IMF ile stand-by yapma girişiminin riskleri

-
Aa
+
a
a
a

27 Ocak 2010Referans Gazetesi

Hükümetin IMF ile stand-by yapmasının yararlı olacağını düşündüğümü pazartesi günü yazmıştım. Küresel kriz sorunu ortaya çıkmadan önce de bu görüşteydim. Gerekçem de Türkiye'de bir "politika saygınlığı açığı" olmasıydı. Bu, yakın tarihimizden bugüne kalan bir miras. Yabancıların, Türkiye'de işlerin doğru yönde gittiğine inanmaları için, bir dış "güvenilir" kurumun görüşüne gereksinimleri var. Küresel kriz bu gereksinimi daha da artırdı. Gerçi, IMF'nin kendinden bekleneni pek de iyi yerine getirmediği söylenebilir ama bu, onun tekel konumunda olması gerçeğini değiştirmiyor.
IMF ile anlaşma yapılmaya çalışılmasının riskleri var mı? Var. Bunların başında, toplumda bu arayışın "zorunluluktan kaynaklandığı" izlenimini doğurması olasılığı geliyor. Bunun önemli bir nedeni de hükümetin, daha önce, IMF ile stand-by yapmaya sıcak bakmadığı biçiminde yorumlanabilecek açıklamalar yapmış olması. Bu kaygıyı gidermek için hükümetin "Orta Vadeli Program+Mali Kural+ IMF Anlaşması" üçlüsünü bir bütün olarak gördüğünü inandırıcı bir biçimde kamuoyuna sunması ve savunması gerekiyor.
Belki garip gelecek ama IMF ile yapılması düşünülen stand-by'a bağlı olarak IMF'den alınacak kredinin "ona buna" kullandırılmayacağının da bir kez daha söylenmesi gerek. Bu zaten olacak iş değil fakat nedense bu olmayan sorunu dert edenler var. Bir başka algılama hatasının da düzeltilmesi gerekiyor. O da IMF'den alınan kredinin piyasada döviz arzını artıracağı ve dolayısıyla TL'nin değerlenmesine yol açacağı görüşü. Oysa alınacak kredi yoluyla gelen döviz Hazine tarafından, piyasaya değil, TCMB'ye satılacak. Hazine bunun karşılığında TCMB'den TL alacak. Bununla da iç borcunun bir kısmını itfa edecek. Böylelikle Hazine borçlanmasının iç mali piyasalar üzerindeki baskısı biraz hafifleyecek, faizlerin bu nedenle yükselmemesi sağlanmış olacak. Piyasada döviz değil, TL artacak.
Üzerinde durulması gereken daha ciddi iki risk var. Bunlardan ilki, IMF ile görüşmelerin anlaşma ile sonuçlanmaması. Görüşmeler başlamadan önce IMF ile stand-by yapılması, hükümetin önündeki seçeneklerden birisiydi. Ama anlaşma sağlanamazsa bu, IMF'nin Orta Vadeli Program'ı ve/veya Mali Kural'ı tatmin edici bulmadığı biçiminde anlaşılabilir. O zaman IMF'siz yola devam seçeneğini uygulamak çok zorlaşır.
Daha önemli gördüğüm risk ise uygulamayla ilişkili. Hükümetin seçime az bir süre kalmışken "Mali Kural" konusunda bir yasal düzenleme yapmayı istemesi, hiç kuşkusuz, olumlu ve cesur bir adımdır. Ancak mali kural çabuk ve kolay anlaşılır bir düzenleme değil. Her şeyden önce mali kural ile hedefe varmak uzun zaman gerektiren bir süreç. Oysa kamuoyunu oluşturanların, genelde, ufukları dar olduğu gibi bellekleri de zayıftır. Bu nedenle de genelde her şey, içinde bulunulan anda yapılanlarla açıklanır ve değerlendirilir. Dolayısıyla mali kuralın varlığı, ilgili yasanın geçmesiyle değil, uygulanmasıyla algılanacaktır. Bu durumda, 2010 ve 2011 yıllarında, maliye politikasının ihtiyatlı (hatta aşırı ihtiyatlı) biçimde yürütülmesi gerekecektir. Bu yola gidilmezse kamuoyunda "değişen bir şey" yok biçiminde bir yargının oluşması olasılığı yüksektir. Bu nedenle de katı bir mali kural açıklanması gerekecektir. Katılık derecesi ile mali kuralın ihlal edilmesi olasılığı arasında ise bir ödünleşim söz konusudur. Katılıktan taviz vermek mali kuralın uygulanabilirliğini artıracak ama ondan beklenen yararı azaltacaktır. Tersinin yapılması ise mali kuralın uygulanamaması tehlikesini gündeme getirecektir. Bu hem kamuoyunun programa olan güvenini sarsacak hem de büyük bir olasılıkla IMF ile ilişkilerde sorun yaşanmasına yol açacaktır.
En uygun katılık-uygulanabilirlik bileşimini bulup uygulamak ise ne kolaydır ne de salt teknik bir sorundur. Siyasal maharet ve cesaret ister. Ama bulunabilir ve bunun için uğraşmaya da değer. Bunu yaparken toplumumuzun, doğru yolda yapılan küçük hataları hoşgörüyle karşılayabildiğini anımsamakta yarar var