18. İstanbul Bienali krizi: 'Büyük oyuncuların' büyük sorumlulukları

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

“Oto-sansür insanı yalnızlaştıran, kamusal varoluşu, düşünceyi ve eylemi baştan engelleyen, zihnin, tahayyülün, duyguların ve en nihayetinde insanlık onurunun içine düşebileceği en kötü hapislik hali. Hakkında ne kadar çok konuşabilirsek özgürlüğe o kadar yaklaşabiliriz.”

Igor Mitoraj'ın, oto-sansüre dikkat çekmek amacıyla yaptığını söylediği, Krakow'da sergilenen Eros Bendato (Bağlı Eros) adlı eseri. (Kaynak: Wikipedia)

“Sansürün sanatçılarda ve sanat kurumlarında yol açtığı korku çoğu zaman oto-sansüre neden olur, bu da sanatsal ifadenin bastırılması ve kamusal alanın zayıflatılması anlamına gelir. Sanatsal yaratıcılık korku ve güvencesizlikten kurtulmuş bir iklime ihtiyaç duyar.”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Kültürel Haklar Özel Raportörü Farida Shaheed (2013)[1]

Bağımsız bir sanatsal ifade özgürlüğü savunucu kuruluşu olan Index on Censorship 2019’da İngiltere’de kültür sektöründe çalışanlar için başlattığı ‘Sanatta Sansür Destek Hizmeti’ni açıklarken sansür kültürü kavramını ortaya atmıştı. Frieze dergisine konuşan Index on Censorship başkanı Jodie Ginsberg,[2] devletin ve hükümetlerin ifade özgürlüğünü engellemeye yönelik müdahalelerinin yanı sıra sansür kültürünün yaygınlaşmasından duyduğu endişeyi aktarıyordu. Sansür kültürüyle kastettiği ise güvensizlik ve baskı ikliminin ortaya çıkarttığı oto-sansür. Ginsberg söyleşisinde sanatçıların ve sanat kurumlarının sosyal medya üzerinden gelebilecek saldırgan tepkilerden veya finansman sağlayanların desteklerini çekeceklerinden korktuklarından “daha güvenli” alanda kalmayı tercih ettiklerine dikkat çekiyor.Uluslararası Sanat Konseyleri ve Kültür Ajansları Federasyonu (IFACCA) tarafından Mayıs 2023’te Stockholm’de düzenlenen ve dünyanın 90 ülkesinden 420 sanat kültür kurumu delegesinin katıldığı, ‘Sanat Özgürlüğünü Korumak’ başlıklı 9. Dünya Sanat ve Kültür Zirvesi’nin sonuç raporunda da oto-sansürün “sanatsal özgürlüğe yönelik en zararlı kısıtlama biçimlerinden birisi” olduğu tespiti yapılıyordu. Zirveye katılanlar, oto-sansürü, “zayıf adalet sistemlerinin, kutuplaşmanın, gücün kötüye kullanılmasının ve kaynakların eşitsiz dağılımının” beslediğinden bahsetmekteydi.[3] Benzeri şekilde, Avrupa Konseyi 2023’te yayınlanan “Avrupa’da Sanatsal Özgürlük” başlıklı raporunda, sanatsal yaratıcılığı baskılayan davalar, fiziksel tehdit, hedef gösterme, hapis, kamusal alandan eserlerin kaldırılması gibi “radarın üstünde” müdahalelerin yanı sıra daha yaygın fakat ortaya çıkartılması güç olan “radarın altından” işleyen mekanizmalara işaret ediyor.[4] İktidarların kültür kurumları üzerinde kurduğu çeşitli baskılar ve beklentiler, sanatçıların veya kurumların politik duruşları, toplumsal cinsiyet, etnik kimlik gibi konularda aldıkları tutumların yaratabileceği etkiler nedeniyle tercih edilmemeleri, “radarın altından” işleyen sansür ve baskılara örnekler. Bu görünmez mekanizmaların sonucu ortaya çıkan oto-sansürü belgelemek ve ölçmek nerede ise imkânsız. Böyle olunca da karşısında duruş alınamamakta. Tek çare, Frieze dergisine konuşan sanat yöneticisi Julia Farrington’un dediği gibi, oto-sansür ve sansür üzerinde konuşmak, paylaşmak ve böylelikle direnç göstererek sanatsal ifadenin yer alabileceği alanları mümkün mertebede açık ve yaygın tutmaya çalışmak.[5]


İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından yayınlanan Reflektif dergisinin 2023 Ekim sayısında “İmkân Alanı olarak Kültür” başlıklı dosya açarak böyle bir konuşma alanı yaratmaya çalıştık. Susma24 Platformu’ndan Alara Sert ve Nur Tüysüz, platformun düzenli gerçekleştirdiği sanatta sansür raporlamalarına dayanarak 2016’da OHAL ilanından bugüne dek gerek devlet aktörleri gerekse de devlet-dışı aktörler tarafından sanatta “radar üstü” diyebileceğimiz sansür uygulamalarının nasıl çalıştırıldığının analizini yaptıkları yazılarıyla dosyada yer alıyorlar. Sansür uygulamaların oto-sansüre nasıl zemin hazırladığı çok açık. Nitekim bağımsız sanat ve kültür girişimleriyle sansür, tehdit gibi baskıların ve ötekileştirme gibi söylemlerin ve çeşitli sınırlama eylemlerinin karşısında varlıklarını ve sanatın özgür ifadesini sürdürebilmek için neler yapabildiklerini ele aldığımız görüşmelerde oto-sansürün ne kadar yaygın olduğunu gördük.



Bu görüşmeleri değerlendirdiğim “Bağımsızlık Konuşmaları” başlıklı yazımda[6] atıfta bulunduğum bir bağımsız kültür kurumu yöneticisi “Bir sergi yaparken ya da herhangi bir etkinlik yaparken düşünmek gerekiyor” diyordu; oto-sansürün nasıl bir şey olduğuna dair tespiti çok isabetli: “Asıl tehdit,” diyor, “bu iklimin kendisi, doğrudan şunu yapacaksın, bunu yapmayacaksın, bu yasaktır, diyen yok. Ama bu iklimin kendisi öyle fena ki, yaptığımız işleri adeta manasızlaştıran bir tarafı var.” O zaman, diye düşünüyor insan, sanat kurumları niye var?[7]

Oto-sansürün kaynağında kuşkusuz sadece devlet kaynaklı sansür, baskı ve engellemeler yok.[8] Günümüzde kutuplaştırıcı siyaseti kendi toplumsal meşruiyetini inşa ve konsolide etmek için kullanan politik hareketler ve rejimlerde sansür devlet-dışı aktörlerce de onaylanıyor. Kutuplaştırıcı siyaset kendinden görmediklerini ötekileştirici, dışlayıcı söylemlerle düşmanlaştırarak makbul kültürel ifadenin tanımlayıcısı ve koruyucusu olarak kendi iktidarının meşruiyetini savunuyor. Düşman ilan edilen kültürel ve sanatsal ifadeye karşı toplum için biçilen kültürel kimliğin tek ses olarak devam ettirilmesi iktidarın olduğu kadar destekleyicisi toplumsal kesimlerin de görevi haline geliyor. Oto-sansür, yasaklama, baskı ve tehditlerin devlet ve de devlet-dışı toplumsal aktörler tarafından birlikte harekete geçirildiği bu tür sansür ikliminde derinleşiyor ve yaygınlaşıyor. Üstelik sansür, sadece yasaklama türü cebir içeren uygulamalarla değil, finansal kaynaklara, destekleyici mekanizmalara ve gösterim mecralarına erişim, gibi kültür politikası araçlarının dışlayıcı bir yaklaşımla belirlenmesiyle de kendisini gösteriyor. Güvencesizlik, güvensizlik, dışlanma, baskı ve tehdit, bunların hepsi sanat aktörlerinin karşısına oto-sansürün temeli olarak çıkıyor, aksi takdirde hiç varlık gösterememek söz konusu. Bağımsızlığını ve özgür ifadesini korumaya çalışan sanat girişimleriyle yaptığımız görüşmelerde birçoğu “Biz zaten yokuz ki!” diyorlardı.

Nurcan Gündoğan, Flu, 2018.

Türkiye’de sanat ve kültür aktörleri AKP iktidarının kutuplaştırıcı politikalarla kültürel alanda iktidar olmayı hedefleyen otoriter rejiminin sansür ikliminde varlık göstermeye çalışıyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan 3 Mart 2017 tarihinde 3. Milli Kültür Şurası’nın açılışında yaptığı konuşmasında AKP’nin kültür politikası önceliklerini ortaya koymaktaydı. Erdoğan’ın argümanı, şimdiye kadar hâkim olan kültürel değerlerin aslında Türkiye’nin ve halkının gerçek kimliğine yabancı olduğuydu. Kültür alanında “ülkesine ve milletine yabancı zihniyet” hâkim vaziyetteydi ve bu hakimiyetin sona erdirilerek yerine “yerli ve milli” bir kültür tasavvurunun iktidara getirilmesi gerekiyordu. Bundan böyle hükümetin başlıca kültür politikası hedefi “yerli ve milli” kültürel değerlerimizi kurtarmak ve geliştirmek olmalıydı ve öyle de olacaktı. Böyle bir baskıcı kültür ikliminde karşımızdaki en zor soru kültürel ve sanatsal ifadenin özgür ifadesinden ödün vermeden, yani oto-sansüre başvurmadan kültür ve sanat alanında varlık gösterebilmeye devam edebilmeyi becerebilmenin nasıl olacağı… Yukarıda verdiğim alıntıda kültür kurumu yöneticisi de bu soruyu ima ediyordu; sansür kültürü öyle bir oto-sansür iklimi yaratmış durumda ki, niye sanat yapmaya devam ediyoruz, sanat kurumları olarak nasıl varız diyebiliyoruz?

Ekmel Ertan

Oto-sansürün sanat alanında yarattığı sinsi tahribatla hesaplaşmak için bir yerden konuşmayı ilerletmek gerekiyor. Bağımsızlarla yaptığımız görüşmelerde bir başka kültür yöneticisi bağımsızların karşı karşıya kaldığı sansür meselesini kendi aralarında açık bir şekilde konuşmadıkları tespitini yapmıştı. Hiçbir şeyin konuşulmaması ve ifşa edilmemesi “baskı ve sansürün devam etmesinin bir nedeni aslında” diyordu; “yaşanıyor, yaşanıyor ve çok fazla da konuşulmuyor”.[9] Ekmel Ertan, K24 Tartışma sayfasında yayınlanan sanat kurumlarında yakın dönemde yaşanan sansür ve oto-sansür vakalarını ele aldığı “Kurum eleştirisinden çoklu tartışmaya” başlıklı yazısında[10] böyle bir hesaplaşma için gerekli soruları sorarak konuya giriyor. Yönelttiği bir soru can alıcı: “Kültür-sanat alanını ve aktörlerini savunmasız bırakan, sansür ve oto-sansürün olağanlaştığı, ifade özgürlüğünü kaybeden, demokratik dengelerini kaybetmiş bir kültür-sanat ortamına varmış olmamızda ‘büyük oyuncuların’ hiç mi rolü yok?”

Iwona Blazwick

Ekmel Ertan’ın “büyük oyuncuları” konu etmesinin bir nedeni, yakın dönemde İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen İstanbul Bienali’nin 18’incisinin küratörünün belirlenmesi sürecinde yaşananlar. İKSV, geçtiğimiz Ağustos ayında 2024’te açılacak 18. İstanbul Bienali’nin küratörü olarak sanat eleştirmeni ve yöneticisi Iwona Blazwick’i belirlediklerini duyurmuştu. Hemen ardından Art Newspaper, bu seçimin göründüğü gibi sorunsuz gerçekleşmediğini açıklayan bir yazı yayınladı.[11] İKSV, İstanbul Bienali Danışma Kurulu’nun oybirliğiyle seçerek yönetime sunduğu Defne Ayas’ı kabul etmeyerek onun yerine aynı danışma kurulu üyesi Iwona Blazwick’i seçmişti. Defne Ayas’ın neden reddedildiği ise izah edilmemişti. Aynı haberde Blazwick kararının akabinde Danışma Kurulu’nda üç ismin istifa ettiği bilgisi de yer alıyordu. Basın, bienalin küratörü olarak Iwona Blazwick’in belirlenmesinin arkasındaki süreci deşmese belki de kamuoyunun haberi olmayacaktı. Bu konuda kurumun baştaki suskunluğunun arkasında bir oto-sansür vakası mı söz konusuydu?

Defne Ayas

Bu haberlerin ertesinde “İKSV’ye Açık Mektup: Daha İyi bir İstanbul Bienali’ne Doğru” başlığıyla İstanbul bienallerine geçmiş yıllarda katılmış olan sanatçılar ve sanat camiası mensuplarının imzaladığı metin yayınlandı.[12] Mektup İKSV’ye kamusal görevi ve sorumluluklarını hatırlatıyor ve şeffaflığa çağırıyordu. İKSV yönetiminin yanıtı 2026’dan itibaren uygulamaya girmek üzere danışma kurulu yönetmeliğinde yaptığı düzenlemeden ibaret kaldı.[13] Hemen ardından, 18. İstanbul Bienali’ne Türkiye’den davet edilen dört sanatçı, Yaşam Şaşmazer, Kerem Ozan Bayraktar, Ateş Alpar, Bengü Karaduman, “vakfın gelecek bienallere ilişkin yaptığı açıklamayı olumlu bir başlangıç olarak görmekle birlikte 18. Bienal ve çevresindeki kutuplaşmaların sanat üretimi ve paylaşımı için elverişli bir zemin sunmadığını düşünüyoruz” diyerek bienalden çekildiklerini duyurdular.[14]

İKSV’nin şimdiye kadar yapmış olduğu açıklama ve yeni düzenlemelerinin Türkiye’de sanat ortamının özgürlük temeli üzerinde gelişebilmesine katkı açısından yeterli bulunmadığı görülüyor. Gazeteci Özlem Altunok’un geçtiğimiz günlerde Türkiye’den ve yurtdışından imzacı sayısı 300’ü bulmuş Açık Mektup Girişimi’ne ve bienallere katkıda bulunmuş sanatçı ve küratörlere İKSV’nin açıklamalarını nasıl değerlendirdikleri yönündeki sorusuna[15] verilen cevaplardan İKSV gibi kültür kurumlarının kamusal sorumlulukları üzerine parçası oldukları sanat camiasıyla birlikte düşünmek konusunda zayıf bulunduğu anlaşılıyor. İmzacılar ve görüş bildiren sanatçıların ortak mesajı kurum ve sanatçıların bir araya gelerek konuyu ele almaları. 18. İstanbul Bienali’ne katılmayacaklarını ilan eden Türkiye’den dört sanatçı yayınladıkları duyuruda kararlarının “sanatsal ifade özgürlüğünün ön planda olduğu, eleştiriye açık, şeffaf ve kapsayıcı kurum kültürlerinin yaratılmasında faydalı olmasını ve bu yönde bir diyalog zemini oluşturmasını” dilediklerini belirtiyorlardı. Benzeri şekilde, küratör ve yazar, 9. Uluslararası İstanbul Bienali (2005) eş küratörü Charles Esche’nin değerlendirmesi de çok yerinde ve net. “Bence,” diyor, Esche, “İstanbul Bienali üzerinden süren tartışma çeşitlilik içeren, demokratik ve açık bir toplumu desteklemek için ne tür kamusal sanat kurumlarına ihtiyaç duyulduğu etrafında dönüyor.” İKSV’ye Açık Mektup Girişimi de İKSV’ye yapılan çağrıyı “Türkiye’deki kültür kurumlarının kamusallığına dair uzun vadeli bir tartışmanın parçası olarak görmek”[16] gerektiğinin altını çiziyor.

Ekmel Ertan, K24’teki yazısında sanat dünyasının “büyük oyuncuları” dediği Türkiye’de kültür kurumlarının kamusal rollerini ve sorumluluklarını tartışmak üzere çeşitli başlıklar açıyor. Bunların başında “özel şirketlerin güdümündeki vakıfların yapıları ve işlevlerini yeniden ele almak” geliyor. “Büyük oyuncular” derken kastettiği İKSV, İstanbul Modern, ARTER, SALT gibi, kâr amacı gütmeyen ve toplumun yararı için sanat ve kültür alanında düzenli etkinlikleriyle sergilemeden, koleksiyon geliştirmeye, eğitimden, araştırmaya, müzeciliğe kadar birçok alanda faaliyet gösteren kurumlar. Bu kurumlar gerek kurumsal yönetim maliyetlerini, gerekse de tüm kültürel ve sanatsal etkinliklerinin finansmanını çeşitli iş çevrelerinin ve özel sektör şirketlerinin doğrudan ve dolaylı destekleriyle sağlamaları bakımından devlet bütçesine sahip sanat ve kültür kurumlarından (örneğin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi çatısında çalışan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi) ve de piyasa kuralları bağlamında ticari iş yapan (örneğin Contemporary İstanbul) kurumlardan farklılaşıyorlar. Ekmel Ertan’ın “büyük oyuncuları” uzun yıllara yayılan istikrarlı varlıkları ve genel anlamda sanatın gelişmesine adanmış misyonlarıyla Türkiye’de sanat ve kültür alanının şekillenmesinde önemli role sahipler. Yüksek bütçeli ve profesyonel yaklaşımla sanat sergilerinin, festivallerinin, bienallerinin yapılabilmesi, müzelerin açılabilmesi için ulusal ve uluslararası özel sektör, devlet ve üçüncü sektör kaynaklarını harekete geçirebilen, koleksiyonları için kaynak yaratabilen ve de son zamanlarda gördüğümüz gibi sanatçı ve kültür aktörlerinin yaptıkları işlerin desteklenmesi için hibe programları finanse eden ve yöneten bu kurumlar tabiatıyla Türkiye’nin kamusal kültürünün karakterini belirleyen temel aktörler arasında yer alıyor. Bu aktörlerin sanatın özgür ifadesi için ne kadar mücadele edebildikleri, sanat mecralarını bu anlamda “açık” tutmaya ne kadar çalıştıkları, dolayısıyla, kritik öneme sahip.

The Happy Land (Mutlu Ülke) illüstrasyonu sansürden önce Gladstone hükümetinin şarkı söyleyen, dans eden üyelerini gösteriyor. D. H. Friston, The Illustrated London News, 22 Mart 1873. (Kaynak: Wikipedia)

Söz konusu “büyük oyuncular”ın bütçeleri büyük ölçüde özel şirketler tarafından karşılanıyor. Ekmel Ertan’ın dikkat çekmeye çalıştığı husus, özel şirketlerin destekledikleri veya himaye ettikleri sanat kurumlarını güdümlerine alarak kendi gündemlerini dikte etmeye çalışmaları. Bunun karşısında esas bakılması gereken sanat kurumlarının ne yapabildikleri ve kurumlarıyla destekçilerinin beklentileri arasına mesafe koymayı başarıp başaramadıkları. Destekçiler arasında devletin de olabileceğini ve aynı şekilde devletin de sanat kurumlarından beklentiler içinde olabileceğini unutmamak lazım. Finansal desteğin kaynağıyla mesafesini koruyamayan sanat kurumları Ekmel Ertan’ın altını çizdiği gibi hamilerin kendileri üzerinden sağladıkları faydayla özdeşleşmeye başlayabilirler. Bu özdeşleşmenin oto-sansürü besleyen en önemli dinamiklerden birisi olduğunu söyleyebiliriz. Oto-sansür burada “dışarıdan” gelebilecek sansür, tehdit gibi baskıların yarattığı korku ve güvensizlik karşısında kendini korumaya alma güdüsünden çok kurum tarafından içselleştirilmiş ve sorgulanmayan beklenti ve “fayda”ları devam ettirme endişesinden kaynaklanmakta. Hamilerden kaynaklı beklentiler ve elde edilmek istenen “fayda”lar itibar, imaj, prestij, ağları geliştirmek, şirket değerlerinin iletişimini yapmak gibi konular olabilir. Sanat yoluyla aklama ile ilgili olarak Osman Erden'in yazısı okunabilir. (Osman Erden, "İKSV'nin yarattığı kriz, sanatın zararlaştırılması, sanatla aklama", Politikyol, 12 Ağustos 2023.)

Bu noktada 18. İstanbul Bienali’nin küratör seçiminde yaşananlara bu perspektiften bakmak, bu soruların cevaplarına ulaşmak kolay olmasa da, üzerinde düşünmek önemli. Sanat camiası İKSV’yi şeffaflığa çağırırken tüm sektörün üzerinde dolanan oto-sansür tehdidini birlikte ele almak, sebeplerini ve kaynaklarını dayanışarak anlamak ve konuşmak isteklerini ifade ediyordu. Buna karşılık İKSV’den gelen yanıt (küratör olarak atanan Iwona Balzwick’in sessizliğini de not etmek lazım) 18. İstanbul Bienali’nin her şeye rağmen yapılacağı yönünde oldu. İKSV Genel Müdürü Görgün Taner’in Cansu Çamlıbel’in yönelttiği “Eleştirileri duydunuz ve aksiyon aldıysanız neden hâlâ Iwona Blazwick tercihinde ısrar ediyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap bunu gösteriyor: “Evet, onu değiştirmiyoruz, çünkü bugün artık ‘Iwona ile yapmıyoruz’ demek ‘2024’te Bienali yapamıyoruz’ demektir.”[17]

Görgün Taner

18. İstanbul Bienali’nin 2024 Eylülü’ne yetişmesini sağlamak anlaşıldığı kadarıyla en öncelikli konu. Bienal danışma kurulundan üç üyenin istifa etmiş olması, Türkiye’den bienal için davet almış dört sanatçının daveti geri çevirmiş olması ve sanat camiasından İKSV’ye yöneltilen kamusal sorumluluk talebi, bütün bu gelişmeler, bienali zamanında yapmak uğruna paranteze alınabildi. Sanat kurumu, kurumsal yönetim rutinleri çerçevesinde takvimi belirlenmiş bir etkinliğini – ki İstanbul Bienali gibi, sanatsal ifadenin görünürlüğü ve dolaşımı bakımından uluslararası düzeyde öneme sahip, Ahmet Öğüt’ün dediği gibi “yeni müzakere alanları yaratarak, şehrin adını hak ederek taşıyarak zamanın politik nabzını tutan”[18] bir sanat etkinliğinden bahsediyoruz – “iyi bir şekilde” gerçekleştirebilmek için gerekli düğmelere basarak ilerlemeyi tercih etti.

Öbür taraftan, sanat camiası İKSV’yi bugün Türkiye’de demokratik, çoğulcu, özgürlükçü ifade alanlarının ve sanatçıların titizlikle korunması ve geliştirilmesini birlikte nasıl başaracağızı konuşmak üzere masaya çağırdı. İstanbul Bienalini “iyi bir şekilde” hayata geçirmeyi bu konuşma etrafında örmek istedi. Konuşulacak başlıkların oldukça radikal olabileceğini ve bunlara dair önerilerini Ekmel Ertan yazısında söylüyor. Sanat kurumlarının yönetimsel özerkliği başlıklardan birisi. Yönetim kurullarının, örneğin, sermaye gruplarının temsilcilerinden değil de sanat camiasının profesyonellerinden oluşması fikri değerlendirilmesi gereken konulardan birisi. Sanat kurumlarının, bugün müzelerden beklendiği gibi, sürekli güncellenen etik kodlarını, çoğulculuk ve eşitlik politikalarını geliştirmeleri ve uygulamaya başlamaları bir başkası. Masa bir taraftan kurulmaya çalışılırken Açık Mektup Girişimi’nin İKSV’yi kurumsal ve politika değişimini ertelemeden 18. İstanbul Bienali ile birlikte başlatmaya davet ettiğinin altını çizelim. “Önceliğimiz,” demekte girişim, “bienalin yapılıp yapılmaması değil, sanat üretimi ve paylaşımı için elverişli bir ortamın tesisi olmalıdır.”[19]

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Kültürel Haklar Özel Raportörü Farida Shaheed’in dediği gibi, sanatsal yaratıcılık korku ve güvencesizlikten kurtulmuş bir iklime ihtiyaç duyar. Oto-sansür insanı yalnızlaştıran, kamusal varoluşu, düşünceyi ve eylemi baştan engelleyen, zihnin, tahayyülün, duyguların ve en nihayetinde insanlık onurunun içine düşebileceği en kötü hapislik hali. Hakkında ne kadar çok konuşabilirsek özgürlüğe o kadar yaklaşabiliriz. Konuşabilmeyi sağlayacak bir iklim için “büyük oyuncuların” büyük sorumluluk taşıdıklarını ne kadar tekrarlarsak o kadar yerinde olacak.

NOTLAR:

[1] Farida Shaheed "The Right to Freedom of Artistic Expression and Creativity", UN HRC Report of the Special Rapporteur in the field of cultural rights (A/HRC/23/34), 2013.

[2] Chris Sharratt, “How the Art World Can Fight a ‘Culture of Censorship’”Frieze, 2 Temmuz 2019.

[3] IFACCA, Summit Report: Safeguarding Artictic Freedom,  2023

[4] Sara Whyatt, Free to Create: Artistic Freedom in Europe, Council of Europe Report on the Freedom of Artistic Expression, Provisional Report, Council of Europe/Avrupa Konseyi, 2023.

[5] Chris Sharratt, “How the Art World Can Fight a ‘Culture of Censorship’”Frieze, 2 Temmuz 2019

[6] Asu Aksoy, “Bağımsızlık Konuşmaları”, Reflektif, Cilt 4, Sayı 3, 2023, s: 653- 680.

[7] Asu Aksoy, “Bağımsızlık Konuşmaları”, Reflektif, Cilt 4, Sayı 3, 2023, s: 658.

[8] Yeni sansür kuramı devlet kaynaklı sansürün kaldırılmasıyla özgür sanatsal ifadenin ortaya çıkacağını savunan liberal bakış açısını eleştiriyor. Sınıfsal etkenlerin, kimlik politikalarının ve kaynakların ve fırsatların eşitsiz dağılımının özgürlüğü baştan kısıtlayan etmenler olarak önemine işaret eden ve kültür endüstrilerinin dünyaya bakışımızı belirlemede baskın rolünün altını çizen eleştirel yaklaşımlara (Matthew Bunn, “Reimagining repression: New censorship theory and after”, History and Theory, 2015, Cilt 54, Sayı. 1) bu yazıda yer veremedik.

[9] Asu Aksoy, “Bağımsızlık Konuşmaları”, Reflektif, Cilt 4, Sayı 3, 2023, s: 653- 680.

[10] Ekmel Ertan, “Kurum eleştirisinden çoklu tartışmaya”K24

[11] Cristina Ruiz, “İstanbul Biennial Rejected curator recommended by advisory board in favour of Iwona Blazwick”, 10 Ağustos 2023, The Art Newspaper.

[12] “Geçmiş İstanbul Bienallerinin katılımcılarından İKSV’ye açık mektup”, 5 Ekim 2023, bianet

[13] Buna göre “İKSV yönetimi sadece Danışma Kurulu’nun önerdiği üç aday arasından birini küratör olarak davet edecek. Eğer sunulan yaklaşımlar vakfın vizyonuyla örtüşmüyorsa, İKSV yönetimi Danışma Kurulu’ndan farklı adaylar önermesini isteyebilecek.” Cansu Çamlıbel, “İKSV Genel Müdürü Görgün Taner: Sizi duyduk, düşündük; değişim için harekete geçtik.” T24, 13 Kasım 2023. 

[14] Ateş Alpar, Kerem Ozan Bayraktar, Bengü Karaduman, Yaşam Şaşmazer, “18 .İstanbul Bienali’ne katılmama kararımız hakkında”, Instagram, 23.10.2023.

[15] Özlem Altunok, “Talepler yerli yerinde, 18. İstanbul Bienali nereye?”Argonotlar, 25 Kasım 2023. 

[16] Özlem Altunok, “Talepler yerli yerinde, 18. İstanbul Bienali nereye?”Argonotlar, 25 Kasım 2023. 

[17] Cansu Çamlıbel, “İKSV Genel Müdürü Görgün Taner: Sizi duyduk, düşündük; değişim için harekete geçtik”T24, 13 Kasım 2023. 

[18] Özlem Altunok, “Talepler yerli yerinde, 18. İstanbul Bienali nereye?”Argonotlar, 25 Kasım 2023. 

[19] Özlem Altunok, “Talepler yerli yerinde, 18. İstanbul Bienali nereye?”Argonotlar, 25 Kasım 2023.

*Asu Aksoy'un K24 için yazdığı '18. İstanbul Bienali krizi: “Büyük oyuncuların” büyük sorumlulukları' adlı makalesinden alınmıştır.