Totaliterlik Nedir?

Yeryüzlerinde
-
Aa
+
a
a
a

Felsefeci Nilgün Toker, Hannah Arendt'in "Totalitarizmin Kaynakları" kitabından yola çıkarak dünyada yükselen totalitarizmi yorumluyor.

""
Nilgün Toker ile "Totalitarizmin Kaynakları" kitabı üzerine
 

Nilgün Toker ile "Totalitarizmin Kaynakları" kitabı üzerine

podcast servisi: iTunes / RSS

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.)

Aysim Türkmen: Merhaba sevgili Açık Radyo dinleyicileri. Yer Yüzleri’nde programına hoşgeldiniz. Bugün Ege Üniversitesi'nden sevgili Nilgün Toker'le beraberiz. Hoşgeldiniz.

Nilgün Toker: Merhaba, hoşbulduk.

A.T.: Bugün dünya tarihinde totalitarizm, despotluk, diktatörlük üzerine konuşacağız. Son dönemlerde dünyada gördüğümüz bu eğilimler daha önceki eğilimlere ne kadar benziyor, ne kadar farklı, bunları tartışacağız ve günümüzün dünyasını bu açıdan değerlendireceğiz. Totalitarizm, despotluk nedir?

N.T.: Despotizm, diktatörlük, totalitarizm ya da totaliter rejimler. Despotizmle diktatörlük, diktatörlükle totalitarizm arasında yakın ilişkiler var. Birbirleriyle bazen iç içe geçebiliyorlar ama aynı şeyler değiller. Başta bir ayrımla başlayayım: despotizm ve diktatörlük aslında bir tür yönetme biçimini doğrudan işaret eden bir şey. Devletin bütüncül yapısına dair bir şeyler anlatır tabi ama bir yönetme tarzına işaret eder. Oysa totalitarizm dediğimizde bir yönetme tarzından ya da bir siyasal rejimden değil, bir toplumsallık formundan bahsederiz. 

Despotizm kenara alabileceğimiz bir kavram, despot dediğimiz kişi ile alakalı bir şey despotizm. Bir kişinin zorla iktidarı elde tutması ve zorla yönetmesi faaliyetine despotizm denir. Oradaki sihirli kelime ya da ayırıcı kelime, zor. Yani zorla iktidarı elinde tutan, zor aracılığıyla yöneten ve tüm yetkileri elinde bulundurana despot diyoruz. Ama yasama, yürütme ve yargıyı içeren, modern sistem içerisinde kullanmaya alışık olduğumuz yönetme etkinlikleri de var. Yönetme faaliyetindeki her türlü yetkiyi elinde tutma haline diktatörlük diyoruz. Yani diktatörlük dediğimiz şey, aslında yasama, yürütme ve yargının tüm kontrolünün bir kişi ya da bir parti elinde olması. Türkiye’de çok kullanılan bir kavramdır: Tek adam rejimi. İlla öyle de olması gerekmiyor. Bir parti veya grup da diktatörlük yapabilir.

Biraz önce despotizm için söylediğim o ‘zor’ kavramı tabii ki diktatörlükte de var. Ama şimdi
modern diktatörlük için konuşursak eğer, bu ‘zor’ aygıtlarının despotizmdeki hayata geçiş tarzları bir parça farklı. Modern dünyada ikisini birbirinden ayırt edemeyiz zaten. Çünkü modern dünyada ‘zor’un kullanış biçimi, devletin ‘zor’u kullanma tarzı eski dünyalarda olduğu gibi değil. Kurumlar, kamu gücü ve propaganda aygıtları aracılığıyla kullanılan, başka türden bir rasyonalitesi, işleyişi olan bir biçim. Modern dünyada despotizm ve diktatörlük birbirlerinden ayırt edilebilir şeyler değil.

Sparta ve Roma’nın bir diktatörlük formu olarak birbirinden ayrılması söz konusu olabilir. Aristoteles, Sparta’ya tiranlık yani despotluk diyebilirdi. Ama Roma İmparatorluğu bir diktatörlük formu olarak hiç de despot değil. Çünkü kurumları, meclisi, yasası var. Yani diktatoryal bir yasallığı var, işleyiş kuralları belli. Diktatörlüğün kuralları içerisinde çalışan yapısıyla Roma İmparatorluğu bir diktatörlük formuydu. Meclis seçilmiş, yetkilendirilmiş. Şimdi biz modern dünyada despot deyince Tiran’ı hatırlıyoruz. Yasanın emirle yer değiştirdiği, artık yasal bir rejimden bahsetmediğimiz, kurallarının olmadığı, hiçbir normatif çerçevenin olmadığı, tümüyle O’nun emirleriyle yönetilen, bu yüzden de bir tür belirsizliğin hakim olduğu bir durum.

Tümüyle despotların ya da onların mekanizmasının mutlak iradesine dayalı olarak verilen kararlarla yönetilen bir rejimden bahsediyoruz. Mesela Sparta Kralı kurallar koyabilir, bu onun mutlak kararına bağlıdır. Bir emirle yönetme sistemidir despotizm. Diktatörlük ise Roma'dan öğrendiğimiz formülle, bir emirle yönetme sistemi değil, kuralları var. Diktatörlük yetkilerin tek elde toplanması meselesi ve aslında Roma İmparatorluğu öyle değildi ama modern siyasal teori, diktatörlüğü böyle tarif etti. Yasama, yürütme ve yargının tek merkez ya da tek elde toplanması. Burada tek kişi asla tek kişi değildir. Arkasında, altında bir parti ya da bir grup, oligarşik bir yapı vardır.

Kavramları yaşam biçimimizin içinde yer aldıkları şekilde görmeye odaklanalım. Çünkü kavramlar kendi başına havada asılı şeyler değil. Kendisini yaşam dünyasında cisimleştirdiği şekliyle biz bir kavramı anlar veya görürüz. Türkiye'den bakan birisi diktatörlüğü nasıl tarif edebilir? Ya da Rusya'dan bakan, Macaristan'dan bakan ya da Fransa veya İngiltere'den bakan birisi nasıl tarif edebilir? Yani henüz diktatörlük görmemiş toplumların diktatörlüğü tarif etme tarzı da değişik olabilir.

“Despot”, “diktatör”, “faşizm”, “tek adam” gibi kavramları birbiriyle aynı anda, yan yana, birbirlerinin yerine kullanan bir yaşam dünyası içerisinden, biraz önce söylediğim bütün vasıfları da bir yerlerde görüyor olabiliriz. Yani diktatörlük de despotluğa benziyor ama bir yandan bir anayasa var. Kurallar var, yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı tümüyle kontrol ediyor. Çok modern bir diktatörlük formu.

Ama proletarya diktatörlüğü diye de bir kavram var. Yani işçi sınıfının partisinin güce tek başına sahip olduğu bir sistem. Ama Stalin gibi değil. Stalin de diktatör tabi ki ama o diktatörlüğün temsili ve taşıyıcısı. Bu, Stalin'de bir figür olarak cisimleşmiş olabilir ama ısrar ettiğim şey bir yapı, orada bir parti var.

Despotluk ve diktatörlük dediğimizde yönetenin yönetme tarzından hareketle anladığımız bir
rejimden bahsediyoruz. Ama totaliter rejim, sadece yönetme tarzından hareketle anlayabileceğimiz bir rejim değil. Diktatörlükle iç içe geçen de bir şey, içinde diktatörlük barındıran ama farklı bir şey. Totalitarizm aynı zamanda bir toplumsal form. Toplumun biçimlendirilmesi derken kastettiğimiz şey şu; toplumun içindeki toplumsal varlıkların biçimlendirildiği ya da biçimlendirilmek istendiği bir yöntem var. O yüzden sadece yönetme tarzından hareketle tarif etmiyoruz totalitarizmi. Bir toplumsallık, toplumsal yapı totalitarizm. Orada yapı biraz büyüyor farkındaysan, sadece devlete, yöneten erke dair bir yapıdan bahsetmiyoruz. En güçlü şekliyle Mussolini döneminde ya Alman Faşizmi ile kullanılmaya başlanmasının bir nedeni var. Bir bütünü ifade eden ve o bütünü tesis eden rejimden bahsediyoruz.

Biraz önce de söylediğim gibi diktatörlük ve despotizmden biraz farklı. Bir yönetme tarzından başka bir şey. Devlet ve millet dediğimiz şeyin ayrılmaz bir bütün olarak aynı hakikate, aynı biçime bağlandığı bir şey. Totalitarizmi konuşuyorsak, anti-totalitarizm üzerine de yazmış çizmiş birçok isim var. Totalitarizmle ilgili sormamız gereken şey, o bütünlüğü kendisinden hareketle tesis eden birlik ne, ayrıştırıcı idea ne? İdeolojik bir yerden de bakmak lazım. Diktatörlük dediğimiz şey illa bir ideolojiyle sürdürülecek bir şey değil, illa bize ideolojiyi zorunlu kılmıyor. Yani güçle de sürdürülebilir. Özellikle despotik bir diktatörlük ise, zorla sürdürülebilir bir şey. Ama totalitarizm mutlaka ve mutlaka toplumu o bütünlük içine yerleştirmeyi, toplumun üyelerini içine yerleştirdiği bir hakikat tesis etme iddiasını da taşır. Bu bambaşka bir şey ve aslında o yüzden totalitarizm dediğimizde çok büyük bir inşadan bahsediyoruz. Antisemitizm ile birleştirerek ulus devlet ideolojisine dönüşebiliyor. Şimdi ikisini de yakından bakalım. 

Antisemitizm; Hıristiyanlık’ın Yahudilik’ten arındırılması meselesi ve böylece bir tür Yahudi düşmanlığı olarak görüldü. Şimdi bunu salt Hıristiyanlık üzerinden okumayalım, her türlü dine taşıyabiliriz bu kavramı. Herhangi bir dinin gerçekleşme tarzını dinsel hakikat olarak ilan ettiğinizde ve diğer dinleri, dinsel gerçekleşme tarzlarını o büyük hakikati bozan, varlığıyla bozan şeyler olarak tarif ettiğinizde, Hıristiyanların antisemitik pozisyonuna düşersiniz. Müslümanlık içerisinde bu nasıl cisimleşebilir? Müslümanlığın da birçok cisimleşme tarzları var; Alevilik, Şiilik gibi mezhepler var. Şöyle bir hakikat ilan ettiğimizde, ‘Tanrısal inancın tek hakikati, Sünni, Müslüman inancıdır. Tanrı'ya inanmanın tek hakiki formu budur ve bu formun dışındaki her türlü inanç formu bu hakikate karşı çıkan ve bozma tehlikesi taşıyan yanlış formlardır, bozma tehlikesidir’ dersek; yani ‘onların varlığı bile tehlikeli’ dersek, bu 1930’lar Almanyası’ndaki antisemitizmden farklı olmaz. Ama burada iddia ne, burada nasıl bir bütünlük iddiası var? Bütün inananlar için tek bir inancın, tek bir biçimin aynı şekilde gerçekleşmediği sürece yanlış ve kötü olduğunu ilan ettiğimiz bir hakikat iddiası var. Bütünlük böyle bir şey, aynılığa girmekle alakalı bir şey. Umarım anlatabildim antisemitizmi. 

Şimdi ulus devletin öbür kavramına geçelim; emperyalizm. Ulus devlet ideolojisi, modern ulus devletin üzerine en yerleşen kavram nedir? Ulusu yaratmak, ulusun kimliğinin tesisi meselesi, ulusun ne olduğu meselesi. Bunun büyük bir ideolojisi var tabi. Milliyetçilik dediğimiz şey bu. Yani ulus devletleriyle beraber doğan veya yükselen milliyetçilik. Şimdi milliyetçiliğin antisemtizmle çok benzer bir karakteri var. En sağ ve en yüksek formuyla tarif edersek, nedir milliyetçilik? Ulusun kimliğini tarif eden nitelik tek ve herkeste aynıdır iddiası. ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Türk'tür’ demek gibi. Yani şimdi kimisi bunu ‘anayasal Türklük’ olarak tarif ediyor. Oralara girmeyelim. Ama Türk'tür dediğiniz anda bir kimlik atfediyorsunuz ve vatandaşların o kimliği aynı biçimde taşıdığını, bu taşımaya itiraz ettiğinizde ya da bu niteliğe sahip olmadıklarını alenen gördüğünüzde onların bizzat Türk kimliğini bozan varlıklar olarak görmeniz ve öjenik bir temizleme harekatını buradan meşrulaştırmanız normal. ‘Türk kimliğinin bozulmaması’ için, sözde vatandaşlık ilan edebilirsiniz’, ‘vatandaşlığa giremeyecek’ diye ilan edebilirsiniz. Onları vatandaş olmaktan çıkardığınızda birlik içerisine giremeyecekler. Zira birlik içerisinde kalmalarının da bozucu olacağını söylediniz. Bu bozucu, zararlı ve bayağı bir faşizm. 

İki tane kaynaktan bahsediyor Hannah Arendt; antisemitizm ve ulus devlet. Üçüncü kaynak da totalitarizm. Orada bir zihniyet yapısını daha çok analiz eder Arendt. Totalitarizm altında, içerisinde toplumsal varlık nasıl tahayyül edilir veya nasıl biçimlendirilir? Arendt ‘bir atomize toplumsallık bu’ demekte ısrar eder, ‘atomize varlıklardan oluşan bir toplumsallık’. Sanki birbiriyle çelişik bir şey; bir yandan toplumsallık diyoruz – toplumsallık bir aradalıktır ama bir anlamda atomizasyondan da bahsediyoruz. Bir aradalığın içinde yani bir bir aradalık formunda yaşayan insanların atomize olması hali. Totalitarizmin alameti farikası bu işte. Yani bunu becermek için büyük bir ideolojik bütünlük gerek ya da büyük bir propaganda, bir yalan lazım.
 
Hannah Arendt

Totalitarizmin toplumsal varlıkları nasıl tariflediğine bakalım. Benjamin gibi birçok başka filozof da bunu söyler; ‘Hobbesçu ihtiyaçlar mekaniğine indirgenmiş insan modeline dayanır totalitarizmin.’ İhtiyaçlar dediğimiz, bir biyolojik varlığın yaşamı sürdürme ve esas itkisi güvenlik olan, güvenlik duygusu olan varlığa indirgeme. O varlığı ihtiyaçlarının karşılanması üzerinden tahayyül eder. Şimdi böyle bir varlığın en önemli itkisi nedir? Yaşamını sürdürme. En önemli korkusu nedir? Ölüm korkusu yani yaşamı sürdürememe korkusu. Şimdi bu mekanik içerisine hapsedilmiş insanlar aynı zamanda hem kendi ilgisine hem de kendi korkusuna hapsolmuş insanlar olur.

Toplumsal varlıkların birbiriyle ilişkisini diğerini gözetmek üzerinden değil, kendi ilgisine odaklı olarak kurduğu bir toplumsallık tahayyülünden bahsediyoruz. Atomizasyon böyle sağlanıyor. Feminist edebiyatının çok iyi ifade ettiği bir şey bu. Kadının bir tür özel alana hapsedildiği, herkesin kendi odasına kapandığı bir atomizasyondan bahsediyoruz. Biz bunu pandemide çok gördük: ‘Evde kal.’ Bu laik dünya her bir bireyi böyle tasavvur eder. Diğerine penceresi olmayan, aslında diğerini görmeyen dolayısıyla diğerinin ilgisi gibi bilişsel şeylere de sahip olmayan, diğeriyle tek bağını altına girdikleri bütünlük içerisinden kuran varlıklardan bahsediyoruz. Birbirleriyle ilişkilerinde atomizeler, birbirlerini görmüyorlar ama bütünlük ve birlik idesiyle birbirlerine bağlanıyorlar, yani devletle. Yani onları bir arada tutan da birbirlerine bağlayan da o büyük bütünlük. Devlet, millet özdeşliği. Bütün denen hakikatin içine girmek. İşte bu Türklük olur, Müslümanlık olur ya da Türklük’le Müslümanlık birleşik olur. Öbür tarafta Hristiyanlık olur; Almanlık ve Hıristiyanlık birleşir. 1930’lar Almanlık ve Hıristiyanlık birleşir; bu ikisinin birleştiği büyük bütünlüğe girerek birbirinize bağlanırsınız. Oysa birbirinizi görmüyorsunuzdur. Bizde de Sünni Müslümanlık ve Türklüğü birleştirirseniz bir başka bütünlük olur. Kim olduğunuz sorusuna da buradan yanıt verirsiniz ve bu bütünlüğün üyesi olmak bakımından bir toplumsal varlık olduğunuz kabulü oluşur. Ancak bu bütünlüğün içinden kendinizi tarif ediyorsanız makbul vatandaşsınızdır.

Totalitarizm kavramının yenilerde çok kullanılmaya başlaması da var. Yeni haller, yeni tezahür etme biçimleri üzerine çalışılıyor. Bu bütünlük tartışmasında çok fazla dinin olduğunu görüyoruz. Yani, bir bütünlüğü kendisinden hareketle tesis edeceğiniz, toplumun her bir üyesi tarafından aynı biçimde taşınacağını iddia ettiğiniz hakikatin taşıyıcısı olarak devlet ve herkesin ancak o devletin üyesi olmak bakımından anlam kazanabildiği bir toplumsallık. Devlet ve toplumun özdeşliği meselesi var totaritalizmde. Şimdi bu aslında Arendt’in çok güzel ayırdığı özel- sosyal alan değil mi? Özel ilgilerin, sosyal ilişkilerin, ilişkilenmelerin ve kamusal meselelerin bir ve aynı şekilde aynı hale dönüşmesi.

Hatta biraz daha ileri giderek söyleyelim, - ben yeni rejimlerin çok önemli bir karakter olduğunu düşünüyorum bunun - özel ilgilerin genişlemesi olarak görür Arendt bunu ve ben buna çok katılıyorum; özel alanla kamusal alan ayrımının ortadan kaldırılıp, kamusal ilgilerle özel ilgilerin özdeşleştirilmesi ve hatta özel ilgilere dayalı bir kamusal ilginin oluşması. Bu ne demek? Özel ilişkilerde olan şey ne? Aileye ait yani domestik olarak anlaşılan özel alan aynı zamanda biyolojik varlığın sürdürüldüğü bir alan olur. Türün, genetik olarak üretiminin, devamının sağlandığı hem de yaşamın devamının sağlandığı bir alandır bu. Hobbesçu ihtiyaçlar mekaniğiyle tarif edilen bir alandan bahsediyoruz. Bu alanın ilgilerinin kamusal ilgiler haline dönüştürdüğünüzde, hangi ilgiler kamusal ilgiler olmaktan çıkar? Bu ihtiyaçlar mekaniğine indirgeyemeyeceğiniz ilgiler, kamusal ilgiler olmaktan çıkar. Ne mesela? Hak sahibi olmak değil mi? İfade özgürlüğü mesela. Marx'ın tarif ettiği, Habermass'ın daha sonra ısrar ettiği; insanın biyolojik varoluşuna indirgenmeyen tarihsel ve kültürel bir varlık olduğunun bilinciyle ve bu özelliğinden kaynaklanan ilgileri, sosyal ve siyasal ilgileri de var. Farklı bir siyasal görüşe sahip olmak, farklı inançları savunabilmek eşitlik değil midir? Türün ve yaşamın sürdürülmesi meselesinin dışında kalan her türlü ilgi böyledir. Kamusal ilgi dışına çıkar.

Oysa, ortalama insan artık size neredeyse şöyle diyebilecek duruma geldi: İnsanlar hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Sen böyle ifade özgürlüğü gibi ya da cinsel yönelim hakları ya da kendi kimliğimi ifade etme talebi gibi hiç de ihtiyaçlar mekaniğine indirgemeyecek bir takım haklardan ve taleplerden bahsediyorsun. İnsanların talepleri bunlara yabancılaşmış. Totalitarizm böyle bir şey. Aynılaştırılmış bütünlük oluşturma meselesi.

Şimdi Arendt böyle bu bütünlüğü oluşturabilmeniz için büyük bir propaganda ve yalan lazım der. Yalanın gerçekle yer değiştirmesi lazım ki post-truth, yani hakikat-ötesi çağda bunu çok iyi anlıyoruz. Bu sadece yalanın gerçek sanma meselesi değil. Bir inanç dizgesinin ya da bir bağlanma dizgesinin soru sorma, neden-sonuç ilişkilerini görme ve düşünme kapasitesini iğdiş etmesinden bahsediyoruz. İnsanların rasyonel düşünme kapasitesini iğdiş etmezseniz, hakikat-ötesi çağda yalanı gerçek gibi kabul ettiremezsiniz, o yalanın gerçek yapacağınız aygıtlara sahip olmanız lazım. Büyük bir propaganda aygıtına sahip olmanız lazım.

Alman Faşizmi’nde biliyorsunuz sanatın, özellikle sinemanın, görsel sanatların işlevi çok konuşulur. Propaganda aygıtlarının tam kontrolü söz konusudur. Demek ki totalitarizm sadece yasama, yürütme ve yargının kontrolü değildir. Aynı zamanda bir ideolojiden hareketle toplumsal biçimlendirme için bu aygıtların, yani bilginin kontrolünü yapmanız, işte mesela üniversiteleri kontrol etmemiz lazım. Öyle bir zamanda konuşuyoruz ki bunları.

1930’lar bilgi şimdiki gibi büyük bir statü kaybında değildi. Alman Faşizmi’ni üniversitenin kontrolü üzerinden konuşabilirdik yine. Şimdi hakikat ötesi çağda bilgi zaten çok büyük bir statü kaybında. Bu ilk defa oluyor. Bilgi yararlı olma ilişkisine dönüşmüş durumda.

Ve hatta bazen bana Rönesans'ı hatırlatıyor bu. Bilimin hala çalıştığı ama aynı zamanda bilimsel olmayan ögelerle birlikte çalıştığı bir durum söz konusu. Rönesans’ta bilimle birlikte simya da vardır. Bugünlerde başka başka birçok şey de okumuyor muyuz? Hani bütüncül tıp var. Hacamat çıktı. Bu modern dünya içerisinde tahayyül edilebilir bir şey değildi.

Şimdi böyle tuhaf pre-modern ögeleri modern dünyanın içerisinde birleşik olarak görüyoruz. Bu insana gerçekten böyle Rönesans'taki gibi bir ara dönem duygusu veriyor. Bunu şu nedenle söyledim; bilginin, propaganda aygıtlarının tümüyle kontrolü. Yani, hem bilgi elde etme aygıtlarının kontrolünü hem de habere, bilgiye ulaşma alanlarının kontrolünü gerektiriyor ideoloji. İktidar neden bu kadar çok medyayı kontrol etmek ister sorusunun yanıtı buradadır herhalde. Aslında mesele şu topluma olan biteni nasıl göreceğini ve nasıl algılayacağını öğretmeniz lazım. Bunun için eğitim bir aygıttır değil mi? Eğitim yaparsanız.

Ama bu okul eğitimiyle olmaz sadece. Öğretmenin bütün temsilleriyle yapmanız lazım. Bunu sinemayla yaparsınız, bizdeki gibi dizilerle yaparsınız. Medya eğitimiyle kontrol edersiniz. Ya şöyle bir şey düşünelim - Türkiye'den bir örnek vereceğim ama çok açık düşünebiliriz bunu, çünkü bu Macaristan'da da olmuş, Mısır'da da oluyor. Rusya'da da olduğunu biliyorum - 29 kanalın aynı anda aynı cümlelerle aynı haberleri verdiği bir dünya tahayyül edin. Biz kelimelerle düşünüyoruz. İnsan öyledir. Yani düşünmek dediğimiz faaliyet kelime dağarcığımızla alakalıdır. Hangi kelimelere sahipseniz o kelimelerle düşünürsünüz, öyle algılarsınız. Yine Kant diyeceğim, kusura bakmayın; - Epey bir Kantçılığım vardır. Arendt yüzünden olduğu kadar, Habermass yüzünden de - bir şeyi nasıl gördüğümüz, algılamamız aynı zamanda kavrama, ele geçirme, görme, yerleştirme vb. zihnimizdeki şeylerle alakalıdır. Hafızanız da öyle değil mi? Hayal gücü kavramlarla, kelimelerle temsillerle alakalı bir şey. Sürekli size bombardıman edilen temsillerle görmeye başlarsınız ve size gösterilmek istendiği gibi görürsünüz. Yani insanlar bir yalana yalan olduğu için değil, öyle algıladığı için bağlanır.

Hannah Arendt

Bütün yirminci yüzyıl persepsiyon felsefesi buradadır. Türkçe'de algı diye çevriliyor ama aslında bir idrak meselesi. Resepsiyon yani idrak etme, öyle anlama. Aslında algılama değil öyle anlama. Öyle anlıyorsunuz. Öyle de anlatıyorsunuz birbirinize. Ve öyle de düşünüyorsunuz zaten. Şimdi totalitarizm derken böyle bir insan yaratma gücünden bahsediyoruz. Bu bir biçimlendirme faaliyeti ama çok güçlü bir biçimlendirme faaliyeti. Biçimlendirmeye eşlik eden başka bir şeyler de var tabii ki. Devlet şiddeti dediğimiz, zor ve cezalandırma pratikleri.

Ölüm korkusu demiştin ya biraz önce hani. İhtiyaçlar mekaniğine indirgenmiş insanın en önemli korkusu nedir? O yaşamın sürdürülemeyeceği korkusu. İIla ölmek değil, aç kalmak da bir korku. Evsiz kalmak da bir korku, depremde de gördük. Yani bütün bunlar bir tehdit olarak var önünüzde ama bunların sağlanması da bir bağlanma yoluyla oluyor. Size ev verirse, açlık sınırında tutmazsa oluyor değil mi? Yani büyük bir yoksulluk üzerinde duruyor ama yoksulluğu görünmez kılıyor. Hani bu yardım, sadaka rejimi öyle değil mi? Yoksulluğu giderek derinleştiriyor, artırıyor; ama yardım ederek yoksulların yaşamını sürdürebilmesi için kendisinden başka bir kudretin olmadığını da sürekli gösteriyor. Ve böylece yoksullar despota, despotik güce bağlanıyor, o güçle yaşamını sürdürebiliyor. Kimseye deprem bölgesindeki seçim sonuçlarını anlamadı ama bence çok anlaşılır. İhtiyaçları bakımından çaresizliğe itilmiş ve düşmüş varlığın o çaresizliği içerisinde tek bağlanabileceği güç o ihtiyaçların karşılanabileceği konusunda kendi gücünü ona hissettirebilendir.

A.İ.: 30’larda ve 40’lardaki durum ve ekonomik sistem üzerinden de Arendt bütün bunları düşünüyor. Tabii 2000’lerde sistemde büyük değişiklikler, farklılaşmalar da görüyoruz. Ancak bir yandan da Arendt’in bahsettiği bütün bu sistemler üretim ve endüstri üzerine kurulmuştu. Bugün daha çok servis sektörü diyoruz, finansallaşma diyoruz, gayrimenkulden bahsediyoruz ama gene aslında burada da bir üretimden bahsediliyor ama ne üretimi? İşte inşaatın, gayrimenkulun, simgelerin, temsillerin çok fazlasıyla üretimi, modellerin, servislerin, akışların üretimi gibi çok daha farklı üretimlerden bahsediyoruz aslında. Buna uygun bir totaliteryan anlayış var şimdi. 

N.T.: İtiraf etmem gerekir ki benim Arendt'in iş diye tarif ettiği alanı, üretim alanını kamusal alandan tümüyle ayırt etmesine bir parça itirazım her zaman oldu. Şu nedenle ki Marx’ın haklı olduğunu düşündüğüm bir konu vardır orada.

Kapitalizmin eski formu olan üretim ekonomisinden baktığınızda iş dediğimiz, emek dediğimiz, h-Arendt’in değerler hiyerarşisinde ve insan etkinliklerinin hiyerarşisinde emeğin en üste
yerleştirilmesine itiraz etmesini kabul ederim. Ama emek etkinliğini, yani üretim etkinliğini tümüyle siyasal olmayan bir etkinlik olarak, kamusal ilgilerden tümüyle uzaklaştırmış olmasına itiraz ediyorum. Bugün bunu tüketim ekonomisiyle daha çok anlıyoruz.

Şimdi gelelim tüketim ekonomisine. Hiçbir kolektivite oluşturulamayacak ve emeğin görünmez olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. Tüketilecek nesneler üretme faaliyeti var sadece, üretme faaliyetinin kendisi değil. Şu anda tüketim alanı, piyasa merkeze yerleşti. Temsiller tüketim alanında üretiliyor. Değerler üretiliyor. Bu şekilde markalar hiyerarşi yaratıyor.

Atomizasyonun çok daha güçlü olarak yaratılabileceği bir kapitalizm var. Kapitalizmin yeni halleri söz konusu. O da şu. Şimdi tüketicinin üretim ekonomisi içerisinde ya da kapitalizmin üretim ilişkilerine dayalı formunda olduğu zamanlarda yaratılan özne yine de çalışmanın içerisinde bir ortak etkinliğin öznesiydi. Üretici bir özne her şeyden önce. Çalışma etkinliği üzerinden de olsa, kendisini yaptığı şeyden hareketle tarif eden bir özneden bahsediyoruz. Oysa şimdi yeni öznelerle, kendisini tükettiği şeyden harekette tarif eden bireylerle karşı karşıyayız. Burada öznenin büyük bir değişimi var. Yani tükettiği şeyden harekette kendisini ve değerini bu özneyi, kapitalizm içerisindeki atomizasyonla düşünelim. Kendi etkinliğine kendisinin sahip çıkması talebinin ortadan kalkıp, tüketme talebine dönüştüğü bir dünyadayız, değil mi?

Şimdi bu çok daha Hobbesçu bir anlayış; çünkü Hobbes’un öznesi tamamen mâl edici öznedir. Sahiplenen, kendinin kılan. Tam da o mâl etme niteliği nedeniyle diğeriyle ilişkisini düşmanlık formu olarak görür ve kendini var etme, mal etme etkinliğin korunması için devleti tarif ettiği zemin güvenliktir. Hızla şimdiki zamana gelelim. Bütün dünyada insanların atomizasyonunu en çok güçlendiren şey, devletlerin güvenlik tehdidini sürekli canlı tutmaları değil mi? Güvenlik krizi, güvenlik ihtiyacı ve güvenliklileştirici politikalar dediğimiz şeyler. Yani tüketim ekonomisi ve o mal edici öznenin bu kadar güçlendirilmesiyle beraber güvenlik idesinin yani güvenlik ihtiyacının da, o ihtiyaçların mekaniğinin en temeline eriştiği bir dünyayı izliyoruz. Bu sadece Türkiye'yle alakalı değil. Bu güvenlik ihtiyacını canlı tutmanız için, hem sahiplendikleri şeylerin korunması söz konusu. Bu değerlerin korunması da olabilir, müslümanlığın, inancın korunması, ailenin korunması ya da toprağın kurulması ve sürekli düşman yaratmak. İçeride ve dışarıda düşmanlar tarif ederek sürekli yaşıyorsunuz. Yalnız yeni rejimleri faşizan karakteri şu: o içeride yaratılan ve o bütüncül kimliği bozduğuna da işaret edilenlerin varlığına ihtiyaç duyması. Arendt’in 1789 Fransız İhtilali'ne karşı Amerikan Devrimi’ni demokratik imkanları bakımından savunmasının bir nedeni vardır.

Fransız İhtilali'nde Jakobenler'in devlet-millet özdeşliği, yani halk adı adına değil halk olarak iktidar olmaları var. Halkın iktidara bütüncül olarak yerleşerek, o iktidarın doldurulması tezinin içinde totaliter bir karakteri barındırdığını düşünür. Oysa Amerikan Devrimi’nin temsilcileriyle, temsili demokrasinin içerisinden yeşerdiği anayasal bir rejim olması var. Halkın bir iktidara sınır çizdiği hatta yani yönetime, devlete yönetime sınır çizdiği işte o temsilciler, meclis vs. Bu çok önemli. Orada bir mesafe var. Şöyle tarif edebiliriz bunu: iktidar bir boşluk olarak orada duruyor. Temsili demokrasi dediğimiz şeyin ve bütün Anglosakson demokrasinin esası budur. Temsilciler meclisi olunca, iktidar orada bir boşluktur. Oranın sahibi yok. Yani aslında halk oranın sahibi. Ara sıra işte temsilcilerini oraya gönderip değiştirir orayı. O gider bu gelir. Oysa Fransız İhtilali'de oranın halk adına oraya oturan bir sahibi var. Orası bir boşluk değil. Arendt o yüzden Amerikan Devrimi’ni demokratik imkanları bakımından, Tocqueville’in anlattığı şekliyle.

Şimdi iktidara yerleşen ve ona sahip olanlar varmış gibi görünüyor. Bu çok tehlikeli.
ve totaliter bir karakter işte. Yani burada totalitarizmin bütün öğeleri var. Bu demokratik imkanları ortadan kaldıran bir tarz. En tehlikelisinin bu olduğunu düşünüyorum. Bu çok iyi hesaplaşmamız gereken bir durum. 

A.İ: Çok çok teşekkür ediyoruz Nilgün Toker.