1980'lerin Sonunda İstanbul Kültür Sanat Ortamında Neler Oluyordu?

1980'lerin Sonunda İstanbul Kültür Sanat Ortamında Neler Oluyordu?

15 Aralık 2017

İstanbul' Sanat Merkezi'ne bugünden bakan Manastır programınının dördüncüsünde, binanın bir kültür-sanat merkezi haline dönüşürken ilk yıllarına şahitlik etmiş olan SALT Programlar Eski Direktörü Vasıf Kortun'la deneyim ve izlenimlerini konuştuk. İstanbul'un gece hayatında yarattığı değişiklikle birlikte, kültür-sanat alanında açtığı ya da açma ihtimali olan kapıları araladık.

15 Aralık 2017 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Manastır podcast servisi: iTunes / RSS

Seçil Türkkan: Herkese merhabalar. Manastır programına hoş geldiniz! Ben Seçil Türkkan.

İlksen Mavituna: İlksen Mavituna ben de. Günaydın herkese.

ST: Ve Yağmur Yıldırım ile beraber sürdürdüğümüz programımızın dördüncüsünü dinlemektesiniz bugün. Evet Manastır’da birkaç haftadır devam ettiriyoruz bu söyleşileri, iki haftada bir yapıyoruz bu programı. Manastır’ın bugünkü konuğu ise Vasıf Kortun olacak.

İM: Manastır, nam-ı diğer İstanbul Sanat Merkezi, 1988-2006 yılları arasında faaliyette bulunmuş olan bu ilginç, kültürel ve toplumsal manada ilginç etkinliklere şahit olmuş mekânı tanıklarıyla değerlendirmeye çalışıyoruz bu yayın dönemi içerisinde. SALT’ın eski programlar koordinatörü Vasıf Kortun’la geçtiğimiz günlerde bir buluşmamız oldu. Şimdi o ses kaydını sizlere sunacağız. Vasıf Kortun, İstanbul Sanat Merkezi’nin özellikle ilk döneminin şahitlerinden bir tanesi. İlk dönemden de kasıt aslında 80’lerin sonu 90’ların başı olarak görülebilir, işaret ettiğimiz o dönem içerisinde Manastır ve çevresinde kültürel manada neler olduğuna dair çok renkli ve katmanları epey üst üste bir tarihçe sunacak bizlere Vasıf bey, tabii kendi hafızasından geriye kalanlarla.

Vasıf Kortun: Kısaca nereden geldik buraya projesine girdiğimiz zaman benim aklımda birkaç tane yan kanal vardı, tabii proje benim projem değildi Merve’nin sürdürdüğü bir projeydi ama bu yan kanallardan bir tanesi de neredeyse otobiyografik diyebilirim, yani kendi hatırladığım şeyler ve bir sürü anlamda bugüne nasıl çarptıkları üzerinde o anlamda düşünmüyordum yani bugüne çarpmanın hiçbir anlamı yok bu işi yapmanın bugüne çarpmamışsa. Onlardan bir tanesi hakikaten şeydi 19-20 sonra 14 yani o Club C’nin çok spesifik bir özelliği vardı şeyde, bir yandan onun şeye sarkması daha sonra hemen ardından Taksim Night Park meselesi. Bunların hepsi birbiriyle örtüşen şeylerdi. Tabii Manastır bir yandan öyle, bir de oralarda oturuyordum, yani bölgede oturuyordum, Galata’da oturuyordum.

ST: Hangi tarihe denk geliyor bunlar mesela?

VK: Ben 88’de Serdar Reklam’a geçtim, 90 Taksim Night Park olması lazım tam o sıraları hatırlamıyorum, ilk underground partiler, CIK Productions Can İhsan Kerem ilk Talimhane’deki rave değil ama ilk legal partiler o zaman başlamıştı, üç tane oldu onlardan. Bunlar da genellikle eski platolarda oluyor, platolarda gerçekleşiyordu. Şey falan daha sonra tabii, daha sonra Kasımpaşa’ya ve Sinangil yani un fabrikasına sarkması filan onlar daha sonra gelen şeyler. Hatta orası daha önce eğlenceyle başladı sonra potansiyel bir kültür mekânına dönüştü. Yani senaryo çok açık, net aslında, yani çok belirgin bir senaryo içinde oynuyorduk.

ST: Ne demek o?

VK: O belirgin senaryo içinde oynayıp oynamadığımızı farkında olup olmadığımızı da bilmiyorum o anlamda, yani bazı şeylerin farkındaydık ama bugünden bakıp bunu kataloge etmek çok daha kolay yani, kimse post industrial durumdan dolayı, yani İstanbul’un genel dönüşümünden, 85 sonrasından ötürü gelen hikaye. Tarlabaşı, hatta hiçbir zaman toparlanmamış ve değişmemiş olan Talimhane o dönemde hiçbir değişiklik göstermedi. Bunlar hep genel klasik senaryolar, artı bu şeye bağlı, enformel ekonominin ve enforeal kültür aktörlerinin çoğalması ile de ilgili 80 sonrası. Bu da küresel bir durum yani kendi girişimini, kendi inisiyatifini kendi kendine alan yeni oyuncular, yeni kültür oyuncuları, daha önce yoktu böyle bir şey. 80’lerin 3. çeyreğinden önce yoktu, yani herkesin illa ve illa bir pozisyonu vardı, ya Mimar Sinan’da hocasındır ya da bilmem nesindir ya da devlet tiyatrolarında çalışıyorsundur ama bir açıklık çıkmıştır o açıklık de nedir? İşte yeni televizyon dizileridir, vs. oraya iş yaparsın, o legale çıkmıştır, onun bir kanalı da hem televizyona iş yapan, diziye hem devlet tiyatrosunda çalışan hem de Manastır’da yer tutup performans ya da tiyatro yapan insanlar oluştu. Bunlar hep 80 sonrası enformal ekonominin ve enformal kültürün, enformal ekonomi … aynı zamanda onun da altını çizmek lazım, bugünkü gibi değil. O kültür aktörlerinin bir parçasıydı ne olduysa Manastır da bunun sonucu sonuçta, bunun tezahürlerinden bir tanesi. Onu bir daha bugünden okumaya çalışıyordum, beni şeyle ilgili bütün derdim buydu yani bu Manastır meselesini bugüne güncelleyerek bir anlamda, bugün de bu tür topluluklar ve girişimler olabilir sorusunu sormak. Çünkü son yıllarda uzaktan benzer örnekler oldu, neydi adı?

İM: Yeldeğirmeni mi?

VK: Yok Yel Değirmeni değil, sanmıyorum.

İM: Aklıma ilk Don Kişot geldi o yüzden.

VK: Üsküdar’dan sonraki mahalle nedir?

ST: Kuzguncuk mu?

VK: Kuzguncuk’ta neydi orada bir müessese kuruldu?

ST: Bostan vardı mesela.

VK: Yok yok, neyse hatırlayacağım biraz sonra.

ST: Kuzguncuk Sanat Merkezi?

VK: Değil, değil yani bugüne ne diyecek Manastır? Bugünle alakası ne? Yoksa tarih beni ilgilendirmiyor yani.

ST: Bu kolektif birliktelikler, mesela Don Kişot dedi İlksen. Oradan baktığımızda mesela şimdi bütün Manastır’ı düşündüğünüzde neyi çağrıştırıyor günümüzde? Bu kolektif birliktelikler mi geliyor aklınıza?

VK: Bugünden baktığınızda bugün öğrenilmiş ve bilinen bir modeli tekrarlamış oluyoruz, yani başka yerlerde olan dünyada da olan, çok değerli ona bir şey demiyorum, bir olumsuzlama anlamında değil, sakın böyle anlaşılmasın ama kimi kabul görmüş, kimi kabul görmemiş, kimisi Avrupa örneklerinden gelen belli bir yani siyasal öznenin oluşturduğu, o siyasal öznenin kent aktörleriyle olan ilişkisinin bir ön kabul ya da öngörü üzerinde bağlanması. Yani sen bir yeri işgal ettiğin zaman biliyorsun ki seni polis oradan atmayacak ya da belediye oradan atmayacak, bir müzakereye girmek üzere işgal edersin, atılmak üzere işgal etmezsin, o şey bir konu ki öyle bir şey yok çünkü dünyada, yani o şapşallık oluyor. O müzakere sonucunda da orası ya enformel bir şekilde sürer ya da ileride legale döner ya da çok değerli bir deneyim olarak var olur. Şimdi bunlar bildiğimiz türden örnekler, bunların tekrarlanması, yinelenmesi önemli ama Manastır’ın bir ön örneği yoktu, yani örneksiz bir şeydi, kendiliğinden oldu. Artı ticari veçhesi de çok kuvvetli yani, kendi kendimizi de çok kandırmayalım yani, bu aynı zamanda bir yaşama biçimiydi, oradaki oyunculardan bir kısmının, aktörlerden bir kısmının. Yani fotoğraf stüdyosu olsun, şey olsun…

ST: Aslında bir çeşit dükkan kiralamak gibi?

VK: Evet ki bu da kötü bir şey değil.

ST: Evet, evet.

VK: Buna da bir önyargıyla filan yaklaşmıyorum ama o da o dönemin var olan ekonomisinin bir görselleşmesi aynı zamanda, onu yapabiliyorsun da bir yandan.

ST: Buna dönüşmüş.

Yağmur Yıldırım: Tabii 80’li yılların sonunda bunun gerçekleştiğini o dönemde tekrar üstünden geçelim, hem küresel ekonomiler gelmeğe başlıyor bir yandan ilk İstanbul bianelleri yeni bir kültür aksı ortaya çıkmaya başlıyor. Dalan’ın Tarlabaşı bulvarını açmasından sonra orada yeni bir demografik yapı yerleşmeye başlıyor ve o yüzden aslında Manastır’ın ilk yeşerdiği dönem çok biricik; birilerinin kendi kültürel ifadelerini ararken gelip yerleştiği ve o birarada yaşama deneyimlerini hem ticari, hem sosyal, hem kültürel, hem bireysel, hem politik anlamda ilk aramaya başladıkları bir yer olarak bakmak da mümkün aslında. O yüzden de önemli. Siz de dönemi tanırsınız aslında, o dönemki  aramaların bizzat tanığı olarak da aktarabilecekleriniz vardır onunla ilgili.

VK: Tabii, Tarlabaşı açılmasaydı Manastır da olmayacaktı, bu çok net, ikincisi Manastır Taksim’den 3 kilometre daha uzakta olsaydı gene olmazdı. Çok büyük bir lüks, yani meydana 5 dakika, ana caddeden girişin var, yan kapı girişin var, daha ne isteyebilirsin ve tamamıyla oyun alanı kurabileceğin bir yerden söz ediyoruz. Bir anlamda da hukuk dışı, o da çok önemli. O zaman polis, vs. de yok, bugünkü gibi değil yani, yok.

YY: Ortalıkta mı yok?

VK: Yok yani, çok rahattık, her şey, bir de mahalle kendi kendine bunu hisseder zaten, kendi kendine bir ekolojisi var zaten çok fazla ihtiyacı yok, her gün diğer girişten girersen zaten kulisin önünden girersin,  sonra oradaki yer altındaki Hasır mıydı neydi onun önünden geçersin, ikinci sokaktan sağa dönersin orada da Manastır vardır. Yani aksesi, erişimi inanılmaz derecede kolaydı. Yani Tarlabaşı bulvarının açılmasıyla o gündeme geldi zaten bütün mekân. Benim şeyim şöyle oldu, bir gün ne yapıyordum, Karaköy’de bir fotokopici vardı, çok katlı otoparkın orada fotokopi çekerken yanımda bir adam da fotokopi çekiyor ve saçma sapan fotokopiler çektiriyor hakikaten; Warhol fotoğraflarının 5 kez üst üste kopyalamış bir şeyler yapıyor. “Sen ne yapıyorsun?” dedim “bir sergi yapacağım, bir sergi yapacağız” filan dedi. Nedir filan derken Arhan Kayar çıktı o. Arhan’la böyle tanıştık, sonra da uzun yıllar birlikte olduk. Sonra o Duyarkatlar sergisinin yanılmıyorsam, Duyarkatlar da bir senaryoya göre, bir anlatıya göre Manastır’ın ilk kullanımlarından biri. Duyarkatlar da Vakko’da, Vakko sanat galerisinde gerçekleştirilen bir sergi. Vakko sanat galerisi dediğimiz zaman o da aynı zamanda Beyoğlu Güzelleştirme Derneği’ne bağlanıyor. Bugün asla yapmayacağın şeyler ya da yaparsın, sanatçılar her zaman satar seni, hiçbir zaman etik şeyleri olmadığı için satarlar yani çıkara göre. Ya da görünürlük önemli onlar için ya. Beyoğlu Güzelleştirme Derneği o metanaşımdaki –doğru bir terim mi emin değilim ama- o değişimdeki yeri Vakko sanat galerisinde Duyarkatlar diye bir sergi zaten ya o tarihte yazılmadı mesela Vakko sanat galerisinde çok bölge dalgalı, hiç birbirine uymayan ama fena da olmayan bir sergi programı vardı. O da kayboldu, eridi gitti. Öyle tanıştık, ondan sonra işte tabii araya Feshane girdi, 88-89 Serotonin girdi. Şimdi Serotonin de belki de en kritik projedir, yani benim için, benim tarihim için, benim bakışım için 80’lerin sonunun en önemli projesidir, başka seviyede bir şey yok. Yani o historik böyle tarihi bir dönüş noktası.

İM: Neydi Serotonin çok geçiyor, çok anılıyor?

VK: Serotonin 1 ve 2 yapıldı, 3’ü saymıyorum; birincisi Feshane’de yani Dalan dozerlerinden sonra Feshane’nin iki yapısı var, bir tanesi enerji yapısı fabrika elektriklendirilen yapı diğeri de fabrikanın kendisi 8000 metrekare tek katlı, üstünde kontinyüs tek bant üzerinde üretim yapılan böyle şahane çelik,  demir, cam bir yapı. Türkiye tarihinde hiç olmadık yani, en kritik yapılardan bir tanesi, içindekilerle birlikte. Ama enerji binası yıkılıyor, power plant yıkılıyor, bir o kalıyor. Zamanında tabii Kültür İşleri daire başkanı Hilmi Yavuz çok, son belediyemiz diyelim, Sözen belediyesinin hakkı hiçbir zaman ödenmez, çok önemli bir belediyeydi kültür sektörü adına da her anlamda da, çok değerli bir belediyeydi, yani bir yönetim dönemiydi. Çok kritik insanlar da vardı bir sürü pozisyonda. Her neyse Arhan’lar Serotonin bu işi alıyorlar, yani Feshane’yi alıyorlar Bienal’in ikincisiyle aynı dönemde olmak üzere ve orada hergün bir takı performanslar oluyor. Biraz da yerleşik işler var ama yerleşik işler o kadar şahane değil açık söylemek lazım gelirse, biraz o zamanın ruhuna uygun, biraz hafiften pespaye, çok fazla düşünülmüş, derinlikli filan olmayan ama inanılmaz derecede enerjisi olan şeyler. Mesela Komet’in bir duvarı vardı o olağanüstüydü bu arada. Bir yaşam alanı gibiydi Feshane, yani sabah gidersin akşam çıkarsın ya da çıkmazsın bütün vaktini orada geçirirsin. Çünkü hiç olmadık bir şeydi, hiçbir yerde olmadık bir şeydi.

ST: Ne yapardınız, arkadaşlarınıza filan mı bakardınız?

VK: Tabii tabii, işte içki içersin, öyle şeyler.

ST: Takılırsın?

VK: Evet öyle şeyler. Birileri gelir birileri gider, konuşursun, bir Alman sanatçı vardı o Seratonin listesinde yoktu daha sonra katıldı ama kağıtlarla yaptığı bir performans vardı, yani yazılarda. Fabrikanın hala aletleri oradaydı, Atilla Özdemiroğlu vardı, birisi bir deveyle geldi! Yanılmıyorsam Mehmet Güleryüz bir deve sırtında gelmişti galiba! Koyunlar hatırlıyorum filan. Yani böyle bir şey, bayağı…

YY: Neler olmuş!

VK: 1989 İstanbul, küçük bir şehir, şimdiki gibi küresel şeyler falan yok, var aslında küreselleşme alası var ama karanlık küreselleşme vardı, yani Salıpazarı, her Cuma günü gelen Ruslarla, Kazaklarla, Romenlerle filan renklenen ve çeşitlenen bir kentten bahsediyoruz. Yani McDonald’s küreselleşmesi değil ya da diğer öteki küreselleşme değil. O kritik noktaydı yani Seoatonin bir güven de getirdi o ekibe, bunu belki başka bir şekilde okumak da mümkün. Bu ekip çoğu sanatçı değil, Arhan Kayar mimari eğitimli, Cana yine mimari eğitimli, yanılmıyorsa o fotoğraf eğitiminden geliyor. Mimar Sinan üniversitesi öğrencileri hepsi ama Mimar Sinan üniversitesi birinci yıl eğitiminden çok nemalanmış, çok şey öğrenmiş bir ekip, o da o zaman temel sanat eğitim diye bir şey vardı, temel sanat bölümü yok temel sanat eğitimi var, yani tasarımcıların, sanatçıların, herkesin birlikte girdiği ve görsel bir dil ve elle şey yapma üzerine, yapma ve görme üzerine bir eğitim. Dolayısıyla hiçbiri böyle aşırı profesyonelleşme içinde olmayan ama bir sürü şeyden anlayan, sonra zaten o bölüm kapandı, yani o bölüm yok artık. Temel sanat eğitim 70’lerin başında, 71’de mi ne geliyor, ondan sonra değişiyor. Şimdi temel sanat bölümü, yani sadece 4 yıl sanat okuyan ekip var.

YY: Şimdi öyle bir ders var galiba?

VK: Ama bu değişik disiplinleri bir araya getirmiş falan böyle bir şey. Buradaki özneler çok kritik, yani bir konteks var bir kişi değiştiriyor, iki kişi değiştiriyor. Bence orada Arhan’ın ve Çağatay’ın, Cana’nın çok kritik bir rolü var. Onlar olmasaydı ben Feshane’yi kullanmazdım 92’de ya da onun o restorasyonuna girişmezdik, bilemezdim zaten öyle bir yer olabileceğini ama bir yandan da aynı dönemde işte –hiç konuyla alakası yok ama- birisi Sütlüce fabrikasını almaya çalışıyor, birisi elektrik fabrikasını Silahtarağa üzerine oynuyor, Erol Aksoy Sütlüce’yi alacaktı, o konuşuluyordu, başka kim Feshane’ye Eczacıbaşı talipti, öbür tarafa elektrik fabrikası daha çok, biraz daha zor bir yer olduğu için o düşünülüyordu. Bugün Koç’un müzesi, bilmem nenin şeyi filan bu Haliç hikayeleri falan konuşulurken bütün bunlar 1989-91 aralığında bunun ön çalışması yapılmıştı, ön tahayyülü oradaydı yani. Manastır’da öyle bir şey, benim için önemli olan dönemi, erken dönemi, daha sonra daha farklı bir şeye dönüşüyor, o değerli bir şey tiyatrosu, vs. İlk dönemi bir zamanı çok iyi anlatan bir örnek. Damien Hirst diye bir sanatçı vardı, İngiliz,  tüccar, mesela Damien Hirst’ün çıkış yılıyla neden Arhan Kayar’ın çıkışı aynı yıldır? Soruyu buradan sorabiliriz yani. Bu örnekler böyle kendi kendine dünyada bir örnekler de değil, benzer zamanlarda farklı yerlerde benzer durumlar ortaya çıkıyor. Devletin ya da kamu sektörünün belli sanat ve kültür ifadelerinden ve mekânlardan geri çekilişi ile bu mekanların başka şekilde, başka aktörler tarafından kullanımı çok benzer bir sürü yerde, dünyada. O anlamda Manastır daha kozmopolit ya da daha enternasyonal bir okuma üzerinden de bakmamız bence önemli. Belki Manastır’ı açıklamayacaktır ama zamanın özgün bir semptomu olarak daha netleşebilir.

ST: Ve söyleşimizi bugünlük bu kez burada bitirmekteyiz, şimdi eğer Manastır’la ilgili şimdiye kadar toplanan bütün bilgilere ulaşmak isterseniz sizi http://saltonline.org/projects/manastir/ adresine yönlendirebiliriz. Eğer ulaşmak isterseniz bize mail adresi ise [email protected]

Ben Seçil Türkkan, İlksen Mavituna ve Yağmur Yıldırım’la beraberdik bugünkü Manastır programında. İki hafta sonra yani 29 Aralık’ta tekrar bur

Kategori:
Etiket: