Manastır’ın Tiyatroları

Manastır’ın Tiyatroları

28 Şubat 2018

Bu hafta konumuz Manastır'ın tiyatroları. Yağmur Yıldırım'ın konukları Yeşil Üzümler Dans Tiyatrosu'ndan Zeynep Günsür ve Kum-Pan-Ya Sahnesi olarak Kerem Kurdoğlu ile Naz Erayda, Manastır'ın farklı dönemlerinde hayatı, 90'lı yıllarda Manastır'ın sahnelerinde uygulamaya giriştikleri yenilikçi tiyatro biçimlerini ve mekâna özgü performanslarını anlatıyor.

23 Şubat 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Manastır podcast servisi: iTunes / RSS

Erkan Özdilek arşivi Yeşil Üzümler arşivi

Yağmur Yıldırım: Merhabalar, “Manastır: İstanbul Sanat Merkezi’ne Bugünden Bir Bakış” programını dinlemektesiniz, ben Yağmur Yıldırım. Barış Demirel ile birlikteyiz teknik masada, çok değerli 3 konuğumla birlikteyiz, hoş geldiniz! Kerem Kurdoğlu, Naz Erayda ve Zeynep Günsür ile birlikteyiz. Hoş geldiniz tekrar!

Kerem Kurdoğlu: Hoş bulduk.

Naz Erayda: Merhaba, hoş bulduk.

Zeynep Günsür: Hoş bulduk.

YY: Programın dinleyicileri için tekrar üzerinden geçmek gerekirse, 3 yapımcı olarak 3 farklı konunun ucundan tuttuk, 2 haftada bir cuma sabahlarında program devam ediyor. Ben de geçtiğimiz programlarda Tamer Yılmaz ve Feyyaz Yalçın ile Nucleus’tan bir başlangıç yapıp oradan yolu geçmişleri bir araya getirip hafiften bellek kazısı gibi Manastır günlerini konuşurken, tabii Manastır’ın tiyatrolarını, dans tiyatrolarını konuşmasak olmaz dedik. Sonunda bir araya gelebildik, o yüzden bu çok heyecanla beklediğim bir programdı. Kum-Pan-Ya’dan Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu; Zeynep Günsür de Yeşil Üzümler Dans Tiyatrosu’ndan - yolu oradan geçmişlerden tabii ki Tuğçe Tuna’yı anmak burada gerekli diye düşünüyorum, Mahir Günşiray gelecekti gelemedi Tiyatro Oyunevi’nden, onları da anmak gerekir. Bir yandan Manastır hem yaratıcı birçok insanın bir arada ürettiği bir yer olarak sanatçıların, Nucleus ile birlikte fotoğrafçıların yerleştiği bir yer, bir yandan orada çok canlı ve 90’lı yıllarda yeni yeni yeşeren çağdaş tiyatro girişimlerinin sahnelerine, gruplarına da ev sahipliğini yapan bir yer. O yüzden de sizin de tanıklıklarını çok önemli buluyorum Manastır ile ilgili böyle bir programa devam ederken.

KK: Ben hafızası iyi olmayan biri olarak kendi açımdan şey yapayım, çok eksik olacak, onu Naz ve Zeynep tamamlar. Ben Manastır’da İSM’de önce kim vardı sonra ne olduğunu filan çok eksik hatırlıyorum. Ben kendi açımdan şunu hatırlıyorum sadece, 27 Mart 1991’de biz ilk oyunumuzu oynadık orada. Manastır’ın 1. katını bir tiyatro oyun alanı olarak yeniden düzenledik, “tiyatro salonu” demiyorduk ona. Üst katta da Ezel Akay ile arkadaşlarının tuttuğu yerde Zeynepler dans çalışıyordu ama biraz önce hangisi önceydi filan onu tam hatırlayamadığımı fark ettim, orayı Zeynep anlatır. Benim için o mekânın şöyle bir önemi var, yani bütün diğer sanatçı arkadaşlarımızın varlığı dışında bir önemi var, tiyatroda, Türkiye’deki tiyatro sanatında 12 Eylül’den sonra farklı bir arayış başladı. Ondan önce özel tiyatroları, şehir tiyatrosu, devlet tiyatrosu ve Ankara Sanat, Dostlar Tiyatrosu gibi solcu tiyatrolar var iken 12 Eylül’den sonraki siyasi ve kültürel iklim farklı arayışı olan, evet siyasi duyarlılıkları olan ama eski tarz siyasi tiyatroyu sürdürmek istemeyen insanların yeni bir şeyleri yapmaya başladığı dönemdir. Bunların o dönemdeki 3 önemli tiyatro, yani Şahika’nın stüdyosu, Bilsak Tiyatro Atölyesi ve biz Kum-Pan-Ya, üçümüz de tiyatro salonu olarak yapılmamış yerlerde tiyatro yapmak gibi bir tercihte bulunduk. Manastır’da oluşturduğumuz mekân da bir sahnesi olmayan, sahne yükseltisi olmayan, her oyunda farklı bir şekilde düzenleyebildiğimiz, seyirci-oyun ilişkisini farklı kurabildiğimiz bir mekân, yani Türkiye için yeni bir tiyatro mimarisinin hayata geçirildiği bir şeydi. Dolayısıyla bu mekânlar, yani Bilsak’ın 3. katı, Şahika’nın Nişantaşı Valikonağı’nın dibindeki yeri ve Manastır’ın 1. katı bizim için bu farklı tiyatro anlayışının hayata geçirildiği bir anlama sahip. Tabii ki Zeynep daha iyi anlatır, Yeşil Üzümler - aslında kendilerine bu adı takmamıştı onlar, biz taktık o adı!

NE: Oyunun ismiydi galiba değil mi?

ZG: “Yeşil Üzümler Yenmez Zannetmiştik”ti oyunun ismi, sonra adımız “Yeşil Üzümler” kaldı.

KK: Yani o oluşumun da ilk filizlendiği yerlerden biri, Manastır’ın ikinci katı. Onun için yani bizim açımızdan “kim vardı kim yoktu?”dan çok gösteri sanatlarının 90’lardaki yenilikçi hareketinin önemli yerlerinden biri oldu bizim için.

ZG: Ben de aynı şekilde düşünüyorum, 90’lar gerçekten başka türlü ifade etme ihtiyacından aslında doğan tiyatro ve dans alanında ve de disiplinler arası gerçekten yaklaşan işlerin ve grupların yeşerdiği bir yerdi aslında ve Manastır da buna bir mekân sağladı gibi görüyorum ben de. Yeşil Üzümler olarak biz de böyle çok aslında hepimiz farklı bir alandan geliyorduk, yani edebiyat, sosyoloji, hukuk, mühendislik gibi ama hepimiz beden ve hareketle ilgileniyorduk. Ezel ilk o stüdyoyu kiralamıştı Kum-Pan-Ya’nın üst katında “böyle bir stüdyo kiraladım, boş zamanlarında gelin siz de çalışın” demişti. Sonra biz o kadar çok çalıştık ki stüdyo bizim oldu!

YY: Bu ikinci kattaki stüdyo değil mi?

ZG: Evet o, Ezel’i attık galiba şimdi hatırlamıyorum ama!

KK: Bizim üst katımız.

YY: Bu da 91 mi?

ZG: Evet 91’de girdik, 92’de ilk işimizi çıkardık orada, 97’ye kadar da o stüdyoyu kullandık. O stüdyoya da bizim dışımızda 93’ten sonra filan bir sürü farklı beden ve hareketle ilgili insan girip çalıştı. Yani Dans Fabrikası kurulmuştu o dönem, onlar çalışıyorlardı.

KK: Dans Fabrikası kimlerdi?

ZG: Mustafa Kaplan ve daha konservatuar çıkışlı dansçılar Turkuaz’dan, Turkuaz o sırada kapanmıştı, ilk aslında modern dans topluluğu bağımsız, o dönemde gene onlar da işler yapıyorlardı. Oradan çıkan dansçılar filan yani çok amaçlı bir şekilde o stüdyo, bizim stüdyomuz kullanılıyordu. Turkuaz,

NE: Aydın Teker…

ZG: Aysun Aslan ve İzzet Öz kurmuştu ama tabii ki Aydın Teker, Dilek Evgin falan onlar da koreografiler yapıyorlardı Turkuaz’ın.

YY: Bir yandan da böyle birbirinizin altında, üstünde, yanında, yöresinde, dirsek temasında da bir takım arayışlarda olan - ya da ifadelerde olan diyeyim - 90’lı yıllar gibi özel bir dönemde bir grup tiyatrocu ve dansçı olarak da bir arada yaşıyorsunuz. Birbirinizle ilişkileriniz nasıldı o dönemde?

KK: Şöyle, gösteri başlamadan önce üst kata adam yollayıp “biz gösteriye başlıyoruz çok tıkırtı yapmayın!” Bu şaka değil, hakikaten böyle haber yolluyorduk üst kata.

ZG: Doğru biz de birçok ses yapıyorduk, üst katta da olduğumuz için çok ses gidiyordu. Ama ben şunu hatırlıyorum, çok fazla aslında biz içerikle ilgili tartışırdık birbirimizle, yani birbirimizin işlerini seyrederdik ve hakikaten dertlerimizi tartışırdık. Bu mesela benim için çok özel bir şeydi yani o dönemde farklı ifade dilleri araştıran, aynı alanda bulunan insanlar olarak çok içerik konuşurduk. Mesela bu bence çok önemliydi.

NE: Çok, evet. 91-97 yılları arasında değil mi Yeşil Üzümler Manastır’da kaldı değil mi?

ZG: Evet, 96’da da kullanıldı galiba, 97 civarı ayrıldı galiba Yeşil Üzümler oradan.

YY: Kum-Pan-Ya ile hemen hemen benzer zamanlarda girdiniz, Kum-Pan-Ya’nın ilk oyunlarını yapmaya başladığı zamanlarda siz Yeşil Üzümler Yenmez Zannetmiştik performansıyla bir şekilde yerleşmiş bulunuyorsunuz. Bir yandan da Kum-Pan-Ya çok uzun soluklu, Manastır macerasından da son çıkanlardan biri, çok uzun bir süre siz Manastır’da kaldınız. Hep aynı atölyedeydiniz değil mi?

KK: Evet evet hep aynı yerde.

NE: Ben aslında 1988’de Nihal Geyran ve Ziya Ilgaz “Cahide” dizisi için mekânı bulduklarında ben de Cahide ekibinde yönetmen Ziya Öztan’ın asistanlarından biriydim. 88’de filmin çekimi için girdim onlarla beraber, 89’da Adnan Vurdevir tanıdığı bazı insanları aramıştı, aralarında ben de vardım. 89’da beni aradığında Manastır’ın 3. katında bir atölye kiraladım, ilk öyle girmiştim. Daha sonra Kerem’le beraber 91’de oyunu sergilediğimize göre, oyunu gerçekleştirdiğimize göre herhalde işte 90’da filan da o 1. katı kiralamışız. Ben buraya gelirken o dönemde bastırdığımız bir mekân kartı vardı, bir tarafından siyah-beyaz fotoğraf var, bunu da Feyyaz çekmişti galiba, Kerem yanlış hatırlamıyorsam?

KK: Merih Akoğul.

NE: A pardon! Ay Merih Akoğul özür dilerim, Merih Akoğul çekmişti, arkasında da bir şeyler yazıyor. Ben onu okumak istiyorum. “Biz her gösteri gecesi seyircimizle aynı mekânı paylaşmak üzere sözleşiyoruz. Onlarla aynı havayı soluyor, aynı havanın aynı tavanın altında oynuyoruz. Kurduğumuz karşılıklı iletişim içinde bulunduğumuz hacmin bütün koşullarından etkileniyor; renginden, biçiminden, seyircinin oyuna göre konumundan, her oyun bütün koşulların yeni baştan kurulmasını gerektiriyor. Kendi oyun odamızı bu nedenle kurduk; seyirci, gösteri, mekân ilişkilerinin özgürce araştırılabileceği, kılıktan kılığa girebilecek Kumpanya sahnesi her gösteri için özel bir atmosfer oluşturabilsin diye” demişiz. Bir de Kerem o zaman adımlayarak Manastır’ın uzaklıklarını hesaplamıştı. Taksim’den yürüyerek 4 dakika 15 saniye, 428 adım.

ZG: Çok iyi!

NE: Arabayla 35 saniye. Beyoğlu Ağa Camii’den yürüyerek 3 dakika 15 saniye 340 adım, Hacı Abdullah Lokantası’ndan yürüyerek 2 dakika 30 saniye 280 adım diye.

ZG: Bu başlama noktalarını nasıl seçtin Kerem?

KK: Benim önemli olanlar, ama Kristal Büfe’yi unutmuşum.

NE: Evet, Kristal Büfe’yi nasıl unuttun bilmiyorum!

YY: Kılıktan kılığa giren Kum-Pan-Ya sahnesi nasıl kılıklara girdi? Bir yandan çok özel bir yerde, çok özel bir atmosferde, çok özel bir binadan beslenerek hatta onun içine doğmuş olan da bir sahne. Manastır’dan bağımsız Kum-Pan-Ya düşünemiyoruz bu bağlamda.

KK: Bildiğiniz gibi tiyatro deyince akla genellikle bir yükselti üstünde oynayan oyuncular ve onları rahat görsünler diye kademe kademe yerleştirilen seyirciler geliyor. Biz bunun dışında hani kimi oyunda seyircileri etrafa bir sıra olarak dizdik, kimi oyunda iki tarafa seyircileri koyup birbirlerini de görebildikleri, ortada oynanan bir oyun düzenledik. O yanıyla yani oyun oynanan alan ve seyircinin bulunduğu alanla çok serbestçe oynadığımız bir boş hacimdi. Bizim için aslında Amerika’yı yeniden keşfetmekti, yani tiyatro mimarisinde aslında siyah kutu dediğimiz bir anlayış zaten var, bu sadece siyah değildi. Biz ama çok yurtdışındaki örnekleri görüp inceleyip onun gibi bir şey yapan birileri değildik, biz kendimizce akıl yürüterek buna ulaşmıştık. Sonradan “bunun benzeri bir sürü şey yapılmış zaten dünya tiyatrosunda!” diye gördük ama aklın yolu birdir şeklinde yaptığımız bir uygulamaydı.

YY: Naz Erayda nefis arşivinden parçalar getirmiş! Fayton Soruşturması’nın iki perdelik oyunu var…

NE: O ilk oyundu Kerem’in yazdığı Kum-Pan-Ya’nın ilk oyunuydu. Fayton Soruşturması 92 yılında sanıyorum İstanbul Tiyatro Festivali’nde de gösterildi.

KK: Bu arada ben Zeynepler’in Yeşil Üzümler gösterisini hazırlıyordum, o mekânı tabii sen şimdi daha ayrıntılı anlatırsın ama o mekân sırf o mekân olmasıyla ve mimarisiyle insanı zaten farklı bir mekân kullanımına da teşvik eden bir şeydi. Yani Yeşil Üzümler’in mekânı kullanımı da çok etkileyiciydi.

SG: Tabii boş alandı aslında, sizin mekânınız daha büyüktü Kum-Pan-Ya olarak kullandığınız, dolayısıyla daha çok oyun oynama alanınız vardı. Yeşil Üzümler’in stüdyosu daha küçüktü, yarısından daha küçüktü diye hatırlıyorum değil mi Kum-Pan-Ya’nın?

KK: Yarısından daha küçük değildi, yarısından biraz büyüktü.

SG: Öyle mi?

KK: Evet evet.

SG: Ama orada boş alan içinde bir şey üretmek ve seyirciyle yakın mesafede karşılaşmak tabii çok bizim için önemliydi. Demin söylediğin şey de bu kara kutu meselesi aslına hala Türkiye’de tam anlamıyla layıkıyla da kullanılamıyor bence, yani tasarlanamıyor. Hala daha yeni yapılan sahnelerde bile klasik İtalyan modelini uygulamayı yeğleyen mimari projeler var.

NE: Kara kutunun içinde değil mi?

SG: Evet ama yani gerçekten seyircinin de mobil olduğu, her oyunun, her projenin kendine göre bir tasarım içinde yeniden konumlandığı boş alan meselesi bence çok önemli. Niye hala yapılmıyor ben hala şaşırıyorum yani.

NE: Sanki şeyin sofitası ve portalleri yokmuş gibi, bazen de hatta portal ve bir sahne oluşturulmaya çalışılıyor, sahne muamelesi yapılmaya çalışılıyor.

ZG: Evet.

KK: Dolayısıyla İSM de yani Manastır hani bunun uygulandığı 90’larda bir mekân olarak aslında estetik bayağı katkıda bulundu gösteri sanatlarına.

YY: Binanın biricikliği, konumunun biricikliği, oradaki insanların, komşuluklarının diyeyim, sizin atölyenizin, tiyatro stüdyolarınızın bir aradalığının biricikliği, belki bunların hepsiyle birleşmesiyle eşi bulunmayan öyle bir çok güzel bir süreç yaşanmış.

KK: Evet. Mesela şeyi hatırlıyorum sizin gösteride putrelin kullanımını yanlış mı hatırlıyorum?

ZG: Tabii tabii asma tavanı diyorsun?

KK: O çelik konstrüksiyona…

ZG: Çelik konstrüksiyon?

KK: Galiba Ziya bir parçayı öyle anlatıyordu.

ZG: Tabii tabii orada tırmanıp sallanarak bütün mekânı kat ederek anlatıyordu evet.

YY: Peki sizin orada olağan bir gününüz nasıl geçiyordu? Onu merak ediyorum, Manastır’da gündelik yaşam nasıldı Kum-Pan-Ya’da ya da Yeşil Üzümler Dans Tiyatrosu’nda?

ZG: Siz başlayın isterseniz.

KK: Yok siz anlatın, ben akşamları genellikle geliyordum.

NE: Her projede ve her dönemde biraz daha farklılaşıyordu orada yaşamak. Ben genellikle projelerimi mekâna göre ya da mekândan yola çıkarak sadece o mekân için yaptım. Bu bizi birazcık zorladı da, daha sonra o oyun başka bir yere davet edildiğinde itiraz da ediyordum üstelik “hayır ben bu oyunu bu mekân için yaptım, bu mekândan çıkamaz!” falan diyordum hatırlıyor musunuz? Bu oyunlardan bir tanesi benim de ilk oyunumdu, o zaman kızım Maya’ya hamileydim ve ilk oyunumu yaptım. “Canlanan Mekân: Uzun Süredir Ölmekte Olan Bir Kentin Tiyatral İzdüşümü” diye de alt başlık koymuştum. O zaman karşı tarafta bizim arkada tarafta Eski Çeşme Sokak’taki garajı çalıştıran, babalarının ismini unuttum ama Andrea ve Taki Morfiadis vardı iki kardeş, onlar o yine Eski Çeşme Sokak’ın ilerisinde oturan Sündüz, öbür tarafta diğer kapının olduğu Dernek sokakta takı tezgahını açan Alis, sonradan Alis’in takma isim olduğunu öğrendim. Onların hepsi Kum-Pan-Ya’ya gelirdi bizim kata. Hepsi bir şey yapardı, Sündüz dikiş makinasını getirirdi, o özel bir projeydi bizim için de çünkü bir metin olmadan mekân düzenlemesiyle başlıyordu oyun. Ben mekânı düzenledim, uzun sürdü bu, daha sona oyuncuları davet ettim ve oyuncuların gözlerini kapatarak mekânı tanımalarını istedim. Böyle başlayan oyun 8 ay doğaçlamalarla sürdü. Bu esnada da Kerem ile birlikte metni oluşturduk, doğaçlamalar sabitlendi ve oyun çıktı en sonunda. Bu arada bütün bu Taki işte, Andrea, Sündüz, Alis, herkes gelirdi, bir şey getirirdi, bana yemek getirirdi, bütün gün orada olurdum çünkü mekânla ilgili.

ZG: Sen tabii çok orayı içeriden yaşadın, biz de birazcık aslında farklı deneyimlere sahiptik, biz de gündüz çalışıyorduk akşam geliyorduk mekâna ve biraz daha koza gibi kullanıyorduk orayı. Yani kapanıp çalışıp bir de tabii sizden farklı olarak bizim ilk gösterimiz sadece neredeyse orada oldu, sonra birkaç küçük proje de oldu ama daha çok orayı çalışma mekânımız olarak kullandık. Dışarılarda da çok işler sergiledik yine böyle kulüp mekânlarında ya da işte pasajlarda, Beyoğlu çevresinde ama orası hep bir çalışma mekânı gibi daha çok işledi bir müddet sonra bizim için. Dolayısıyla daha içimize kapanıktık, yani tiyatronun o sosyal politik şeyi daha kuvvetliydi, biz daha çok hareket ve bedenle olunca belki biraz da psikolojik bir şey bilmiyorum, orası daha kapalı, daha korunaklı…

YY: Güzel, koza gibi kullanıyormuşsunuz.

ZG: Evet ama akşamları çok kalırdık tabii gece geldiğimiz için. Mesela sabaha karşı çıkıp Tarlabaşı’nda ben hiç kötü bir şey yaşamadım, o yüzden de mesela şimdi bile çok güvenli gelir bana, ben mesela gece Tarlabaşı’nda çok rahat dolaşıyorum hala ki çok değişti aslında belki de. Nedense öyle bir güvenim var oraya, hiçbir zaman da tedirgin olmadık. Hatırlıyorum işte çıkışta travestiler vardı yan kapıda, onlarla biraz muhabbet edilirdi, hatta bir tavuk-pilav yenirdi sabah 4’te, yavaş yavaş Taksim’e yürünürdü falan yani orası bizim mahallemizdi.

NE: Mahallemizdi evet, sanki biraz da gizli bir anlaşma varmış gibi, sanki bize biraz da kapı açmışlar gibiydi. Bizim de hiçbir şey gelmedi başımıza. Benim dışımda zaten bir Nadir galiba, Cenk, Nadir, ben galiba en çok kullandık. Kerem de o dönemde post prodüksiyonla ilgili bir şeyde çalıştığı için o da akşam gelirdi, biz de provalarımızı akşam yapardık aslında.

KK: Ben daha çok giriş-çıkışlarda ayaküstü sohbet etmek gibi mahallede yaşayanlar ve binanın diğer kişileriyle ilişkim oldu ama onu öyle şey gibi sıcak bir mahalle, apartman komşuluğu gibi hatırlıyorum, öyle çok yoğun bir ilişkim hiç olmadı ama güzel, sıcak bir şey oldu işte.

ZG: Bir de terasta Adnan Bey bir şey açmıştı.

KK: Restoran.

ZG: Restoran açmıştı bir ara, bir dönem, akşamları provaya girmeden önce filan orada terasta biraz takılmak çok hoşumuza gidiyordu. Bir dönem öyleydi mesela.

YY: Kaçıran dinleyicilerimiz, izleyicilerimiz için şunu da hatırlatalım; Manastır’ın çatısında vakti zamanında konserler veren bir program konuğumuz da olmuştu, iki önceki programımızda Manastır’ın çatısında hayat nasıldı diye merak eden dinleyicilerimiz acikradyo.com.tr/programlar/manastir sekmesinden oradaki hayatı da dinleyebilirler. Siz mesela Cahide dizisiyle birlikte girdiniz oraya, ilk zamanlarında çekimle birlikte gördükten sonra atölyeyi tutuyorsunuz ve Kum-Pan-Ya bu şekilde dünyaya geliyor. İlk zamanlarını mesela ben de merak ederim. Sürenin sonuna geliyoruz aslında ama, çekim yaparken girip ne düşündünüz ve bir şekilde orada atölye tutma fikri çıktı sizden?

NE: Büyülü bir mekândı benim için. Her gören, ilk defa gören herkes için de aynı şey herhalde oldu. Çok özel bir mekândı, Cahit Irgat’ı Müşfik Kenter oynuyordu ve benim için özel bir anıydı o. Manastır’ın odalarından bir tanesinde çekim yapılıyordu, kamera kendi etrafında döneceği için - omuz kamerası, hiç unutmuyorum, 360 derece döneceği için -  o zaman da sufle veriliyordu, sesli çekim yoktu, ben Müşfik beyin ayaklarının altında elimde senaryoyla sufle veriyordum. Herhalde o sırada bir bağ oluştu mekânla! Orada o dönemde bizim gibi iş yapan kime sorsanız herhalde isterdi orada zaten yer tutmak, bir şey yapma isterdi.

YY: Cahide’yi dinleyememiş, izleyememiş olan izleyicilerimiz varsa programımız bittikten sonra bizim jeneriğimizde duyacakları ses de Cahide’nin jeneriğinden - bir parçayı da ödünç almış olduk.

KK: Öyle mi?

YY: Evet, öyle. Bu arada yolu Manastır’dan geçmiş, bizimle anılarını paylaşmak, bize yeni konular ve konuklar önermek isteyen, yazmak isteyenler olur ise [email protected] adresinden de ulaşabilirsiniz notunu da düşmüş olayım. Çok teşekkürler. Keşke 3 program daha çeksek, tiyatroları konuşmaya devam etsek, malumunuz kısıtlı sürede küçük bir bellek kazısıyla Manastır’ın tiyatrolarını konuşmuş olduk. Sevgili konuklarım Yeşil Üzümler Dans Tiyatrosu’ndan Zeynep Günsür, Manastır’daki Kum-Pan-Ya yıllarını anlatan sevgili Naz Erayda ve Kerem Kurdoğluydu, tekrar çok teşekkürler geldiğiniz için.

ZG: Biz teşekkür ederiz.

YY: Ben Yağmur Yıldırım, iyi günler, hoşçakalın!

NE: Teşekkürler.

KK: Hoşça kalın!