George Eliot ya da Mary Ann Evans

George Eliot ya da Mary Ann Evans

11 Haziran 2004

Halil Turhanlı : İstersen bu hafta da günlük konulardan biraz uzaklaşalım ve önceki programlarda sözünü ettiğimiz konuları tamamlayıcı bir şeylerden bahsedelim. Virginia Woolf’tan ve Virginia Woolf’un kız kardeşlerinden bahsetmiştik ya da onun takipçilerinden. Daha sonra geriye gitmiştik  Birbirini  izleyen   programlar değildi  bunlar, birkaç hafta arayla  ele  almıştık  bu konuları.   Fakat, aralarında bir bağ bulunuyor. John Stuart Mill‘den söz etmiştik. Bugün de John Stuart Mill’in çağdaşı sayılabilecek bir  romancıdan söz edelim istersen, George Eliot’dan. Daha  doğrusu, George Eliot’dan yola  çıkarak belli bir dönemi konuşalım. George Eliot konusunda şu ileri sürülür: 1970’lerden itibaren onun romanlarını tekrar okuyanlar, George Eliot’ın, feministler için çok da olumlu tipler çizmediğini, romanlarında olumlu tipler sunmadığını söylerler. Hatta bazıları, Eliot’ın kimi  kadın kahramanları Bronte Kardeşler’inkinden daha uysal olduğunu iddia ederler. George Eliot’ı sadece roman yazarı olarak kabul ederseniz belki bu kısmen geçerli sayılabilir. Gel gelelim, onu salt bir romancı olarak ele almak çok sığ bir  yaklaşım  olur. George Eliot onun roman yazarken kullandığı isim, daha başka isimleri de var. Asıl adı Mary Ann Evans. Taşrada doğmuş, taşrada büyümüş. Taşralı ama varlıklı bir ailenin kızı; babasına, çevresine başkaldıran, babasına bir gün” artık seninle kiliseye gitmek istiyorum” diyen, onu şaşırtan bir kız. Kendinden yaşça çok büyük ve  evli erkeklerle birlikte olan ve bu  ilişkilerini  taşra  ortamında yaşayan  bir kadın. 

Ömer Madra : Yaşadığı çağ  dikkate alındığında, büyük bir cesaret, inanılmaz bir özgüven.

H.T: Kesinlikle öyle. Yirmi küsur yıl bir erkekle birlikte, evli bir erkekle birlikte yaşıyor. Victoria döneminde de, bugünkü Türkiye’nin yasalarında da -kalkmadıysa eğer- zina sayılıyor bu. Az  önce  George  Eliot’u sadece romanlarıyla  ele  almamak  gerektiğini  söylemiştim,  bir de gazeteciliği var, yazar kimliği de çok yönlü.Yazdığı gazeteler, dergiler öyle kadınlar için çıkartılan yayınlar da değil.  Bunlardan biri Westminister Review.  Bir süre  John Stuart Mill’in de editörlüğünü yaptığı  bir dergi.   George  Eliot  bu dergiye yazılar yazmakla kalmıyor, derginin yardımcı editörlüğünü  de üstleniyor. O dönemde  bir  kadın için çok önemli  bu.  Politik yazılar kaleme alıyor orada, yani öyle eğlencelik yazılar  değil. Gerçekten ciddi konulara değiniyor. Yazılarını birkaç değişik adla  yazıyor. Bazen de mektuplarını Polly Ann diye imzalıyor. Bu Polly Ann adı biraz Pollyanna’yı  çağrıştırabilir, yani çok sevimli ve nahif bir kız  çocuğunu  çağrıştırabilir.  Fakat öyle değil  işte.  Mary Ann’in -ya da  George  Eliot’ın-  Polly Ann’inde demonik, şeytansı bir şeyler var. Cadımsı bir şeyler var, hatta bazen sevdiklerine böyle oyunlar oynuyor. Kullandığı  bu  değişik  adlar  taşralı bir kızın  sofistike bir yazar olma  yolunda  uğradığı  çeşitli duraklar. O kadar sofistike entelektüel bir yazar ki George Eliot bu bakımdan Charles Dickens onun eline su dökemez örneğin. Charles Dickens çok önemli bir yazar   kuşkusuz, ama entelektüel açıdan George Eliot’ın yanında bir pigme gibi kalıyor. 

Eliot hem gazeteci, hem denemeci, hem de iyi bir çevirmen. Az sonra değinmeye çalışacağım; Ludwig Feuerbach’ın çevirmeni. Hıristiyanlığın Özü  adlı  yapıtını  Almanca’dan çeviriyor. Çok da önemli bir yapıttır o. Hegel’den Marx’a geçişte tam ortadadır Feuerbach. İki yıl boyunca  hem çeviriyor hem de yorumluyor, defterine notlar alıyor, kendince yeniden  anlamlandırıyor Feuerbach’ı. Böyle bir çizgisi var George Eliot’ın. 

1855 yılında yazdığı bir denemede insanın değişmez bir doğasından söz edilemeyeceğini söylüyor. Daha sonra bir  romanında, başyapıtlarından biri  sayılan Middlemarch’da kadınların ya da erkeklerin değişmez bir doğasından söz etmenin sahte bir bilimsellik olduğu  temasını  işliyor. Kendisinin yaşadığı  evrim de bunu gösteriyor. George Eliot romanlarındaki karakterlerin tutucu ama  romancının kendi yaşamının karakterlerinden daha radikal olduğu ileri sürülür. Bu  savda gerçeklik payı var.  Ancak şu da var: Bu romanlar bugün dikkatle okunduğunda  Eliot’ın kadın kahramanlarının da iddia edildiği denli  tutucu olmadıkları  anlaşılıyor. 

Roman yazmak en son denediği şey, en son da romancı olarak adını duyuruyor. Yani George Eliot, evriminin son noktası. Roman yazmak, genelde yazı yazmak aslında cinsiyet gettosundan kurtulmanın bir yolu. Ataerkil  toplumdaki sınırları aşmanın bir yolu. Peki ama niye bir erkek ismini kullanıyor George Eliot? Kız kardeş George niye böyle yapıyor? Roman yazmak, yazıyla uğraşmak erkeklere özgü bir uğraş olarak kabul ediliyor o dönemde. Yani kalem kadınların yoksun oldukları bir şey. Kadınlar bundan yoksunlar ve yazamazlar. Freud da söylüyor zaten, “kadınlar büyük buluşlar yapmamışlardır” diyor,  insanlık tarihine  pek  katkıları  yoktur  demeye getiriyor. Ataerkil  toplumun yaygın anlayışına göre kadınların sadece teknikte katkıları  vardır. Bu  alandaki katkı da çok  sınırlı. Sadece dokuma ve örmede. George Eliot romanlarında bunu tersine çeviriyor. Erkeklere özgü kabul edilen bir uğraşı, erkek adını alarak yaparken romanlarında

George Eliot  ya da Mary Ann Evans

kadınlara özgü sayılan özellikleri de erkek kahramanlarına yüklüyor, en azından bir romanında yapıyor, çoğumuzun okulda  ders kitabı olarak okuduğu, biraz da bıkkınlıkla  okuduğumuz ve  yüzeysel geçtiğimiz Silas Marner adlı kitabında yapıyor. İhtiyar dokumacı Silas Marner altınlarını kaybederek bir kız çocuğu buluyor ve kız çocuğunu  tıpkı bir anne  gibi yetiştiriyor. Yaşlı Silas  Marner  ile  küçük  kız  arasındaki  ilişki bir baba- kız ilişkisi değil. Bir süt anneyle kız çocuğu arasındaki ilişki bu. Roman kahramanlarını da tersyüz etmiş oluyor George Eliot. Bu çok önemli bir şey. Bu  arada bir söylenceyi de tersyüz etmiş oluyor . Söylenceyi değiştiriyor, daha zenginleştiriyor. Kral Midas söylencesini...Kral Midas’ın tuttuğu  her şey altına dönüşür. Kızını dahi sonunda altından heykele dönüştürür. Tuttuğu her şeyin altın olmasını dilemiştir, ama şimdi bundan büyük bir pişmanlık duymaktadır. Eskiye dönebilmek, şarabı tutabilmek, ekmeği tutabilmek ister. Silas  Marner çocuk sevgisinin altınlardan hazinelerden çok daha değerli olduğu temasını işliyor bir bakıma. Tabii burada romanın endüstri devrimine geçiş aşamasında yazılmış olması da önemli. Romanın  kahramanı bir  dokumacı, tek başına dokuma yapan yaşlı bir insan, yani  bir makine kırıcı (luddism) duyarlılığı da var bu çok tanınmış  romanda. George  Eliot’ın en çok okunan romanlarından bir tanesi. 

Kadınlar yazarken, kalemi ellerine aldıklarında da dokuyorlar, örüyorlar ama örümcek ağı dokuyorlar. George Eliot örümcek ağı dokuyan kadın  yazarlardan. Virginia Woolf’un kız kardeşlerinin de en büyük özellikleri örümcek ağları dokumalarıdır. George Eliot örümcek ağı dokumacılarının öncüsü  belki de. Daha sonraki romanlarında, örneğin Middlemarch’da, iç içe geçmiş öyküler var, iç içe geçmiş hayatlar var, iç içe geçmiş karakterler var. Çok karmaşık bir roman örgüsü var Eliot’da. Yani bir Jane Austen değil, “kız acaba kiminle evlenecek?” sorusunun cevabını aramıyorsun bütün roman boyunca. Çok farklı şeylere değiniyor, felsefi bir yönü de var. Feuerbach‘tan aldığı kilisesiz bir İsa anlayışını   romanlarına yedirmiş bir yazar. Bir şey daha var tabi, Eliot sözcüğünü tersinden yazarsan tuval anlamına da gelir. Aynı zamanda bir ressam gibi çalışıyor George Eliot.

Alman felsefesine ilgi duyduğunu ve Feuerbach’ı çevirdiğini söylemiştik. Aynı dönemde bir başka felsefeciyi de  çeviriyor. David Frederick Strauss’ı çeviriyor, ama Feuerbach çevirisi daha önemli. Feuerbach Hegel idealizminden kopuşu temsil ediyor. Genç Hegel’cilere yol gösteren çok önemli bir düşünür .Hegel’in felsefesini teolojiden arındırmaya çalışmış. Hıristiyanlığın Özü adlı kitabını çeviriyor onun. Bu kitaptaki din eleştirisi, Hegel idealizmden maddeciliğe geçişteki kilometre taşı. Marx, başta  olmak üzere pek çok genç felsefeciyi etkilemiş. Şöyle çok basite indirgeyerek özetlersek, Feuerbach yabancılaşmanın kaynağında dini görüyor, yani insanın kendisine ait olan özellikleri tanrıya atfettiğini, kendisini bütün olarak gerçekleştiremediğini, kendinde görmek istediği pek çok özelliği başka bir varlığa yüklediğini ileri sürüyor. Oysa potansiyel olarak bu  niteliklere sahip insan. Bütün bu olumlu niteliklere  potansiyel olarak sahip olduğu için içinde yaşadığı dünyayı pekâlâ değiştirebilir..   Feuerbach’ın özetlemeye çalıştığım din eleştirisi,  felsefeyi teolojiden arındırma bakımından  büyük  önem  taşıyor. Yabancılaşmayı aşarak özgürleşebilmenin yolunu gösteriyor. Feuerbach’ı iki yıl süren bir zorlu bir uğraşla çevirdiğini söylemiştim George Eliot’ın. Çeviriye devam ederken de not defterine, güncesine notlar düşüyor ve eşine dostuna yazdığı mektuplarda Feuerbach’ı nasıl anladığını, nasıl yorumladığını açıklıyor. Feuerbach’ı  okumadan önce ona  yakın düşündüğünü  yazıyor  dostlarına.   Babasıyla her pazar kiliseye giden bu genç kadın bir  gün  “ben artık kiliseye gitmeyeceğim”   diyor. Tabii bu aniden olmuş bir değişiklik değil.

Taşrada yaşarken tanıştığı bir adam var, evli bir adam. Taşrayı terk etmesinde onunla olan ilişkisi  etkili oluyor. Eliot’ın hayatında evli erkekler var zaten. Evine sık sık gidip geliyor ve o erkeğin de karısı  kıskandığı için gelmemesini söylüyor. Onuru kırılmış hissediyor kendisini ama gönül  bağladığı o erkeği bir daha görmemeyi de kabul edemiyor. Özellikle  karısının uyarısını dikkate alarak bir daha o eve gitmemeyi  kabullenemiyor. Taşrada tanıdığı bu evli erkek Eliot’ın  entelektüel gelişimine de  katkıda bulunuyor. İşte bu duygu ve tepkilerle terk ediyor taşrayı ve Londra’ya gidiyor. Londra’da Westminster Review’da yardımcı editörlük yapıyor. Westminister Review  gibi prestijli bir düşünce  dergisinde böyle bir görev üstlenmiş olmak çok önemli. Felsefi radikaller olarak anılan reformcular  düşüncelerini açıklıyorlar bu dergide. Genelde Jeremy Benhtam’ın düşüncelerinden etkilenmiş  yazarlar bunlar. Bentham’ın  izleyicileri ki, bunlar arasında John Stuart Mill de var, hatta, Mill derginin  editörlüğünü yapıyor bir süre. Mill editörlüğü bıraktıktan sonra bir ivme, bir irtifa kaybetmiş dergi. George Eliot editör yardımcılığını üstlendiğinde (yazılarında henüz George Eliot adını kullanmıyor  aslında, Mary.Ann Evans imzasını kullanıyor) dergi eski itibarını biraz olsun kazanıyor.

Ayrıca Spinoza’yı da çeviriyor ama Spinoza basılmamış...Pek çok kitap eleştirisi de yayınlıyor  Westminister  Review’da, kitap incelemeleri yapıyor. Çok önemli entelektüel bir yazar  olarak sivriliyor. Pek çok erkek yazarın olmadığı kadar entelektüel. Feuerbach’ın  düşüncelerine  yabancı olmadığını onu okuduğunda fark ediyor zaten. Kendi  düşüncelerinin de  Feuerbach’ınkilere yakın olduğunu görüyor. Feuerbach’ı okuması ve çevirmesi bu düşüncelerinin olgunlaşmasını sağlıyor. Yaşadığı evlilik dışı ilişkileri, çevresinde büyük tepki gören bu ilişkileri  belki de felsefi bir  temelde  açıklamak  istiyor. Meşrulaştırmak değil ama  açıklamak.. İşte bu noktada Feurbach ona bu temeli, bu zemini  veriyor. Yani “iki insan birbirlerini seviyorlarsa bu yasal bir sözleşmeye dönüşmeli midir, kilisenin buna müdahaleye hakkı var mıdır?”  sorusuna, “hayır, müdahale hakkı kesinlikle yoktur “ yanıtını vermesini  kolaylaştırıyor. Feuerbach’ın kilisesiz İsa anlayışında iki temel şey var; anlamak ve kendini feda etmek, ortaya koymak. Yani başka bir varlığa, aşkın bir varlığa bağlanmak yerine bu dünyada başka bir insana bağlanmak. Eliot, Mill on the Floss’da bu düşünceyi işliyor zaten. Bir sele kapılan, birbirini kucaklayarak sel sularında boğulan iki sevgili vardır romanın sonunda. Feuerbach’ın tezlerinden biri de şu zaten : İnsan dini aşarken,  yabancılaşmanın üstesinden gelirken diğer insanları da anlamaya çalışmalı. Anlamaya çalışmayan insan, iradesi olmayan bir insandır, iradesi  olmayan insan ise  aldatılmaya açık bir insandır.

Ö.M: Ve özgür değildir dolayısıyla.

H.T: Kesinlikle öyle..Bir de insan kendisini bir başka insan için ortaya koyabilmeli, gönül bolluğuyla ona karşılıksız bağlanmalı, karşılık beklenmemeli. George Eliot kilisenin onayına sunmayı ya da resmi sözleşmeye dökmeyi  reddettiği ilişkilerini böyle yaşıyor. Hayatında sahicilik var. Evlilik kurumunun zorladığı içtensizlik ve ikiyüzlülükle malul değil onun ilişkileri. Ama bu içtenlik, bu sahicilik aynı zamanda onun ağır eleştiriler almasına da neden oluyor. Ağır eleştirilerden bir tanesi, Nietzsche’den geliyor. Hegel’in ve genç Hegelciler’in amansız, acımasız eleştirmeni Nietzsche, Feuerbach’ı da  eleştiriyor. Nietzsche’nin sert  eleştirilerinden Eliot da nasibini alıyor. Nietzsche onun için, “tanrıdan vazgeçiyor gibi  görünüyor, ama İsa’dan  vazgeçemediği için sonuçta tanrının öldüğünü kabul etmiyor “ diyor. Eliot’ı “Suffrage” hareketindeki kadınlarla bir tutuyor, bir orta sınıf kadını olarak görüyor onu. Aslında  hiç de öyle değil. Sınıfsal köken olarak oraya ait bir kadın değil. Tam aksine yoksulların bir yazarı aslında.

Ö.M: Evet, hiçbir zaman da bunu terk etmiyor. 

H.T: George Eliot aslında bizi kaçınılmaz olarak felsefenin içine pat diye attı. Ortodoks Hıristiyanlığı  eleştirerek, Feuerbach’dan yola çıkarak insanın, insan kardeşlerine karşı sorumluluk duyacakları, bu duygu  doğrultusunda  davranacakları yeni bir hümanizmanın mümkün olup olmadığı sorusunu soruyor ve “evet pekâlâ mümkündür” cevabını veriyor George Eliot. Evlilik dışı ilişkilerini aynı  düşünceler temelinde açıklıyor. Yani iki insan birbirlerini seviyorlarsa kilisenin ya da devletin bunu sözleşmeyle onaylamasına gerek yoktur sonucuna varıyor.  

Ö.M:  Bunlar bugün söylendiğinde pek radikal görünmeyebilir, hatta doğal görünebilir. Fakat,  Eliot bu  düşünceleri 1860’larda açıklıyor ve savunuyor. Düşünceleriyle örtüşen bir hayat yaşıyor.Bu nedenle önemli ve tabu yıkıcı bir yazar. Kadınların özgürlük hareketine  büyük bir katkıda bulunmuş. Cesaret, özgüven ve etik sorumluluk gerektiren bir şey.

H.T:  Nietzsche’nin  tepkisini çektiğini  söylemiştim; Nietzsche kemikleşmiş bir hümanizma buluyor  onda. Eliot’ın savunduğu tarzda bir hümanizmayı da köle ahlakının tezahürü olarak kabul ediyor. Bu oldukça sert bir eleştiri. Haksız bir eleştiri aynı zamanda, hem onu ilginç kılan, hem de deyim yerindeyse yumuşak karnını oluşturan liberal değerlere çok sert vurması.

Ö.M: Evet, sağın Nietzsche’yi zaman zaman sahiplenmesinin nedeni de bu. Çarpıtılarak da olsa faşistlerce  benimsendiği  zamanlar  oldu. Çok büyük bir  alaycılık da var onda. Yanlış  anlaşılmasının  bir başka nedeni de bu. Alaycılığı kavranamıyor. Gilles  Deleuze,  “Nietzsche’yi okurken gülmeyenler, bol bol gülmeyenler onu anlamıyorlar. Böyleleri onu  hiç okumasınlar “ der. Deleuze’un sözünü ettiği şizoid kahkaha.

H.T: Şizoid ve devrimci kahkaha. George Eliot’la da alay ediyor zaten. ”Ah işte İngiliz tutarlılığı diye ben buna derim“ diyor Eliot’ı eleştirirken.

Başta George Eliot’ın 1970’lerden sonra yeniden okunduğunu ve yeniden değerlendirildiğini, birbirine karşıt düşüncelerin de bu arada çarpıştığını söylemiştik. Ama George Eliot yaşadığı dönemde de  İngiltere’nin dışında ilgi görüyor. İngiltere dışında onun yazdıklarına ilgi gösterenlerden biri çok önemli; Viyana’da doğan ve Zürih’te felsefe doktorası yapmış olan Helene von Druskowitz. Eliot’un çağdaşı  sayılır. Eliot’ın yazmaya başladığı dönemde dünyaya gelmiş, 1856 tarihinde doğmuş ve 1918’de akıl hastanesinde de ölmüş. Evlilik dışı bir çocuk. Helene von Druskowitz çok yetenekli ve son  derece  zeki bir kadın. Fakat o tarihlerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda üniversiteler kadınlara kapalı. Gidebildiği tek üniversite Zürih’te. Zürih Üniversitesi’nde felsefe doktoru olan ikinci kadın Helen von  Druskowitz. İngiliz edebiyatını çok seviyor,  Lord Byron’ı, Don Juan’ını çok seviyor, doktora  tezinin de konusu bu. Shelley’yi çok seviyor ve çok da takdir ettiği birisi var; George Eliot. Hatta ona  göre George Eliot  “en büyük kadın  yazar “. Druskowitz, Eliot’ın Feuerbach yorumlarını da  paylaşıyor. Kendi de ateist. Ama George Eliot’ın hayatının son döneminde evlenmiş olmasını da kabullenemiyor.  Radikal bir evlilik karşıtı Druskowitz. Giderek erkek düşmanı oluyor. Yaşadığı dönemin Valeria  Solanas’ı oluyor.

Ö.M: Erkek düşmanlığı, kadın düşmanlığına bir tepki. Sert  bir tepki ama, ancak kadın düşmanlığıyla  birlikte düşünüldüğünde anlaşılabilecek bir şey. Druskowitz’in yaşadığı dönemde, Viyana’da  kadın  düşmanlığı çok yaygın. Kadın düşmanı bir kültür Viyana’nın entelektüel çevrelerinde bile varlığını  duyuruyor. Modernizmin içindeki reaksiyoner eğilimler kadın düşmanlığını bu çevrelerde yayıyor. Otto  Weininger’in o meşhur kadın düşmanı tezleri yüzyıl sonu Viyana’sında formüle edilmiş.

H.T:  Freud’un düşünceleri de aynı dönemin ve aynı ortamın ürünü. Programın başında Freud’un bir  tezinden söz  etmiştik; Kadınların bilime katkılarının bulunmadığını, sadece dokuma tezgâhında çalışmayı ve dantel örmeyi  bildiklerini, bunun da olsa olsa teknikle ilgili olduğunu söylüyordu. Yine, Viyana kültürü içinde çok parlak bir yazar olarak sivrilen Karl Krauss da kadınlarla çok ince ve o denli de acımasızca alay eder. Ama  bir yanlış anlamaya yol açmayayım.Freud’u Weininger gibi bir kadın düşmanı olarak kesinlikle görmediğimi belirtmek isterim. Demin senin de söylediğin gibi, modernizmin  içinde çok derin bir reaksiyonerlik var. Kadın düşmanlığı bunun bir yönü. Bir diğer yönü de anti-semitizm. Galiba ikisi birbirine bağlı, hiç değilse belirli bir tarihsel dönem boyunca birbirine bağlı. T.S. Eliot’da, Ezra Pound’da şu ya da bu ölçülerde hep var bu iki eğilim.

Ö.M: Bütün bu andığımız adları yaşadıkları dönemin koşulları içinde değerlendirmeliyiz. Bu da bize  olayları ele almada daha pek çok şeyin  yan sıra tarih bilgisinin ne kadar gerekli olduğunu  gösteriyor. Ancak şu da var; bu insanlar yaşadıkları dönemin ve hatta dünyanın sınırlarına da sığmıyorlar.  Sınırları aşıyor, çerçeveleri kırıyor ve geçmişten günümüze uzanıyorlar. Düşünceleriyle, yarattıkları  yapıtlarla ve yaşamlarıyla. Onları hem tarihsel bir dönemin koşulları içinde anıyoruz, hem de birer  çağdaşımız gibi söz ediyoruz onlardan. Bağımsız bireyler olarak dünyayı biçimlendirmişler.

H.T: İnsanoğlunun özgürleşme serüvenine katkıda bulunmuşlar. Bazıları tam anlamıyla unutulmuş,  unutturulmak istenmiş. “Kimsenin ziyaret etmediği mezarlarda yatanlar” diye bir deyim vardır, işte  öyle. Fakat o unutulmuş olanları da anmak gerekiyor. O insanlar düşünceleriyle, moral cesaretleriyle yol gösterici olmuşlar. İnsanlığın ışık taşıyıcıları.

George Eliot’dan söz ediyorduk. Romanları son derece karmaşık. Olay örgüsünde iç içe geçişler var, pek çok karakter var ve bir anlamda da psikolojik çözümlemeyi geliştiriyor. Bu yönüyle de Virginia Woolf’un bilinçaltı tekniğine öncülük etmiş oluyor. 

Ö.M: Bilinç akışı tekniğinin erken örnekleri de denilebilir belki.

H.T: Onun dönemindeki pek çok kadın yazar erkeklerin egosuna dalkavukluk ediyorlar. Bunlardan biri kesinlikle değil George Eliot. Yoksulların romancısı bir  anlamda. Onların diliyle, onların  lehçesiyle   yazıyor kimi yerde. Sınıf analizleri yapıyor, sınıf farklılıklarını işliyor. Örneğin, Middlemarch  romanında. Bir romanı daha vardır, Radikal Felix Holt başlıklı romanı. İngiltere reform yasalarının çıktığı dönemde yazdığı bir roman bu. Romanın kahramanı erkek Felix Holt’un o kadar da radikal olmadığını vurguluyor. Radikal olan bir kadın karakter. Miras yoluyla intikal eden hakları, miras  hakkını sorguluyor romanda Eliot. Burada önemli bir nokta daha var; kitabı hatırlıyorum, bazı bölümleri arabacı anlatır, atlı arabacı yolcularına anlatır öyküyü. Çalışan sınıfın diliyle yazılmıştır gerçekten o bölümler. Sanki bir pubda yaşlı bir insan, çalışan sınıftan bir insan etrafındakilere başından geçmiş bir  olayı anlatıyordur.

Aslında George Eliot’tan, söz ederken geçmiş programların birlikte düşünülmesinde yarar var. John Stuart Mill’le, Viginia Woolf ‘la çok yakından ilgili. John Stuart Mill’in de çağdaşı.

George Sand

Ö.M: Bu kadın yazarlar neden George adını alıyorlar acaba hep? George Sand da.

H.T: George Eliot İngiliz yazarları beğenmiyor, beri yandan George Sand’ı beğeniyor. Sanırım  tanışmış da onunla, Fransa’da.

Ö.M: Öyle mi? Bu şaşırtıcı değil aslında. İkisi ilerici politikalara yakınlık duyan insanlar.

H.T:  George Eliot’ın, taşrada yaşadığı yıllarla evli bir erkekle ilişkisi  olduğundan, bu  erkeğin  karısının kıskanç  davranarak  Eliot’a  evlerine  gelmemesini  söylediğinden, kadının  Eliot’ı kibarca kovduğundan bahsetmiştim. Şimdi adını hatırlayamadığım o evli erkek Robert Owen’ın

düşüncelerini  ve bu düşünceleri temel alan kooperatifçi görüşleri benimsemiş biri. Bu  düşünceleriyle Eliot’ı da yani o zamanki adıyla Mary Ann Evans’ı da etkiliyor.

Ö.M: George Eliot’ın ilginç hayatından bir ilginç nokta daha; Robert Owen tarzı ütopyacılıktan da  etkilenmiş.

H.T: Az önce ilerici politikalarla yakınlık kurmuş, bu politikaları desteklemiş olduğunu söyledin. Haklısın, gerçekten öyle. Suffrage hareketini destekliyor, sufraj hareketi içinde dostları var. Hatta eylemci bir yönü de var George Eliot’ın. İrlanda’nın bağımsızlığı için yapılan bir gösteriye, yürüyüşe katılmış,  imza kampanyaları yürütmüş .Dolayısıyla sadece evinde oturup kendine ait bir odada yazı yazan birisi de değil. 

Ö.M: Çok ilginç bir şey geldi aklıma bir parantez açmama müsaade edersen. Şimdi eylemci yanı da var dedin ama hep konuştuğumuz şey George Eliot’ın bir yazar olduğu. Ana kimliği yazar ve düşünür diyelim. Oysa şimdilerde yeni  bir eğilimin gelişmekte olduğu gözleniyor. Örnegin, Chomsky ya da Arundhati Roy hemen aklıma gelen iki isim; onlar “yazar” ve “eylemci” sıfatını beraber kullanıyorlar. Sanki yazarların ayrıca eylemci olması mümkün değilmiş, iki ayrı kategoriymiş gibi ele alınıyor ve Roy, hangi makalesinde olduğunu hatırlamıyorum şimdi,  Power Politics’de yanılmıyorsam, bu ikili  nitelemeyi, yazar ve eylemci ayırımını eleştiriyordu. Sözünü  ettiğim makalesinde “ne demek, neden aynı zamanda eylemci ve yazar sıfatını kullanıyorlar?” diye soruyordu. Bu tabii eleştiri de içeren bir soru. “Yazar demek yetmiyor mu?” diye de vurguluyor. Demek istediği, yazarlık eylemciliği de içerir, her  yazar aynı zamanda  bir eylemcidir, bir eylemci olmalıdır. Bu pek çok insan için de son zamanlarda giderek artan bir söylem haline geldi. Bu nedenle altını çizmekte fayda gördüm ben de. Bir yazarın  yazdıkları doğrultusunda eylemesi, harekete geçmesi, davranması kadar doğal bir şey olabilir mi?

H.T:  Yazarlar yakın geçmişte politik alandan çekildiler. Evine kapanan, bilgisayarın başında  durmadan yazan bir kimse olarak anlaşılan ve öyle tanımlanan biri oldu yazar. Yani yazar ve  hatta  entelektüel sözcükleri hayattan, eylemden kopuk insanlar için kullanılmaya başlandı. Bunda ne kadar  yazarların payı var, o da ayrıca  tartışılması gereken bir konu. Yazarın aynı zamanda bir eylemci  olduğu unutulmuştu. Dahası bir süredir yazarın eylemci olması yadırganıyordu. Yazarlık ve  eylemciliğin şimdilerde yeniden buluşmasına tanık oluyoruz. Bu  buluşmaya vurgu yapılıyor olabilir.

Ö.M:Tamamen hemfikirim, fakat bu yazara yazardan başka bir şeyle hitap edilmesini, yani bir yazısının altında, bilmem kim, yazar ve eylemci denmesini haklı kılmayabilir aslında.

H.T: Haklısın, Sartre  için eylemci yazar, eylemci felsefeci denilmiyordu. Ama az önce söylemek  istediğim biraz da buydu. Sartre ile birlikte angaje entelektüel sahneden çekildi. 

Ö.M: Birkaç program önce de Michael  Walzer’in  hoşgörü rejimlerini konusundaki düşüncelerini  açarken de değinmiştik bu konuya. Walzer’in  “haklı savaş”  tanımı yapmasından, bu  tanıma  dayanarak ABD’nin 11 Eylül sonrası politikalarına destek vermesinden söz etmiş ve bu tutumun  entelektüel sorumlulukla bağdaşmadığını belirtmiştik. Entelektüel kimlik bir bütün. Entelektüel olmak  salt zihinsel üretimde bulunmayı ifade etmiyor, etik bir duruşla bütünlenmeyi gerektiriyor.

H.T: George Eliot’a dönüyorum. Tamamlamaya çalışalım. Eliot’ın romanlarını, makalelerini kaleme aldığı tarih 1850’ler; yani Napolyon savaşlarını izleyen dönem. İngiliz toplumu stabilize edilmek isteniyor, ama bu hiç de kolay değil. Tam aksine karışıklıklar giderek artıyor. Tarımda tahıl yasaları - “corn laws”- çıkartılıyor. Yoksullardan alınacak paralar toprak sahiplerine aktarılmaya çalışılıyor. Bütün bunlar İngiliz toplumunda huzursuzluğu giderek yoğunlaştırıyor. Toplum  tepeden aşağı doğru alınan sert önlemlerle, çıkarılan katı yasalarla stabilize edilmeye ne kadar çalışılırsa çalışılsın, dipten gelen, alttan gelen,  huzursuzluk dalgası ve öfke seli önlenemiyor. İşte Eliot’ın romanları bu huzursuzluk döneminin ürünleri. Bu tarihsel dönemin ışığında okunması gereken yapıtlar. Halkın arasındaki huzursuzlukları şu ya da bu ölçüde, ama mutlaka duyurmuş olan bir yazar Eliot. 

Ö.M: Bu bir başka düzeyde Virginia Woolf için de geçerli. Onun roman ve denemeleri de insanlığın  savaşa, yıkıma sürüklendiği bir dönemin ürünleri. Bir yazarın kaleminden çıkabilecek en güçlü savaş aleyhtarı yazılar onun imzasını taşıyor. 

H.T: Hemen özetleyelim; Aslında kadınların sınırlı haklara sahip olduğu ve bunun da doğal kabul  edildiği bir çağda bir kadının yazarlığı seçmiş ve seçiminde engel  tanımamış olması  başlı başına  bir meydan okuma.  Erkeklere, onların kurduğu  düzene, onların diline ve ahlak anlayışına bir meydan  okuma. George Eliot bütün bu doğal kabul ettirilen, bütün bu  dayatılan  normları, sınırlılıkları aşıyor.  Romanlarındaki kadınlar nihai amaçlarına ulaşamıyorlar belki, yani özgürleşemiyorlar, fakat bu yolda  mücadele ediyor, güçlüklere göğüs geriyorlar. Kendilerine sunulan dünyayı  kabullenmiyorlar. Eliot’ın benzetmesiyle onun romanlarındaki  kadınlar “denize kavuşmaya çalışan ırmaklar” gibiler, kavuşamasalar da önlerine konmuş olan bentleri, sınırları aşıp denize ulaşmaya çalışıyorlar.

Ö.M: Evet, asıl altı çizilecek, vurgulanması gerekecek çok önemli bir hususu da şimdi sen söyledin; savaşmak, mücadele etmek. Özgürlük mücadelesini yürütmek, ödün vermeden yürütmek. Arundhati  Roy’un da söylediği gibi, baskı altındaki insanın kaybedeceğini  bilse dahi kendinden çok kuvvetli bir  despota karşı savaşması çok önemli.

H.T: Zaten Eliot’ın romanlarındaki kadınlar da mutlaka nihai amaçlarına ulaşsalardı bu çok inandırıcı olmazdı. Biz  bugün burada o romanları konuşuyor olur muyduk bilmiyorum. Diyeceğim; Eliot’ın  romanlarını önemli kılan, kadın kahramanlarının bu anlamdaki  “başarısızlıkları”, yılmadan  mücadele  etmeleri.

Ö.M:  Asıl kahraman da belki bu. Her sabah, her gün, kaybedeceğini bildiği bir savaşa yeniden giden insan. Kadere hakim olmaya, kendi kaderinin efendisi olmaya çalışan insan. Yenilenlerin tarihi de mutlaka yazılmalı, onların öyküsü de mutlaka anlatılmalı. Bir gün kazanabilmeleri açısından bu  önemli.

(5 Aralık 2003 tarihinde Açık Radyo'da 'Cuma Adlı Adamlar' adlı programda yayınlanmıştır.)