"Her şey dans ediyor; yıldızlar, zaman ve gezegenler": Sona Ertekin'le söyleşi

-
Aa
+
a
a
a

İkinci romanı okurlarla buluşan Sona Ertekin'le edebiyat, cadılar, mevsimler ve yaratıcı süreçler üzerine söyleşiyoruz.

Her Şey Dans Ediyor: Sona Ertekin ile söyleşi
 

Her Şey Dans Ediyor: Sona Ertekin ile söyleşi

podcast servisi: iTunes / RSS

95.0 Açık Radyo'dasınız ve Açık Dergi programını dinliyorsunuz. Bu akşam Sona Ertekin'le yayında buluşuyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Everest Yayınları etiketiyle basılan ikinci romanını “Her Şey Dans Ediyor”u konuşacağız.
 
Evet, kapak yazısından ufak bir kopya çekerek başlayayım. “Her Şey Dans Ediyor, zaman gemisinde piknik tüpü üzerinde demlenen çayı, hipnotik pavyon dansını, modern zaman cadılarını, hatta Osman Hamdi Bey ve Led Zeppelin’i bir araya getiren bir fantastik roman”. Fantastik roman tabirini bir video mesajında da kullanıyorsun. Buradan başlayalım istiyorum.

Romanın finaline doğru Tanrıça Hekate şöyle söylüyor: ''Gerçeklerle kıvranmakla gerçeği kavramak bir değildir. Güzelce kıvırmaktır olay, her şey dans eder.'' Bu tam da aslında senin fantastiğe başvurmanın sebebine dair güzel bir izahat diye düşünüyorum. Soru şu, fantastiğe yaslanmak, hayatımızı saran kasvetlere bir tür deva üretmek için bir araç mıydı senin için? Zira aynı video mesajda romanı yazma sahiplerinden biri olarak ruhu ve rengi korumak gibi bir tabir de kullanıyorsun. Evet, nasıl beslendin fantastik kurgudan?

Ben okur olarak da fantastik edebiyattan, fantastik kurgulardan çok besleniyorum. Bana ilham veriyor. Dediğin gibi bu kurgu karanlıktan; ülkemizin, dünyamızın zorlukları ve gerçekliklerinden bir kaçış sağladı, şüphesiz. Ama onun dışında da yazara özgürlük veren çok oyuncu bir alan bu. Ben biraz daha, nasıl diyeyim, acılar edebiyatı değil de biraz daha neşeli bir edebiyat okumayı seviyorum bir Tom Robbins fanı olarak. Dolayısıyla yazarken de hem hayal gücünü tetikleyecek, hem de insana biraz neşeli, pozitif bir dünya yaratabilecek alanlara girmeye çalışıyorum. Fantastik konular da bunları sağlıyor bana.

Peki, ağır sorular sorma adetimizden de men etmeyelim kendimizi. Roman formunun kanonize olmadan ya da gelenekleşmeden önceki ilk örnekleri geliyor aklıma. Tristam Shandy mesela… Farklı anlatıların yan yana geldiği; birbirine komşuluk edip yön verdiği; mizahın dünyayı kavramak için hayli meşru olduğu bir hat bu. Bu da aslında romandan 20. yüzyılda beklenen o ciddiyete bir mukavemet gibi geliyor. Dans eden yazı diyebilir miyiz senin yazına? Ya da ortak dostumuz Oğuz Tecimen’in tabiriyle “bedenli dil”? 

Ciddiyete bir mukavemet gösterdiğim kesin. Mizahı çok seviyorum ve bence zaten mizah direnmenin en güzel yollarından da biri. Kendine eleştirel bakabilmenin, kişileri, kurumları, olayları değerlendirip onları yeniden canlandırmanın da en güzel yollarından biri mizah. Dolayısıyla evet ciddiyete direniyorum.

Anlatı olarak postmodern bir tavrım olmamasının sebeplerinden biri de şu ki ben okur dostu kitapları, romanları seviyorum. Çok fazla flashback'ler vesaire gibi kurgu oyunlarından ziyade biraz daha düz kurguları; okuru elinden tutup onu bir maceranın sonuna kadar merakla, heyecanla götürebilen kitaplar okumayı seviyorum. Dolayısıyla böyle bir şey yaratmaya çalışıyorum. Biraz sinema diline de benziyor bu ister istemez, görsel bir tarafı da var.

Ama Oğuz'un tespiti, özellikle bu kitap için tabii ki çok hoşuma gitti. Hem bedenlerin, hem dilin, hem kurgunun dans etmesini istedim. İnsanların ruhunu da biraz dans ettirecek bir kitap yazmak istedim. Umarım bu şekilde olmuştur.

Kaynaklara geçmeden önce biraz da sektör konuşalım. Yayıncılık dünyasında upmarket diye bir tabir var.  Yani şöyle tam da senin dediğin gibi kurguda belki böyle taklalar attırmayan, kendi sesini ve sözünü fazlaca ciddiye alıp kendi kendini türetmeye bakan”, belki “yüksek”, belki fazlaca “edebi” denebilecek bir roman üslubu var ve bu 20. yüzyılda da çok baskın.  Bunun karşısında da işte “çıtır” ya da “eğlendirici” diyebileceğimiz türde bir yazım da var. İşte bu yeni upmarket edebiyat, eğlendirici vasıftan vazgeçmiyor ama yazıda ustalıktan da vazgeçmiyor. Kendi üslubunu üreten ürünler için bulunmuş bir tabir. Oldukça heyecan verici aslında.  Önemli bir jest olduğunu düşünüyorum. Zira hibrit bir üsluptan bahsediyoruz. Ben senin romanını bu upmarket etiketi altına yerleştirecek olsam bana ne derdin acaba?

Upmarket terimini şimdi duyunca kendime yakın buldum. Ben hiçbir zaman ciddi ya da ulu bir yazar tarafından yazılmış yüce kitaplara öykünmedim. Dediğim gibi iyi kurgu önemli ve üzerinde uğraştığım bir şey. Kurgunun ön planda olduğu kitapların “çıtır-çerez” diye aşağılanmasına da çok karşıyım. Ben bir orta yol olabileceğini düşünüyorum. İnsanı ezmeyen, bir insanın zihninde dönüp dolanan fikirleri birilerinin üzerine boşalttığı türde bir “ağır edebiyat” olmayan; ama kurgusuyla da, okuru elinden tutup bir yere götüren orta yollar, hibrit türler olabileceğine, olması gerektiğine inanıyorum. O yüzden de kendime yakın buldum bu terimi. Neden olmasın?

Ne güzel. Ben burada yine Oğuz'a selam ediyorum. Bu tartışmayı onunla yapmıştık senin romanın vesilesiyle. Şimdi o zaman romanın içine girmeye başlayalım ve kaynaklarını konuşalım, biraz [Tanrıça] Hekate'yi konuşalım istiyorum.

Senin romandaki kadın figürlerin oluşturduğu temel bir kadınlık tarifi var ve bunun da kaynağında Hekate var. Kimdi Hekate? Neydi? Nasıl faydalandın figürden? Ve bu figürün cadılıkla, pole dance (direk dansı) ile bağı nedir?

Benim bu kitabı planladığım süreçte, romandaki pole stüdyosu etrafında toplanan kadınların bir cadı klanı olacağına karar vermiştim. Ve onların inandıkları, peşine düştükleri bir tanrıça figürü arıyordum. Aklımda başka isimler de vardı. Şahmaran vardı mesela. Fakat hem Anadolu kökenli, hem de sadece Anadolu'yla sınırlı kalmayan dişil, güçlü bir figür ararken, Hekate’yle ilgili şeyler karşıma çıkmaya başladı tuhaf tesadüflerle.

Bodrum'a taşındığımız dönemde Hekate'nin Yatağan’da bir tapınağı olduğunu ve Karya bölgesinin de tanrıçası olduğunu öğrendiğimde iyice heyecanlandım. Sembolleri zaten çok hoşuma gidiyordu.

Hekate’nin bir anahtar sembolü var, bir de üçlü ay sembolü: ortada bir dolunay var, iki tarafta da iki farklı tarafa bakan hilaller. Bu üçlü ay, kadının üç evresini sembolize ediyor. Genç kız, anne ve kocakarı. Yani o gençlik enerjisi ve heyecanı ile orta yaş dönemine denk gelen annelik – tabii ki yazar Meryem Gültabak’ın da geçenlerde bir sohbetimizde ifade ettiği şekliyle annelik etmek için doğurmak da gerekmiyor, insanın kendine ya da başkalarına annelik ettiği bir yaş dönümü bu – ve sonrasında da kocakarı, kadının bilgelik ve olgunluk çağını temsil ediyor.

Hekate aslında Olimpos tanrılarından daha eski, Yunan panteonunda önceki tanrılardan bir tanesi, bir tanrıça. Ama bir şekilde Yunan panteonu ve Olimpos tanrıları arasında da yer almış. Yani tam olarak silinememiş, çok güçlü, enteresan bir karakter. Biraz cadılıkla bağdaştırılıyor. Daha “sert” ve de gizemli tanrıçalardan diyeyim. Ana tanrıça kültüne kadar dayandığını düşünüyorum köklerinin. Bu kitap için aradığım her şeyi birebir karşıladı. Böylece Hekate ile uzun bir yolculuğa çıkmış olduk.

“Genç kız, anne ve koca karı”, bu üçlüyü “baba, oğul ve kutsal ruh” yerine konumluyorsun hatta. Bu yeniden tanımlama ihtiyacı nereden hasıl oluyor?
 
Bir de aklıma şu takılıyor “cadılık”, İngilizce tabiriyle, “reclaim” edildi son dönemde. Sen nasıl görüyorsun bu cadılığın yeniden doğuşunu? Neyi temsil ediliyor cadılık ya da kocakarılık?

Cadılık benim kalbime dokunan bir şey. Çünkü bir kadın bitkilerle şifa pratikleri yapıyorsa veya bir takım ruhsal, spiritüel, şamanik pratikleri varsa hep cadı olarak adlandırılmış. Tıptan, dini liderliğe kadınların yapması istenmeyen her şey cadılık olarak tanımlanmış. Dolayısıyla bence kadına yasak olan şeyleri biraz temsil ediyor cadılık. O yüzden de çok değerli ve evet bu geri alınıyor.

Hem klasik dinlerin ötesinde bir spiritüellik arayışını ve daha pek çok şekilde kadının gücünü geri almasını temsil eden bir metafor oldu cadılık ve dolayısıyla popüler kültürde de çok fazla rastlıyoruz. İnsanları heyecanlandırdığını düşünüyorum ki neo-pagan, neo-cadılık eğilimleri de bu yönde.

Ben üniversitedeyken de vardı benzer figürler, fakat şimdi tekrar canlandıklarını görüyoruz. İnsanlar bilindik maneviyat yollarından kaçarken kendileri için yeni ama bir yandan da pagan köklerine daha yakın manevi pratikler geliştiriyorlar. Buna da şahit oluyoruz.

Romanda cadılıkla direk dansını yan yana getiriyorsun, dedik. Bunu bir kere daha vurgulayalım. Zira pole dance (ki buna dair çok manifestif tiradlar da var, Her Şey Dans Ediyor içerisinde),  cadılık yan yana gelmekle kalmıyor; Ankaralı “pavyon çalışanı” Ebru'nun post-feminizmini okuyoruz romanda. Toplamda söyleyecek olursak bir tür yeniden canlanma, bir yenilik hali, “neo” bir durum var ortada bu aynı zamanda bir “post” durum. Sen post-feminizm'in sularını nasıl görüyorsun, ne kadar yakın görüyorsun kendini?

Ben çok ilham verici buluyorum post-feminist damarları ve onların ilerledikleri yolu. Ezberlerin dışına çıkabiliyor yeni nesil. Ve dediğim gibi bu hem pole dance aracılığıyla olsun, cadılık aracılığıyla olsun bir “reclaim”, yani kadının gücünü, bedenini, iktidarını geri alması üzerine… Şimdi mesela insanlar şikayet ediyor, “ay gene mi işte kadın başrollü dizi” diye.  “Biz neredeyse 100 yıldır erkek başrolün bakış açısından yazılmış şeyleri izlerken o kadar da şikayet etmedik, bir müsaade edin” demek istiyorum. 

Dolayısıyla yeni anlatılar da bu yönde olacak ve de post-feminist yaklaşımlarda bu dediğin geri alma hareketinden kaynaklanan bir karşı çıkma var. Klasik feminist tavır daha çok karşı çıkma üzerineydi. Bu post-feminist yaklaşım ise geri alma üzerine. Klasik yaklaşım eril diyalektiğin içinde kalırken, post-feminist damarda bence kendine eril bakış dışında içeriden bir bakış geliştirme söz konusu. Olması gereken de bu bence.

“İçeriden bakış”tan ilerleyelim. Bir sonraki sorum zira romanın mevsimlerle, mevsimsel döngülerle ilişkisine dair.

Anlatın, sonbahar sularında başlıyor, kışta epey bir demleniyor, harlanıyor. Baharda da sonucuna ulaşıyor. Sen kurguda dünyanın mevsim döngülerinden faydalandın mı? Yoksa bu benim kendi vehmim mi oluyor onu bir sormak isterim.

Yok, çok doğru bir tespit. Kesinlikle öyle. Şimdi burada bir cadı klanı söz konusu olduğu için onların pagan takvimini takip etmeleri fikrine dayandım ben de ve hikayeyi ona göre oluşturdum. İlk kitabımda da belli bir kronoloji izlerken mevsimleri takip etmiştim fakat bunda daha da ön planda oldu. Üstelik dediğim gibi Hıdırellez, Ostara, kış gündönümü, yaz gündönümü gibi tarihleri takip eden bir kitle olduğu için kitapta ben de onların takvimine uydum biraz, Pagan takvimine göre ilerledim.

İlk romanda daha seyrek olan ama bu romanda kendini iyice hissettiren “yaşama sanatı”na dair bir anlatı, hatta “dersler” de var. Nasıl ortaya çıktı bu hayata dair konuşma? Neredeyse “self-help” türünde olana benzer bir yönlendirici olma durumu var burada. Bir de tabii burada  didaktik olma riski de var. Sen bunu nasıl tasarladın? Nasıl çevresinden döndün?

Aslında bu ilk kitapta da olan bir şey… ama tabii ki hiçbir zaman didaktik olmak istemiyorum. Hayatı çözmüş bir insan gibi görmüyorum kendimi. Öyle bir insan olabileceğine de inanmıyorum zaten. Bu bir maceradır, keşiftir. Yazar olarak insan ister istemez kendi hayat tecrübesi doğrultusunda bir takım cebine koyduklarını okuruyla paylaşmak istiyor. Tabii öğreten adam ya da öğreten madam moduna girmeksizin.

İlk kitap benim 30'lu yaşlarımda gezginlik yaptığım, Uzakdoğu'da sırtçantısıyla, aylarca-senelerce gezdiğim dönemlerde edindiğim tecrübeler üzerine yazdığım bir kitaptı. Bu kitabın yaşanmışlığı ise daha 40'lı yaşlarıma denk geliyor. Son 10 yıldır pole dance ile uğraşıyorum. Bence Türkiye'nin geçtiği eşikte pole dance'ın kendine bu kadar güçlü bir yer edinmesi zaten başı başına büyüleyici. Ayrıca son 7-8 yıl içinde hayatıma serbest dalış girdi. Önceden tüplü dalışla ilgileniyordum fakat serbest dalış çok enteresan bir disiplin. Herhangi bir şekilde nefes almak için bir aparat kullanmıyorsun. Tamamen kendin nefes alıp dalıyorsun ve nefesini tutarak suyun altında uzunca süre var olma kapasitesini sürekli uzatmaya, genişletmeye çalışıyorsun. Bu pratiklerle aslında hem pole dance'te hem de serbest dalışta ister istemez insanın kendiyle ilgili bir takım keşifler gerçekleşiyor. Belli bir yaş aralığının üstünde bir insan olarak ister istemez bunların hayattaki karşılıkları nelerdir diye düşünüyorsun. Pole dance, insanın kendi fiziksel gücünü veya dişil kapasitesini keşfetmesi üzerine bir hayat tecrübesi. Serbest dalış da nefesini tutarken fiziksel olarak kendini zorladığın, vücudunun en baskı altında olduğu anda kendini rahatlatman gereken bir pratik. Bunlar da sanırım benim için güzel araçlar oldu. Dediğin gibi didaktik olup hayat dersi vermeksizin, sadece yaşadığım keşifleri ve arayışları paylaşmaya çalışıyorum diyebilirim.

Peki o zaman söyleşiyi sonlandırmadan önce romanın yazım sürecinden de kısaca bahsedelim isterim. İlk romanın “Arızanın Merkezine Seyahat”in yayınlanması, yazımı ve yayınlanma sürecinin 7 yıl kadar sürdüğünü anımsıyorum. Bu roman için o kadar beklemedik. Nasıl geçti bu aradaki zaman, iki roman arasında nasıl çalıştın?

Bir romanı tamamlayıp bitirmiş olmanın getirdiği tecrübe ne kadar değerliymiş bunu keşfettim. Tabii insan pek çok endişeye de kapılıyor. Yakaladığım şeyi tekrar yakalayabilecek miyim, diye. Ama “Arızanın Merkezine Seyahat”i beş yılda yazmıştım ve basılmasıyla beraber yedi yılı bulmuştu süreç. “Her Şey Dans Ediyor”da farklı oldu. Söyleşimimizin başında bahsettik, kurgu odaklı kitaplar yazmaya çalışıyorum ben. Bu kurgu işi, tek başına bir yazar işi değil, editoryal çalışma ve paslaşma gerektiriyor diye düşünüyorum. Bir dış göze insan çok fazla ihtiyaç duyuyor. İlk romanda iki kere kurguyu değiştirmek durumunda kalmıştım. Tekrar bunları yaşamak istemediğimden bu kitaba başlarken, yani bütün planı oluşturduğum sırada “ben bu kitabı bir editör eşliğinde, bir editörle paslaşarak yazmak istiyorum” dedim. Everest Yayınları da bu fikre çok sıcak baktı. “Ben dünyanın en mükemmel şeyini yazdım, alın basın” demenin ötesinde, bu yaratıcı süreçte bir editör ve yazarın elele çalışması nasıl bir sonuç verir? Bunu merak ettim. Onlar da bu merakımı desteklediler ve sevgili editörüm Didem Ünal Demir'le bu sürece girdik.

Beraber çalışmaya başladığımızda kurgu planını aşağı yukarı oluşturmaya başlamıştım ama üzerinde yaptığımız çalışmalar çok çok değerli, çok verimli oldu benim için. Böylece yazar-editör elele çalışma sürecini de birlikte keşfetmiş olduk. Bu da sanırım hatalara daha az yer olmasına veya yazma sürecinin benim için daha kolaylaşmasına müsaade etti. Çok da keyif aldık ve bu süreçte ben hem usta bir editör, hem de bir arkadaş kazanmış oldum. Dolayısıyla ilk kitap acılarından sonra çok daha akıcı ve verimli bir süreç oldu benim için.

'Her şey dans ediyor' romanının kapak görseli