Modern zamanlarda Antroposeni nasıl deneyimliyoruz?

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen, insanlığın doğa ile olan ilişkisinin hızla değiştiği ve gezegenimizin karşı karşıya kaldığı çevresel zorlukların arttığı bir dönemi işaret ediyor. Bu dönemi nasıl deneyimlediğimizi Gündüz Vassaf konuşuyoruz.

Modern zamanlarda Antroposeni nasıl deneyimliyoruz?
 

Modern zamanlarda Antroposeni nasıl deneyimliyoruz?

podcast servisi: iTunes / RSS

Satırbaşları:

  • Antroposen hem alışılmadık hem de rahatsız edici bir dünya, insanların güven vermeyen mekanlarla boğuşmak zorunda kaldığı bir dönem, yani devam eden huzursuzluk ve güvencesizlikle yaşamak için stratejiler gerektiren bir dünya ortamı olarak tanımlanabilir.
  • Gezegeni Gaia gibi, yaşayan bir varlık gibi düşünebilirsek o zaman bize yabancılaştığı, şaştığı, şoktan şaştığı kesin, kesin bence.
  • İklim krizinin korkusu yok bile, çok soyut bir şey. Benim dönemde olmayacak en azından.
  • İklim krizinin kendi zaman algımız açısından yavaş işliyor olması, ama o yavaşlığın bile çok hızlı olduğunun farkına varmamız bizi galiba olayla yüzleştirmiyor ve farklı şeylerle yüzleştiriyor.

Modern dünyada yaşadığımız Antroposen dönemi, insanlığın doğa ile olan ilişkisinin hızla değiştiği ve gezegenimizin karşı karşıya kaldığı çevresel zorlukların arttığı bir dönemi işaret ediyor. Bu dönemi nasıl deneyimlediğimizi anlamak için Antroposen Sohbetler'de Gündüz Vassaf ile bir araya geldik. Vassaf, insanların doğayla olan ilişkisini ve çevresel sorumluluğumuzu tartışıyor. 

“Antroposen ve Güvencesizlik”

Antroposen, insanların artan çevresel belirsizlik ve güvencesizlikle başa çıkmak zorunda kaldığı bir dönemi işaret ediyor. Bu bölümde, insanların modern zamanlarda güvencesizlikle nasıl başa çıktığını ve stratejiler geliştirdiğini ele alacağız.

Utku Perktaş: Antroposen hem alışılmadık hem de rahatsız edici bir dünya, insanların güven vermeyen mekanlarla boğuşmak zorunda kaldığı bir dönem, yani devam eden huzursuzluk ve güvencesizlikle yaşamak için stratejiler gerektiren bir dünya ortamı olarak tanımlanabilir. Esasen bugün Türkiye’de deneyimlediğimiz afetlerle şekillenen ortamın tanımını yaptım sanıyorum. Bir de şunun altını çizmek istiyorum; bugün yeryüzünde yaşamla barış içinde olmadığımız gerçeğinin bilincine varmadıkça yeryüzünde huzura kavuşabilmemiz olanaksız. Dünyadaki tüm öteki türlere karşı totaliter bir yıkım savaşına girmiş durumdayız, nefes aldığımızın ne denli bilincindeysek totaliterliğimizin de o denli bilincindeyiz. Bu da Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabından kısa bir alıntıydı. Evet, merhaba! Antroposen Sohbetler'e hoşgeldiniz… Bugün konuğum çok kıymetli Gündüz Vassaf. Gündüz Vassaf bir psikolog, akademisyen, önemli bir düşün insanı… Geçtiğimiz yıl Cehenneme Övgü kitabına bugünlerden bakarak bir söyleşi gerçekleştirdik kendisiyle. Bugün de “modern zamanlarda Antroposeni nasıl deneyimliyoruz?” sorusunu kendisine soracağım. Gündüz Hocam hoşgeldiniz, merhaba! Davetimi kabul ettiniz, tekrar beraberiz…

1Antroposen, insanların artan çevresel belirsizlik ve güvencesizlikle başa çıkmak zorunda kaldığı bir dönemi işaret ediyor. Tasarım: Yasemin Sayıbaş Akyüz.

Gündüz Vassaf: Merhaba Utku, sevgili Utku… Düşün insanı dediniz, galiba Descartes'in “düşünüyorum varım”… Yani düşünüyorsan bugün, bu Antroposen çağ bağlamı içinde düşünüyorsam ki, tek bağlam bu, çünkü gezegenin geleceği… Düşünüyorsam utanıyorum demek, düşünüyorsam suçluyum demek, düşünmek suçlu olduğumuzu anlamak demek herhalde. Ve utanmak, yani sessizliğimizden utanmak. Oxford’da üç genç filozof var. Bugünlerde isimleri epey bir geçiyor. Az çok birbirlerini tekrarlayan ahlak üzerine yazıyorlar. Ben bugün vicdanım kimden sorumlu, işte ilk akla gelen en yakınlarımdan, çocuğumdan, sevgilimden, annem ve babamdan… Ondan sonra daire giderek büyüyor. Mahallemde olup biten, yaşadığım ülkede olup biten, dünyada olup biten… Orada sel felaketi var, nasıl yardım edebilirim? Orada savaş var, savaşın durması için ne yapmak gerekiyor? Giderek genişliyor, fakat yaşadığımız zaman diliminde kalıyor. Yani bugün yaşadığım felaketler karşısında ben ne yapabilirim ile sınırlı kalıyor. İşte yaşadığım sürece ben iyi bir insanım, bunları yapmaya çalıştım vs… Halbuki bu ahlak küresel iklim değişikliği sebebiyle gelecekte seller altında kalacak yüzbinlerce insan, kıtlık, Afrika’dan göçler, ölümler… Bunlardan da ben bugün sorumluyum, bir şey yapmamakla sorumluyum. Yani gözümün önünde günümün felaket manzaraları var, fakat gelecekte olabilecekler bir düşünce, bir teori. Yani bana dokunmayan şeyler, beni acıtmayan şeyler; fazla afaki kalmış şeyler. Halbuki o da benim ahlakımın bir parçası, gelecekte ben öldürmüş olacağım o insanları; neden? Doğal felaketlerden, açlıktan, demografik değişimlerde yolda ölenlerden vs… Onun için galiba düşünmek, bugün ilk önce suçlu hissetmemiz ve utanmamız kendimizden, hele çocuğumuz varsa çocuğumuzun önünde utanmamız ve suçlu olduğumuzu birlikte yaşayabilmemiz. İlk aklıma gelen o, düşünen insan bugün suçlu insandır, kendisine yalan söyleyen insandır, kendisini aldatan insandır vs… Yani bir ahlak değişikliği gerekiyor her şeyden önce. 

U.P.: Anlıyorum. Çok güzel bir başlangıç oldu. Hocam, bu dönem artık hakikat ötesi dönem doğru geçiş yapıyoruz. İnsanın merkezde olduğu insan çapındayız, ama olanlar o kadar hakikat ötesi bir dönemi gösteriyor ki… Güvensizlik duygusunu siyasetin yozlaşmasıyla tüm diğer yargıları yitirmiş, politikaya yabancılaşmış bir nüfusla deneyimliyoruz. Bunu da Cennetin Dibi kitabınızdan almıştım. Dünyanın farklı yerlerinde bu tanımladığımız durumu deneyimlediğimizi düşünüyorum. Son dönemde deneyimlediğimiz deprem felaketi de son zamanlarda yaşananlara da sizinle yakıştığımızda sizin de söylediğiniz gibi kuş bakışı bakarsak, bugün Türkiye’de insan çağı olarak tanımladığımız Antroposen dönemi ve hakikat ötesini acımasızca deneyimliyor muyuz? Ne düşünürsünüz bu konuda?

G.V.: Yani Türkiye, benim de sizin de, beni azıcık daha uzun, yaşamımız boyunca birbirimize o kadar kötü davranan, hem çevremize… Birbirimize o kadar kötü davranan bir ülkeyiz ki, yani köylerin, şehirlerin yok olduğu, bombalandığı, mal mülke el konulduğu, hapisanelerde işlenceler, askeri darbeler, her seferinde yeni bir şeye kavuşacağımızı zannedip yine sınıfta kaldığımızı görmek… Bu günlük felaketlerle baş etmekten sanki ahlakımızı acımızı nasıl bağlamış bir yerde. Toplumun ruh sağlığının bu derece bencil bir topluma yol açması kaçınılmaz belki. Fakat nereye kadar? Depremden kazanacağımız çok şey var. Belki de bu yediğimiz tokattı. Erzincan depremi bir şoktu belki, benim kuşağım için, Gölcük depremi devletin iflasıydı, umursamazlığıydı, bir şey becerememesiydi. Bu son yaşadığımız deprem hissettiğim kadarıyla yakamızdan siyaseti silkerek, devleti bir tarafa bırakarak, biz ne yapabilirizin seferberliği oldu. Örnek bir seferberlik. Yani dünyaya örnek bir seferberlik sanıyorum. Bu kadar acı dolu, bu kadar edilgenleşmiş bir toplumun, bu denli korkak bir toplumun, insiyatif alamayan bir toplumun bu denli seferber olabilmesi olağanüstü bence. Şimdi bundan sonrası da, bu depremin yaraları sarılacak… Bu psikolojinin aşamaları var, yas, inkar, kabullenme vs… Bunları da geçeceğiz. Fakat iki hafta sonra, bu acil yardımlar gittikten sonra ne yapacağız? Tekrar köşemize çekilip bu sefer seçimler olmasını mı bekleyeceğiz? Yoksa buradan aldığımız dayanışmayla birlikte bir şey yapabileceklerimizin kanıtlandığını pratikte görmemizle bundan sonra ne yapacağız hep birlikte? Kendi mahallemizden başlayarak ülkemiz geneline yayılarak… Aklımdan şu geçiyordu geçen gün, bu acıyı, ilk avı var hala, depresyon var… Psikologların yapabileceği bir şey yok, yapabilecek olsalar yetişmezler zaten, yetişemezler. Fakat Türkiye’nin batıda olmayan kuvvetli bir yanı, Türkiye gibi toplumların, her ne kadar cemiyetsek de, cemaatler var Türkiye’de, aile var, mahalle var, hemşehrilik var ve bunun getirdiği bir dayanışma var. Bu dayanışma baharında aklıma adsız alkolikler geldi. Adsız alkolikler yan yana geliyor ve birbirlerine destek oluyorlar; içmemeleri, hayatı tekrar yakalayabilmeleri, kendilerini ve dünyayı sevebilmeleri için… Şimdi her mahallede, her apartmanda elimizde bu acıyla cebelleşeceğimize, haberlerle kendimizi boğacağımıza, depremden bu gerilmiş ortamda evde birbirimizle tartışacağımıza, birbirimize bir psikoloğa git diye takılacağımıza, bu acılarımızı oluşturacağımız ortamlar oluşturmak, mahalle komiteleri gibi, apartman komiteleri gibi… Ordan da birleşerek, mahallemizde birleşerek, çünkü şimdiye kadar siyasi olarak bir taraf orada, bir taraf burada… Ama bu acılarımızdan sonra insanca birleşerek birlikte ne yapabiliriz diye. Türkiye’nin yeni ahlakı böyle kurulacak. Seçimlerde kimin kazanacağı ile kurulmayacak. İlk önce yan yana gelerek, tartışarak birbirimizle kurulacak.

U.P.: Çok teşekkürler Hocam. Peki, bir sorum da şöyle, artan nüfus, kırsaldan kente doğru yaşanan göçler ve hızla ucuza inşa edilen meskenlerde büyüyen insan nüfusu artık tekinsiz ve huzursuz bir ortamda yaşamak zorunda. Afetler meydana geldiğinde de plansız ve kalabalık kentlerin artan yükü afetlerin sonuçlarını farklı bir boyuta taşıyor. Sonuçları insanların ve doğanın üzerine yüklüyor esasında. Artık içinde olduğumuz bu dönemde dünya, yaşadığımız gezegen bize yabancı mı diye sorguluyorum kendi kendime. Acaba ne düşünürsünüz? Yaşadığımız gezegene mi yabancılaştık? Yoksa gezegen mi bize yabancılaştı?

“İnsanlar ve Gezegen: Yabancılaşma ve Yeniden Bağlanma”

Antroposen dönemi, insanların gezegenleriyle olan ilişkisini değiştiriyor. Yabancılaşma ve doğaya karşı sorumluluğumuz arasındaki karmaşık ilişkiyi inceleyerek, insanların yaşadıkları gezegeni nasıl algıladıklarını anlamaya çalışacağız.

G.V.: Çok güzel. Çok güzel… Gezegen bizden daha dirençli ama… Düşünmemiştim o şekilde, müthiş bir yaklaşım. Belki öyle düşünebilirsek, yani gezegeni Gaia gibi, yaşayan bir varlık gibi düşünebilirsek o zaman bize yabancılaştığı, şaştığı, şoktan şaştığı kesin, kesin bence. Azıcık felaket belki aydınlanmayla başladı, yani gezegenin bize yabancılaşmasında. Belki de tek tanrılı dinlerle de başladı. Yani nehir tanrısı, ağaç tanrısı, kuş tanrısı… Hepsini öldürdük. Onları yaşatırken doğaya saygımız, doğadan korkumuz günlük yaşamımızın bir parçasıydı. Yani tanrı da soyutlaştıkça ve oralarda bir yerlerde daha genel bir ahlakla ilgili, soyut bir ahlakla ilgili veya bedenimizin konu olduğu ahlaki durumla ilgili… Mesela işte hristiyanlık, sevişmeyeceksin bile başlangıçta. İşte bedene verdiğimiz değerle tanrıdan o kadar uzaklaşıyoruz anlamına geliyor. Neyse, soyutlaştıkça hikaye doğadan koptuk. Fakat doğayı kullanmaya başladık, yani doğayı aletleştirdik. Bu bildiğimiz bir şey. Bugün hala neredeyse oradayız. Tekrar ahlak değişimine geliyorum. Bu doğa tanrılarını yeniden keşfetmemiz ve doğadan korkmamız… Doğadan korkmuyoruz, başımıza ne geldi diye bakıyoruz, biz yaptık diye bakıyoruz. İnsan doğayı değiştirdi, doğa da üstümüze geliyor. Fakat Antroposende bize odaklanıyoruz, kötü biziz. Doğa tabii ki kötü değil, ama korkmamız lazım. Bizim yaptığımız kötülük oraya yansıyor ve doğadan azıcık daha korkarsak, bu korkuyla aklımızı başımıza toplayabiliriz. Çünkü hala biz doğal denetleyebiliyoruz diye bir inancımız var. Düğmeye basıyoruz elektrik yanıyor, musluğu çeviriyoruz su akıyor. Yani doğayı ayağımıza, ışığı, suyu ayağımıza getiriyoruz. Bu kadar kolay değil, tüm bunlar bir gün gelmeyecek çünkü.

U.P.: Evet, evet… Kesinlikle! Tatlı su kaynakalarımız Dünya’daki en sınırlı kaynaklar arasında ve bitiriyoruz. Ben şöyle düşünüyorum, dünyayı o kadar hızlı dönüştürüyoruz ki, Dünya kendi tarihinde görmediği bir hızla dönüşüyor ve buna adapte olamadığı için asalında biz de Dünya’ya yabancılaşıyoruz. Dünya da bize yabancılaşıyor ve karşılıklı bir etkileşim olduğunu düşünüyorum.

G.V.: Kesin…

U.P.: Hocam bir de Antroposen dönemdeki ekolojik bozulmayla biraz önce söyledim gibi dünyamız bir yabancılaşma alanı haline geliyor. Doğayı farklı bir şekilde algılıyoruz. Uzmanlara göre insanın kendi kontrolü ötesindeki dünyanın felaket getiren güçleri ile karşılaşması mevcut algımızı da derinden sarsıyormuş. Bu felaket getiren durumları deneyimlememiz yaşadığımız gezegene daha fazla yabancılaşmamıza mı neden oluyor? Örneğin, deprem felaketini düşünecek olursak ve kuş bakışı bakacak olursak olaya, bunu yaşamamız bizi Dünya’ya yabancılaştırıyor mu?

G.V.: Yani edilgenleştiriyor. Ben korkmadıkça edilgenleşiyorum.

U.P: Korkmak iyi bir şey mi?

G.V.: Kesin… Kesin… Doğadan kork, kork ve kork! Korkuya ihtiyacımız var. Ancak korktuğumuzda seferber olacağız. İklim krizinin korkusu yok bile, çok soyut bir şey. Benim dönemde olmayacak en azından. 

U.P: İklim krizinin kendi zaman algımız açısından yavaş işliyor olması, ama o yavaşlığın bile çok hızlı olduğunun farkına varmamız bizi galiba olayla yüzleştirmiyor ve farklı şeylerle yüzleştiriyor.

G.V.: Az önceki sorunuza, gözleminize değinemedim. Başka kelimelerle tekrarlar mısınız?

“Felaketler ve Kültürel Değişim“ 

Felaketler, insanların yaşadığı coğrafyalarda kültürel ve sosyal değişimlere yol açabilir. Bu bölümde, afetlerin insanların coğrafyaya bağlılığını nasıl etkilediğini ve bu değişikliklerin kültürel tarihi nasıl şekillendirdiğini ele alacağız.

U.P.: Elbette... Felaket getiren olayları deneyimlemek, deprem gibi. Bu olaylar yaşadığımız gezegene bizim yabancılaşmamıza mı neden oluyor? Bu felaketlerin ne zaman olacağını öngöremiyoruz ve uzun süre yaşamamış olmamız da insanın bu felaketleri unutmasını sağlıyor. Bugünlerde, şöyle ifade edeyim, ben Ankarada’yım ama bu depremden sonra bir İstanbul depreminin olacak olması beni çok endişelendiriyor. Ciddi bir kaygım var. Çünkü İstanbul çok önemli. Hem sevdiğim ve tanıdığım insanlar anlamında önemli, ikincisi Türkiye’nin kalbi İstanbul. Bir şey olursa ne olur diye soruyorum. İstanbul’a uçakla gittiğimde havadan baktığımda bir yeşil alan göremiyorum ve İstanbul’da yeşil alan oranı yüzde 11 olarak belirtilmiş. Her yer beton ve bu betonla, biraz önce söylediğim Antroposen tanımıyla, güvensiz ortamı yaratıyoruz. Felaketleri unuttuğumuzda tüm bunları önemsemiyor gibiyiz. Felaketleri deneyimlediğimizde acaba gezegene yabancılaşıyor muyuz? Gezegeni çok daha farklı mı görüyoruz?

G.V.: Gezegen bilincimiz ne kadar oluştu? Bu sorunun cevabından emin değilim. Yeterince de oluşmadı bence. Hele bu son 15 yılda, ulus devlet, aitlik ve popülizmle… Yani dini bilincin ve ulusal bilincin tekrar artmasıyla ancak bunlar uzatmaları oynayan şeyler. Fakat bugünlerde en çok ses de oradan geliyor. O ses oradan geldikçe de bu gezegenli olma bilincimizi, iklim değişikliğine rağmen önüne geçiyor. İnsanlarla kendinizi gezegenli hissediyor musun diye bir anket yapsanız, dünyanın hiçbir yerinde böyle anket yapılmıyor. Ancak uzaylılar gelecek korkusuyla ya da dünyaya göktaşı çarpacak tehdidiyle gezegenli oluyoruz. Gezegenli olmak çocuğumuz varsa anne baba olmak gibi bir şey olmalı. Böyle bir bilincimiz yok.

U.P.: Anlıyorum. Öyleyse bir korku yaratan düşünce daha var. Bu afet çalışmalarına bakmıştım. Afet çalışmaları alanında, coğrafya ile insan arasındaki bağlılığın önemi, mekanların coğrafi olarak anlaşılması ve bu tür afetlere dayanıklı olması anlamada kilit bir tema olarak kabul ediliyor. Sizce afetlerin gerçek olduğu coğrafyalarda insan olarak yaptığımız yanlışların maliyeti buralarda uzun yıllar süresince şekillenen kültürel yapının sık sık bozulmasına, coğrafyaya bağlılığın ortadan kalkmasına ve kültürle oluşan tarihin kaybolmasına neden oluyor mu?

G.V.: Türkiye özelinde bakıyorsak eğer, kuşaklarca toprakta yaşamış, bahçeli evlerde yaşamış insanlar. Çünkü köye öyle bir bahçeli ev diye bakmıyoruz. Toprakla, doğayla, iklimle iç içe yaşayan insanları aldık ve apartmanlara koyduk. Yaşamın anonimleştiği, hayata ve doğaya yabancılaştığımız yerlere koyduk. Bu bir kültürü bozuyor. İki ev komşusunun komşuluğu başka, olmayan apartman komşuluğu başka. Yok, olmuyor apartmanda. Şimdi bu büyük bir fırsat, akıllı yeşil kentler kurabilmek için büyük fırsat. Herkes kendi evinin mimari olabilir. Türkiye’nin akıllı, yeşil şehirler yaratabilmek… Oradaki yöre insanlarına da bunu anlatmak da önemli. Yeşil şehirler, bunu yapmak çok önemli.

U.P: Evet…

G.V.: Hepimiz suçluyuz derken ordan bitireyim. Türkiye’nin bugüne gelmesinden… Şimdi bu TOKİ’lere taşınıyoruz bizim aşağılık kompleksimize hitap ediyor. Çünkü batı tarzı bir yaşam bize sunuluyor orada. İşte yüzme havuzu, tenis kortu, şusu, busu… Kapıda da bekçiler var, çevreye de kapanmışız. Batıda, Hollywood filmlerinde gördüklerimiz gibi… Fakat batıdaki dayanıklı ama biz makyajı satın alıyoruz, çünkü bizimkiler dayanıklı değil. Orada bir defa aşağılık kompleksimize yatırım yaparak bu evleri alıyoruz, orada oturmak istiyoruz ama başımıza da çöküyor. Çünkü vatandaş olarak bunlar sağlam mı değil mi diye sormuyoruz bile. Batı görünümlü olduğu için güveniyoruz. Batı sağlamsa bu da sağlamdır diyoruz ve sahte bir geçiş yapıyoruz. Alırken hepimiz suçluyuz çünkü bu soruları sormuyoruz. Tabii ki yapı izni verenler de suçlu, bunu biliyoruz. Bankalar da sorumlu, banka bize borç verirken o ev sağlam mı diye bakmalı. Suçluluğumuzun sonu yok. 

U.P: Hocam çok teşekkürler, zaman yine hızla aktı. Programın sonuna geldik. Ben size geldiğiniz ve vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Çok keyifli bir sohbet oldu. Eksik olmayın.

G.V.: Peki Utkucuğum bir sonraki sohbette siz lütfen sizin yaptıklarınızı anlatın.

U.P: Tabii, seve seve Hocam, yine beraber olalım. Ben çok isterim. 

G.V.: Ben size sorayım ve lütfen sizin dünyanızı paylaşalım.

U.P: Tamam Hocam, elbette. Bugün Antroposen Sohbetler'in sonuna geldik, önümüzdeki günlerde benzer söyleşilerle buluşmak üzere hoşçakalın…