Yatırımın krizden çıkıştaki rolü

Dünya Basınından
-
Aa
+
a
a
a

28 Temmuz 2010Referans Gazetesi

Ulusal geliri harcama bileşenleri itibariyle "Tüketim; yatırım devlet harcamaları ve net ihracatın toplamdır" diye ifade ediyoruz. Doğru tabii. Ancak insanın zihninde "Bunlar toplanabilir olduğuna göre benzer şeylerdir" biçiminde bir algılamanın doğmasına da yol açıyor. Böyle olunca da ulusal geliri artırmak için bu harcamalardan herhangi birisinin artmasının yeterli olacağını düşünmek kolay oluyor. "Yatırım yapılmıyorsa, ihracatımızı artırırız, o da olmazsa tüketimi pompalarız" pekâlâ bir çözüm olarak düşünülebiliyor.
Oysa işin aslı böyle değil. Bu harcamaların her birisinin ekonomi, toplum yaşamı hatta bireyler üzerindeki etkileri farklı. Üstelik bu etkilerin zaman içinde dağılımı da öyle. Yatırımların etkileri yıllar hatta on yıllarla sürerken tüketiminki çok daha kısa. Öte yandan ülkenin altyapısını değiştirmeye yönelik bir kamu harcama projesinin etkisi ise yüzyıla yayılabilir. Tabii bu harcamalar arasındaki bağıntıları da unutmamak gerek. Tüketim harcamalarının artması, bu malları üreten kuruluşların üretim kapasitelerini artırmak amacıyla yatırım yapmasına yol açıyor. Bu, yatırım malları üretimini, orada yaratılan katma değeri arttırıyor. Bu katma değeri elde edenler ücret ya da kâr gelirine dönüşüyor. İnsanlar bu tür gelirlerini harcıyorlar, yani tüketim harcamaları artıyor. Tabii bütün bunlar aynı anda olmuyor. Üstelik bu sürecin her aşamasında, işin içine farklı insanların (tüketiciler, şirket yöneticileri, bürokratlar, siyasetçiler) farklı kaygılar ve bekleyişlerle aldıkları kararlar giriyor. Bu karmaşık yapı ve ilişkileri çözümlemek iktisadın işi. İktisat politikası da bu çözümlemeye dayanmak zorunda.
Bütün bu karmaşık yapı içinde bir değişken çok önemli bir rol oynuyor. O da yatırım. Ekonominin dinamizmini sağlayan değişken bu. Yeni iş alanı açılmasında, teknolojinin yenilenmesinde ve belki de bunlardan daha da önemli olarak toplumsal ilişkilerin yeniden biçimlenmesinde son derece önemli rolü olan bir faaliyet. İşte bu nedenle yatırıma özel bir önem atfetmek gerekiyor. ABD'de Başkan Obama görevi devraldığı günlerde bu çizgide bir iktisat programından söz ediyordu. Bir yandan çevreyi koruyucu yeni teknolojilere geçilecek, öte yandan ABD'nin eskiyen altyapısı yenilenecek ve nihayet ülkenin beşeri sermayesi artırılacak yani eğitime yönelik yatırımlara ağırlık verilecekti. Doğrusu pek çok kimse bunları duyunca ABD'de, etkisi bu ülkenin sınırlarını aşacak nitelikte bir olumlu dönüşümün başlayacağını düşünüp, ümitlenmişti. Ancak aradan geçen süre içinde olup bitenlere bakıldığında Obama yönetiminin izlediği iktisat politikasının böyle bir uzun dönemli bakış açısını yansıttığını söylemek çok zor. Demokratik toplumların önemli bir siyasal sorunu olan ‘kısa dönemcilik' hâkim olmuş gibi görünüyor. Cumhuriyetçi Parti'nin muhalefet biçimi de tahmin edileceği üzere, bu eğilimi sadece güçlendirecek biçimde.
Oysa dünyanın başka bir yerinde, Çin'de ise iktisat politikası, zaten yüksek olan yatırım eğilimini, kabaca Başkan Obama'nın öngördüğü çerçeve içinde, dönüştürerek sürdürmeye dayanıyor. Çin, bu yolu izleyerek belki kısa dönemde, kişi başına tüketimin artış hızını törpülemiş oluyor. Ama hem tarım dışında istihdam alanı yaratıyor hem de önümüzdeki dönemin rekabetçi küresel ortamına daha iyi hazırlanıyor. Bu bağlamda unutulmaması gereken bir önemli nokta da Çin'de yatırımların GSYH'ye oranının yüzde 40 dolayında olması. Bu oran Avrupa ülkeleri ve ABD'nin sağladığının iki katı kadar.
Türkiye'de durum nasıl? Yatırım/GSYH oranı, 2003/2009 döneminde yüzde 23. Krizden en çok etkilendiğimiz 2009 yılında bu oran yüzde 20'ye düştü. Buna karşılık canlanmanın ulusal gelir istatistiklerine yansıdığı 2010 yılının ilk çeyreğinde yatırım/GSYH oranı sadece yüzde 22. Bu ise 2004-2008 döneminde ilk çeyrekte gözlenen yatırım oranlarının altında. Bu ‘Avrupai!' yatırım oranıyla mı değişen dünyaya kendimizi uyarlayacağız?