Hukuktan geçen iklim adaleti mücadelesi

Hukuktan geçen iklim adaleti mücadelesi

27 Ekim 2019
Fotoğraf: Getty Images

İklim davaları, görece yeni bir yöntem. Dünyada 28 ülkede,100’ün üzerinde iklim davası devam ediyor. Mücadeleyi bırakırsak; kömürün ve petrolün yarattığı kaosta yok olup gideceğiz.
 

(Bianet)

Gittikçe büyüyen bir politik uçurumun kenarındayız.

Bir tarafta milyonlarca insan iklim değişikliğinin etkileri yüzünden ailelerini, evlerini, tarlalarını ve mahallelerini kaybediyorlar. Diğer tarafta, politikacılar ve fosil yakıt şirketleri birazcık daha para kazanmaya devam edebilmek için bu kaosun devamı için uğraşıyorlar. 

Bilimin ısrarla söylediği iklim krizi için alınması gereken acil önlemler ile politikacıların kendi çıkarlarını korumak için yürüttükleri politikaları arasındaki fark açıldıkça, milyonlarca insanın hayatını, evlerini ve haklarını koruyabilmek için yapılabilecek tek şey kalıyor elde: "Yaşama, eğitim, aile, güvenlik ve çalışma haklarını korumak için bu krizin sorumlularını dava etmek!

Bu yöntem, 1960’larda özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sivil haklar mücadelesinde de çok kullanılmıştı. Devletin vatandaşlarına eşit haklar tanıması zorunluluğu üzerinden açılan davalar, sivil itaatsizlik eylemleri ile birleşerek Afro-Amerikalıların bugün sahip oldukları hakların önemli bir kısmının kazanılmasını sağlamıştı. 

Bugün de iklim adaleti hareketi benzer bir yöntemi kullanıyor. Bir tarafta milyonlarca insan sokağa çıkıp, iklim grevlerine katılırken; diğer tarafta hükümetleri ve fosil yakıt şirketleri ulusal ve uluslararası mahkemeler ile Birleşmiş Milletler komisyonlarına şikayet ediyorlar. 

Tüm bu dava süreçleri, masraflı ve zaman alan şeyler olsa da bir yandan iklim adaleti hareketini büyütüyor; bir yandan kazanıyor! Üstelik tüm bu davalar, hükümetler ve fosil yakıt şirketlerinin iklim krizindeki sorumluluklarını mahkeme kayıtlarına resmi bilirkişi ve bilimsel raporlarla kaydediyor. Dolayısıyla, hükümetlerin ve fosil yakıt şirketlerinin, onlarca yıldan beri milyonlarca insanı etkileyecek bu felaketleri bildiğini ve harekete geçmediğini açıkça tarihe not düşüyorlar. 

Sayılarla açıklarsak, şu an dünyada 28 ülkede,100’ün üzerinde iklim davası devam ediyor. Bunlara ek olarak bir de Avrupa Birliği gibi çok uluslarüstü mahkemelerde süren davalar var. Aşağıda bu iklim davaları içinden en önemlilerine ve yarattıkları söylem ve söylem değişikliğine göz atacağız. 

Urgenda İklim Davası - Hollanda

2013 yılında, Urgenda Vakfı ve 886 vatandaş, Hollanda hükümetine tarihi bir iklim davası açtı. Hükümetin düşük iklim hedeflerinin, vatandaşlarını iklim değişikliğinin gittikçe kötüleşen etkilerine açık hale getirdiği ve temel haklarını korumadığı gerekçesiyle suçladıkları davada mahkeme Urgenda Vakfı ve vatandaşları haklı buldu. Hükümete ek yaptırımlar ile iklim hedeflerinin yükseltilmesini emretti. 

Hollanda hükümeti, mahkemenin 2015 yılında verdiği bu karara uyacağını ancak yine de temyize götüreceğini söyledi. 2018 yılında, istinaf mahkemesi, hükümete vatandaşlarının temel haklarını koruma zorunluluğunu hatırlatarak, hedeflerini artırması gerektiğini yineledi.

Bu yılın sonunda Yüksek Mahkeme’nin kararını açıklaması bekleniyor. Ancak, Hollanda hükümeti çoktan ek yaptırımlarla hedefini arttırmaya başladı. 2013 yılında ilk dava açıldığında, bunlar bir grup çılgın diyen hükümet yetkilileri, şimdi hızlandırdıkları yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği projeleri ile övünüp; Hollanda’yı Avrupa’nın iklim lideri yapmakla gururlanıyorlar. 

Halkların İklim Davası - Avrupa Birliği

2018 yılında, Portekiz, İtalya, Almanya, Fransa, Romanya, Fiji ve Kenya’dan aileler ile Arktik’te yaşayan ve Avrupa’nın tek yerlileri olan Sami topluluğunun gençleri ile bir araya gelip, Avrupa Birliği’nin 2030 iklim hedefinin yetersizliğini dava ettiler. Avrupa Birliği’nin yetersiz iklim hedefiyle kendilerini iklim değişikliğinin gittikçe kötüleşen etkilerine maruz bıraktığını, dolayısıyla haklarının ihlal edildiğini söylüyorlar. 

Aralarında çocukların da bulunduğu ve bazıları için en az üç neslin birlikte mücadele ettiği aileler yaşam koşullarının iklim krizine bağlı olarak her gün kötüleştiğine şahit oluyor. 

Örneğin, Portekiz’den Armando Carvalho, 2017’de tüm yetkililerin iklim değişikliği ile doğrudan ilişkilendirdiği ve yüzün üzerinde insanın hayatını kaybettiği orman yangınları sırasında işletmekte olduğu ormanları kaybetti. Nesillerdir ailecek ilgilendikleri ve en az 25 yıldır Armando’nun bakımını üstlendiği orman sekiz saat içinde yok oldu. 

Dava açıldığı günden beri, bu aileler, durmaksızın iklim değişikliği burada ve hepimizi etkiliyor diye hatırlatmaya devam ediyorlar. Avrupa Parlamentosu’na, Avrupa Konseyi Dönemsel başkanlarına gidip, krizin nesillerdir var ettikleri yaşamı nasıl yok ettiğini anlatıyorlar.

Böylece iklim değişikliğiyle ilgili önlemleri “yüzyıl sonuna” ertelemeye çalışan politikacıların söylemini yerle bir ettiler. İklim krizi burada ve Kenya’dan Almanya’ya hepimizi etkiliyor diye tekrar ederek, politikacıların krizin aciliyeti görmezden gelmesini engelliyorlar. 

Yargılamanın başladığı  günden bugüne Brüksel’de çok şey değişti. Artık Avrupa Birliği’ndeki hiçbir yasa yapıcı; 2030 iklim hedeflerinin yeterli olduğunu söyleyemiyor.

Yeni seçilen Komisyon Başkanı, Ursula Von Der Leyen, Avrupa Parlamento’sundan yeterlilik oyu alabilmek için 2030 hedefini ciddi şekilde yükseltmeye söz vermek zorunda kaldı. 

Çocuklar büyük kirleticilere karşı - Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi

Bu iki dava iklim hedeflerinin yetersizliğine değindik. Ancak, konu Türkiye’ye geldiğinde çok daha vahimleşiyor. Zira Türkiye, Paris Anlaşmasını onaylamadığı için resmi bir hedefi de bulunmuyor. Üstelik, planladığı 80’e yakın termik santral ile iklim değişikliğinin gelecekteki etkilerinin önemli sorumlularından da birisi.

Düşünün ki, herkes Türkiye gibi emisyonlarını arttırmaya devam etse, küresel sıcaklık artışı bu yüzyıl sonunda 5.1°C’i aşacak. Bu sıcaklık artışına ve ona bağlı iklim felaketlerine hiçbirimizin uyum sağlayamayacağını söylemeye gerek var mı bilemiyorum. 

Yani kısacası, Türkiye, iklim krizinin sebeplerinden birisi ancak Paris Anlaşmasını imzalamadığı ve yazılı hedefleri bulunmadığı için iklim değişikliği konusunda iç hukuku kullanarak dava açmak zor. Ancak, uluslararası sözleşmelerden doğan hükümlülükleri var ve 16 çocuğun BM  Komitesi’ne yaptıkları şikayet tam da bunu karşılıyor. 

Eylül ayında, aralarında Greta Thunberg’in de bulunduğu 16 çocuk, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan ülkeler içerisinde emisyon düzeyi en yüksek olan 5 ülkeyi (Almanya, Fransa, Brezilya, Arjantin ve Türkiye) Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi’ne şikayet ettiler. 

Bu durum Türkiye’de bizim milli değerlerimize saldırı gibi algılansa da, aslında çocukların yaptıkları sadece haklarını ve daha fazla insanın yaşamlarını korumaya çalışmak. Şikayetin sonucu ne olur bilemiyorum ama yaptıkları cesur girişim, Türkiye’nin iklim değişikliğindeki sorumluluğunu tekrar tekrar bize hatırlattığı için bile kıymetli.  Zaten 16 yaşında eğer Spiderman gibi birkaç kere dünyayı kurtarmadıysanız, bunu yapmaya çalışan diğer çocukları eleştirmeye de pek hakkınız yok.  

İklim davaları, görece yeni bir yöntem. Bazı davaları kazanacağız; bazılarını kaybedeceğiz. Hukuk bize her ülkede iklim adaleti getirir mi onu göreceğiz. Ancak ne olursa olsun, hangi yaştan olursak olalım. Bu mücadeleyi bırakırsak; kömürün ve petrolün yarattığı kaosta yok olup gideceğiz.