Bu Latin Amerika'da da var, Amerika'da siyahlara karşı bol bol yapıldı. Charles Lynch hatta meşhur, linç (İng. lynch) kelimesi bile oradan geliyor örneğin*. Bütün bunlarda, bazı insanlar tam senin dediğim şeyleri hissediyorlar; görünmez olmak, fark edilmek istememek, unutulmak istemek. Dediğim o yüzden çok önemli, hakikaten bunu unutamazsın normal şartlarda ama unutulmazsan, bunu unutamazsan, sürekli birilerinin sana düşman olduğunu hatırlarsan, senin gündelik hayatın süremez. Böyle bir şey yapman mümkün değil.

Dolayısıyla, böyle bir şeyin ne kadar zor olduğunu düşündüğün zaman, bütün yelpazeleri düşündüğün zaman, korkunç bir insanlık hali, felaket bir insanlık trajedisi gibi görünüyor.

Acaba senin yaşadığın, mültecilerin, göçmenlerin, yabancıların yaşamış yaşadığı bu şeyler, çok daha genel bir şey midir? Yoksa bu zamanımıza özel durumlar var mıdır?

W. A. S: Belki omuzlarımızda musallat olmuş kavramlardan -göçmen, mülteci, sığınmacı, kadın, erkek, Müslüman, Hristiyan, Pakistanlı, Türkiyeli- bu söylemlerden kurtulmak iyi olabilir.

Çünkü bunların altında kalıyor insan, konuşmak ayrıca zor. İnsanlık altında kalıyor. Nasıl konuşabiliriz, diğer canlıların da hedef alındığı bir zamanda, görünmeyen başka meseleler de varken.

Dün akşam Tansel Korkmaz'la telefonla konuşuyorduk. Rasyonaliteden bahsediyorduk, bir rasyonalite yoksunluğu yaşıyoruz aslında. Haklı olarak, değil mi?  Yaşadığımız insanlık trajedisi, bizi ittiği yer rasyonalitenin dışında. Bunu bir araya getirmek, her şeyi aynı anda düşünebilmek, her şeyi dert edinmek ve üzerine konuşabilmek çok başka bir şey. Kişisel olarak bir yerden başlamanın, o derin yalnızlıktan söz etmenin sırası bile gelmiyor. Komşunu dert edinmek öncelikli oluyor. Unutmak böyle bir şey belki de. Ben kendimi unutuyorum çünkü seninle bir yakınlık kurmak istiyorum. 

Ya benimle dost olur musun? Benimle konuşur musun? Derdin olduğunu düşündüğün her neyse, ben buradayım. Ben de tanık oluyorum. Bak hala konuşabiliriz bu meseleleri. Sadece konuşmak değil, eylemler çok başka, tedirgin verici aslında. Soru bu belki: Ne yapabiliriz? Nasıl bir yakınlık kurabiliriz? Orada, burada, şurada, her yerde. Bütün bunları düşündürüyor açıkçası. Bu yalnızlık aslında bu insanların seçtiği bir şey değil. Onlar buna itildi. Yalnız bırakıldı. Her seferinde, koşulsuzca bir mücadele var. Koşulsuzca bir çaba var. Tırmalayan bir çabası var ama her seferinde aşağı düşüyor. Ağaçtan aşağı düşebiliyorsunuz. Son zamanlarda biraz daha dert edinmeye başladım. 

Makro ölçekte kendimizi jeopolitik olarak konumlandırdığımızda da kaybediyoruz aslında kendimizi. Gündelik hayatın kendisi, sabah evden dışarı çıktığın anda yaşamaya başladığınız bir hayat var. Bu hayat çok yakın aslında. Ev meselesi gibi. Geçen yine bir arkadaşımla konuşurken demişti ki; evden ayrılmak “zor” değildi, “ağır”dı. Benim için de evden ayrılmak yük olmuş. Bunu romantize etmemeye çalışıyorum. Böyle bir görevimiz de var değil mi? Romantize etmemek, rasyonel düşünmek, aklı başında olmak ve aptal yerine konmamak.

Edgar Morin’in söylediği gibi, bir silkelen diyor, tanık olun diyor. Aptal yerine konmayalım diyor. Ama bir yandan da bunların, tanık olup aptal yerine konmamanın, tek başına ne kadar zor olduğunu anlamalıyız. Birlikte hâlâ bir ihtimal. Tek çaremiz, Edgar Morin’in tanıklık çağrısına kulak vermemiz olabilir. 

F. K: Konuşma sayesinde kapıların açılması, cemaatleşmiş söylemlerin içine girmek mümkün. Çünkü ben bizimkilerle birlikte bir şey konuşuyorum, başka hiçbir şey duymadığımız için -yankı odalarını hatırlayın- başka bir şey konuşulmadığı için tabii ki ben orada kendi kendimi yeniden üretiyorum. Şunlar düşman, bunlar dost, biz böyleyiz, en kahraman, en yiğit, en kötü onlar gibi. Bunları habire üretip duruyoruz. Konuşmaktan da başka çare yok. Konuşmaktan, anlatmaktan, ikna etmeye çalışmaktan başka bir şey yok. 

Dediğin gibi, evde olamamak, bir evde oturamamak, ev halini yaşayamamak, sürekli tedirginlik yaşamak, o korunaklı alanın olmaması gibi gayet genel, küresel çapta, makro düzeyde yaşanan bir şey var. Bütün dünyanın böyle bir kavga veriyor. Başkaları bizim dostumuz mu, düşmanımız mı?

Bir yandan, Hollanda'da ırkçı bir adam Başbakan oluyor, Fransa'da sol cephe seçimleri kazanıyor, Fransa'da Le Pen çok güçlü bir parti. Herkes o evi nasıl yapacak? Bu ırkçı, sağcı, aşırı sağcı, bütün bu popülist dillerin en önemli dertlerinden biri de aslında evle ilgili. Bu evi başkalarıyla paylaşacak mıyız, paylaşmayacak mıyız? Evimiz elden gidiyor mu, gitmiyor mu gibi bir korku var ama hepimiz bizzat bu evleri bozuyoruz zaten. Kafamızdaki ev imajı neyse onu bozuyoruz ve orada günah keçisi olarak en kolay ulaşılabilen, bulunabilen, en zayıf, bir şey söylersek, laf edersek, linç edersek, başımıza bir şey gelmeyeceğinden emin olduğumuz kimler? Mülteciler. Ev korkusu yaşayan insanlar. Bu ev gerçekten ortak payda belki. Aynı şekilde yaşanmayacak birisi evime geldi diyor, birisi ev istiyorum, oturmak istiyorum bir yerde diyor. Ortak kelime sanki ev.

Yıllar önce Berlin duvarı yıkıldıktan sonra bir sosyolog bir arkadaşım söylemişti Fransa'dan, artık hepimiz azınlığız, öyle çoğunluklar falan yok. Hepimiz azınlık olduğumuzu düşündüğümüz için bu tedirginlikler, gibi bir şey demişti.

Ö. M: Evet bu da ilginç, önemli bir bakış açısı doğrusu.

F. K: Yanlış olmaktan korkuyorsun, ezilmekten korkuyorsun. Örnek vermişimdir belki işte daha önce. AK Parti'nin açılım politikaları sırasında ben de AK Parti Gençlik Kolları'nın Büyükada'da ilçe örgütüne, gençlere bir sunuş yapmaya gitmiştim. Açılım iyidir arkadaşlar, başkalarını tanıyalım, sizin gibi olmadığını düşündüğünüz insanlar aslında sizin gibidir diye bir şeyler anlatıyorum. Çocuğun teki, gencecik bir çocuk -Büyükada’da diyor, dikkatinizi çekerim buna- “ama hocam, ya azınlıklar bir gün çoğunluk olursa biz ne yapacağız?” demişti. Küçük çocuk, zaten azınlıkların olduğu bir yerde yaşarken, bir gün onların daha çok olmasından korkuyor. Dolayısıyla bu en iptidai haliyle belki de o korkuyu, başkalarına karşı duyulan korkuyu anlatıyor.

W. A. S: Ev dediğimde, bu korkunun çok ötesinde şöyle bir şey var aslında: Evi paylaşma hali var. Lütfen gelin evime demek. O yalnızlığı giderecek tek şey aslında davet etmek. Korkmuyorum, korkmuyoruz. Niye korkalım? Niye korkalım komşularımız dışarıda olanlardan? 

Unutmak isterim kendimi ya. Unutuyoruz, unutabiliriz. Çok hayati bir şey. Ben seninle, sizlerle yakınlık kurarken kendimi unutmalıyız. Evde olmak çok başka, tabii burada başka bir fedakarlık var. Bir ihtimal üzerinde gidiyoruz. Hayatımızı yaşamaya devam ediyoruz. Bir ihtimal bir gün yanı başımda yaşayan komşum evime gelecek. Ben onunla oturacağım…

Ö. M: Bağlantı kopuyor sanırım.

F. K: Bu sırada kısaca değinelim. Suriye devlet başkanı Esad'la yeniden görüşme, diyalog kurma gibi konular açılıyor bu ara. Orada siyaseten çok ilginç bir şey dönüyor. Mülteciler Suriye'den savaş sonrası buraya gelirken ensar muhacir muhabbeti yapılıyordu ve o gün bu politikaya karşı çıkmak suçtu kabaca. Bugün bu diyalog imkanına karşı çıkmak suç olmaya başladı gibi. Çok ilginç bir sürece doğru giriyoruz. Bunu da bir kenara not etmek lazım. Kim Esad'la görüşüyor? Düne kadar Esad'la görüşmek ihanetti, bugün Esad'la görüşmemek ihanet olabilir. Bütün yabancılık, evsizlik, korkuların ötesinde otoritenin, bir devlet dilinin tahakkümü… 

W. A. S: Son dakikalarda elektrik gitmişti, telefonla bağladım.

Yine huzur dileyerek bitirebiliriz. Ben bunları paylaşmak istedim.

Bugünü bu şekilde biraz toparlayabiliriz galiba; şu evin kapısı, pencereleri hep açık kalsın. Hava alsın. Ve lütfen buyrun.

*https://www.nisanyansozluk.com/kelime/lin%C3%A7