Açık Gazete'de Ali Bilge ile 'Ekonomi Politik': Seçim, Kılıçdaroğlu'na saldırı ve ekonomi

Açık Gazete'de Ali Bilge ile 'Ekonomi Politik': Seçim, Kılıçdaroğlu'na saldırı ve ekonomi

24 Nisan 2019
Fotoğraf: DHA

Açık Gazete'nin Ekonomi Politik köşesinde Ali Bilge'yle konumuz 31 Mart yerel seçimleri, Kılıçdaroğlu'na saldırı ve ekonomi.

Ekonomi Politik podcast servisi: iTunes / RSS

(22 Nisan 2019 tarihinde Açık Radyo’da Ekonomi Politik programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Ali bey!

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can, günaydın Selahattin, iyi haftalar!

Can Tonbil: Günaydın Ali bey, iyi haftalar!

ÖM: Karanlık bir durumdan bahsediyoruz, demokrasiye girişilmiş bayağı bir karanlık suikast!

AB: Tekrar oluyor ama ülkede otoriter bir rejim olduğunun altını çizerek söze başlayalım, tek adam rejimindeyiz, kuvvetler birliği esasına göre yönetilen bir rejim içerisindeyiz bir süredir, fiilen 2014 ama 2017 anayasa değişikliğinden itibaren de 2 yıldır böyle bir rejim içerisindeyiz.

Öncelikle Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun diyerek başlayalım. Gerçekten ikinci bir suikast, daha önce Karadeniz’de bir suikast girişimde daha bulunulmuştu. Geçmiş olsun..

Şu soruyu soruyorduk, seçim sonuçları sonrasında, iktidar neyi seçecek? Kısmi bir yumuşama mı, sertleşme mi?

Seçim sonuçlarından sonra takınılan vaziyete baktığımızda iktidar blokunun zaten daha da sertleşme eğilimi içinde olduğu görülüyordu, seçim bitip üçüncü haftasına dönerken İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığı mazbatası ancak verildi. Ama ardından MHP ve AKP tarafından 3 adet de itiraz yapıldı YSK’ya.

31 Mart’tan bu yana geçen günlerde muhalefetin duruşu, takındığı tutum, meydanı kullanma kabiliyeti, Saraçhane‘deki mini miting, özellikle İstanbul’daki dünkü yüksek katılımlı duruş, yani Maltepe meydanın nitelikli bir şekilde doldurulması, sertleşemeye önemli bir cevap teşkil ediyordu.

İktidarın son yıllarda kullandığı bir dil var, bu dil muhalefeti susturmaya, hain ilan etmeye, hapse atmaya uzanan bir çizgi, bu hareket tarzının sonu muhalefeti yok etmeye gider. Otoriter rejimlerde bunun örneklerini çok görürüz. Örneğin Putin Rusya’sı, zengin muhalefet susturma örtenekleri ile dolu bir ülke Rusya. Dün gece üşenmedim baktım, Putin iktidara geldikten sonra, tespit edebildiğim 13 muhalif siyasetçi, gazeteci, aydın, insan hakları savunucusu, ki en sonuncusu da önemli bir siyasetçi idi Boris Nemtsov, öldürüldü. Bu tür baskı rejimlerin nihai aşaması muhalefeti yok etmeye yönelik silahlı eylemler ya da linç girişimleri oluyor. Nemtsov’un öldürülmesinden sonra muhalif aydın olan dünya satranç şampiyonu Kasparov diyor ki “Nemtsov’dan sonra ülke son muhalif liderini kaybetti”. Genelde otoriter rejimlerde tanık olduğumuz durumlar bunlar, dediğim gibi önce susturmak, sonra yok etmek ..

Mesela Türkiye’de de ne yaşıyoruz biz? 6 milyon oy almış, yasama organı TBMM’nin üçüncü partisinin genel başkanları içeride, pek çok aydın, yazar gazeteci içeride. Dünyada en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülke olduğumuzu da geçen hafta öğrenmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla biz, Putin çizgisini hatırlatmaktan kendimizi hiç alıkoymayalım, Putin çizgisi böyle bir çizgi , önce baskı ile susturmak, sonra hapse atmak, en sonunda yok etmek. 2000 yılından 2015’e kadar, (2015’ten sonra son muhalif lider de öldürüldükten sonra fazla bir şey hatırlamıyorum, bilmiyorum ama atlamış da olabilirim) 13 siyasetçi aydın , hukukçu gazeteci öldürüldü.. Esin kaynağınız Kuzey komşunuzsa durum vahim demektir, işte komşunuz böyle bir çizgi izledi , izlemeye de devam ediyor..

Bir kere esasta şunu görelim; 31 Mart yerel seçimleri için bir benzetme yapıyordum, yerel seçimler için “ Kapı ile kapı eşiği arasına konmuş bir ayaktır, seçim sonuçlarına göre kapı ya tamamen kapanabilir ya da daha da açılabilir” diyordum . Seçimlerde tek adam rejimiyle demokrasi arasındaki aralık arttı. İşte bu aralığın artması bazıları için bir beka sorunu haline geldi. Yani beka sorunu aslında kişisel bir sorun, yani bunu çok iyi görmek lazım. İktidardan en ufak bir uzaklaşma ihtimalinin belirmesi bile, kabul edilebilir bir durum olmaktan çıkıyor. Aslında karşı karşıya kaldığımız husus, tek adamın siyasi hayatının bekasıdır. Dolayısıyla CHP Genel Başkanına yapılan bu saldırıyı, kapı aralığının açılmasından memnun olmayanların, ülke içine demokrasi havasının, oksijenin girmesinden memnun olmayanların, kendi kişisel siyasi hayatının bekasıyla bağlantısını kurarsak, çok net-iyi anlayabiliriz.

Bakın not almıştım, olaydan bir gün önce cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir konuşması var, şöyle diyor; “İmam hatip markası ailelerden başlayıp ders aralarına, yatılı kısımlarına kadar hayatın her alanında çalışan dava adamlarının eseridir.. İmam hatipli demek dava adamı olmak demektir, dava adamı önce davasının ne olduğunu bilecek, öğrendiklerinden hareketle kendi mevkiinden başlayarak ailesine, arkadaş çevresine, şehrine, ülkesine, nihayet tüm âleme uygulanan bir silsile içinde olduğunun farkına varacak, bunun yanında davasını hayata taşıyacak.”

Bu ‘dava’ kelimesi hep ürkütür bizi, hatırlayın ne zaman kullanılırdı bunlar? 1970’lı yıllarda “Davadan döneni vurun!”a kadar gitti. Çok tehlikeli bir kelimedir, siyasetin diline hiç uymayan bir kelimedir, ancak otoriter siyasetin diline uyan bir kelimedir, Erdoğan devam ediyor “Son dönemde aslında en büyük medeniyet davamızda omuz omuza olmamız gerekirken bazılarının başka bir yana savrulduklarını görüyoruz. Hemen anında sendika değiştirmeler, şunlar bunlar, herkes bir yere savrulmaya başladı, bu dava adamı olmak değil. Böyle olur mu?” Velhasıl, seçim sonuçları kabul edilemez, seçim sonuçlarını kabul edenler ya da kulvar değiştirenler davaya sadık değiller.. Esas olan davaya sadık olmak, seçim sonuçlarını kabul edilemez bulmaktır anlaşılan..

Bu ve benzeri dil aylardır kullanılıyor iktidar bloğu tarafından Kılıçdaroğlu’na yapılan suikast, linç girişimi sonrasında iktidar sözcülerinin yaptığı açıklamalarla yada yapılması gereken, fakat sessiz kalışla, bir gün öncesindeki bu dili birleştirirseniz, linçe ve suikasta ortamına davetiye çıkarırsınız..

Esas mesele otoriterlikle demokrasi arasındaki kapı aralığının daha da açılmasıdır, kapı aralığını artması da, muhalefetin önceki dönemlere göre daha düzgün ve ittifak içinde, demokrasi cephesi anlayışı içerisinde sürdürmeye çalıştığı siyasetin sonucudur.

Bakın İstanbul hala sonuçlanmadı yasal düzeyde, hangi gerekçelerle itiraz ediyorlar, YSK’ya başvuruyorlar? Bütün dünyanın gözü önünde oluyor tüm bunlar, gülünç trajik bu başvurular. KHK kapsamında görevlerinden alınıp, belediye başkanlıklarına seçilenlerin başkanlıkları iptal edildi. Bunu bir açmak lazım, KHK ne demek? Yani kanun değil ama kanun hükmünde, yürütmenin çıkardığı kararname sonucu görevlerinden alınan akademisyen, aydınlar bu kişiler, bu arkadaşlara uygulanan bir dizi kötü muamele var ki saymakla bitmez, yakında onların bir bölümü içeri giriyor, girmek üzere, Füsun Üstel Hanım başta olmak üzere, pek çok KHK’lı ve ‘Bu suça olmayacağız’ diyen arkadaşlar sırasını bekliyor, Cumhuriyet gazetesindeki arkadaşlarımız da, yine bizim antidemokratik rejimimiz nedeniyle tekrar içeri girmek üzereler. Bu ve benzeri konularda iktidardan bir demokrasi atağı görüyor muyuz? Tam tersi ..Bugün ülkemizde açlık grevleriyle yüzlerce insan ölüm eşiğinde. Hiçbir kıpırdama var mı? Ne gezer ..

Kuvvetler birliğine esasına dayalı rejimin özellikle yargı tarafındaki yaşanan tahribatı anlatmaya vaktimiz yetmez... Ancak yargı tarafında söz dinlemeyenler olabiliyor, ki İstanbul il seçim kurulunun mazbatayı vermesi iktidar bloğunu muazzam rahatsız etti ve çeşitli başvurular yaptılar YSK’ya , yapılan itiraz başvuruları bugün incelenmeye başlanacak.

KHK kapsamında olan seçmenlerin oy verenlerin oy vermesi ve seçilmesine ilişkin haklar ellerinden alınıyor, bu insanlar mahpus değil, kanuna, yargılamaya dayanmaksızın görevlerinden alınmış insanların oy verme hakkı gasp edilmeye çalışılıyor. Adı üstünde kanun hükmünde kararname.. Bu kapsamda olup da seçilmişlerin de mazbataları verilmedi, şimdi onların oyları iptal edilmeye çalışılıyor. Seçme ve seçilme hakkının sınırlandırıldığı, bununda kanuna, yargılamaya dayanarak yapılmadığı bir ülkede yaşıyoruz.

ÖM: Bu son derece ağır ve karanlık saldırının, hiç de bir şey belli değil, yapan bile kaçmış durumda, nedense yakalanamamış durumda, bu herkesin gözünün önünde oluyor yani Ankara emniyet müdürü, emniyet genel müdürü, eski genelkurmay başkanı şimdiki savunma bakanı, hepsi orada ve buna rağmen böyle bir linç girişiminden kaçabiliyorlar. Peki tek adam rejimi diyoruz, tek adamdan niye hiçbir ses yok? Mesela Cumhurbaşkanı’nın sözcüsü İbrahim Kalın “Kimsenin hukukun dışına çıkılmasına müsaade edilmeyecek” gibi hiçbir anlamı olmayan, hiçbir şekilde anlamlandırma çabasına cevap vermeyecek bir şey söylemiş. Ne demek “Kimsenin hukukun dışına çıkılmasına müsaade edilmeyecek” lafı? TBMM Başkanı Mustafa Şentop da “Bir provokasyon” demiş. AKP İstanbul belediye başkan adayı Binali Yıldırım da “Birlik ve beraberliğe daha çok ihtiyacımız var” demiş ama kimse geçmiş olsun da demiyor, üstelik bunu önlemek için herhangi bir şey de yapılmasından bahsedilmiyor. İçişleri bakanı Süleyman Soylu’nun bir satırlık şeyini gördüm Yeni Şafak gazetesinde, o da büyük çabalar sonucunda! “Kabul edilmesi elbette mümkün değildir, geçmiş olsun!” diye bir cümle. Peki tek adam Recep Tayyip Erdoğan’dan neden hiçbir ses gelmiyor dersiniz?

AB: Tek adam rejimi olduğu için diye kısaca cevap vereyim. Dünyada bir hükümet , karşıtlarını sokakta, cenazede linç etmeye başladıysa, ardından da bu şekilde bir tavır takınıyorsa, barbarlık sınırını geçmiş anlamına gelir. Şu anda, dünkü yaşadığımız olay ve sonrasında yapılan açıklamaları, gelen ya da gelmeyen açıklamaları, sessizliği topladığımızda ülkedeki rejimin ne boyutta olduğunu görmüş oluyoruz. İktidar bloğundan Bahçeli, “Orada işin neydi?” diye soruyor, ‘Geçmiş olsun’ denmiyor. Artı orada saldırganları yatıştırmak için kullanılan çok değerli sözler var, savunma bakanından geliyor bu sözler değil mi?! “Saygıdeğer kardeşlerimiz, mesajınızı verdiniz” mesaj ne yahu, linç girişimi mi?

ÖM: Murat Sabuncu da hatırlatmıştı, zaten benim de ilk ağızda aklıma gelen özel harp dairesi ve 77’de İzmir Çiğli havaalanında Bülent Ecevit’e yapılan silahlı saldırı ki Mehmet İsvan da yaralanmıştı o olayda. Yani o zaman da tek adam rejimi yoktu ama 77’de değil mi? Bu yalnız tek adamla değil belki de 1’den fazla devlet içinde devlet bulunmasıyla da ilişkilendirilmesi gereken bir şey değil mi acaba?

AB: O günkü düzenle bugünkü düzen arasındaki farkları ortaya koyalım madem o konuya girdik. Türkiye’de, 1978 hükümetinde Başbakan olan Ecevit, bu konuda ilk defa bilgi sahibi oldu, genelkurmay başkanı örtülü ödenekten para talep etmişti, Kars’ta cereyan eden görüşmedir hatırladığım kadarıyla. Türkiye NATO’ya girdikten sonra Genelkurmay içerisinde Seferberlik Tetkik Dairesi (STD) diye bir daire kuruldu.1952 yılı olmalı. Bu dairenin içerisinden geçenlerden biri Alparslan Türkeş’tir. O daire 1978’e kadar görev yaptı değişik isimlerle, Özel Harp Dairesi (ÖHD)’ne dönüştü. Bu daire Ankara Balgat’taki Amerikan üssünün içindeydi, daha sonra öğreniyoruz biz bunları.

Bu konuda CHP senatörü Niyazi Ünsal’ın, CHP milletvekili Süleyman Genç’in o zamanki mecliste ortaya koydukları belgeler vardır, hatırladığım kadarıyla Milli Birlik Komitesi’nin daha sonra tabi senatör olan üyelerinden asker kökenli kişilerin ortaya koyduğu STD ‘nin kontrgerilla faaliyetlerine ilişkin pek çok belge ve bilgi var, mecliste konuşuldu bunlar. Uğur Mumcu, Örsan Öymen gibi gazeteciler, pek çok araştırmacı yazar ve gazete –dergi bunları ortaya koydu. Meclis meclisti o zaman, çalışıyordu yasama örgütü vardı, ama paralel bir devlette söz konusuydu. Paralel devlet, iç devlet, derin devlet nasıl adlandırırsanız adlandırın, işte bu devletin üstüne o zamanki basın ve meclis gidebileceği kadar gitti. Kontrgerilla sivilde de örgütleniyordu, paramiliter güçleri vardı, bu güçler o günkü MHP ve ülkü ocaklarıydı. STD ve ÖHD’nin yaptığı gayrimeşru uygulamalar Susurluk’a kadar geldi.

Eskiden Türkiye’de sınırlı bir sivil siyasi hayat vardı, bir de, darbelerle katmerleşmiş arkada ciddi bir vesayet rejimi vardı. Bu vesayet rejiminin sahibi askerdi, sonuçta Süleyman Demirel ne dedi? “Derin devlet askerdir” dedi, hatırlayın. Şimdi bugünkü iktidar deriniyle, derin olmayanıyla, hem asker payıyla hem sivil payıyla her ikisini de ele geçirmiş durumdadır. O günlerden bu günlere aradaki fark budur.

Ecevit, Demirel, Özal Başbakanlardı ama askere sözünü geçirmekte zorlanırlardı, geçiremezlerdi genelde sivil iktidarlar kendilerinin oynamak istedikleri alanda değil, izin verilen alanda icrai hükûmet ederlerdi. O dönemde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) asıl yürütme güçlerinin buluştuğu yerdi , yani paylaşım olunan yer. Aslan payı da askerdi. Şimdi MGK da tek adam, yasama da tek adam, tüm yürütme de tek adam, yüksek yargıda tek adam . Bakın, eski genelkurmay başkanı, şimdinin milli savunma bakanı, ana muhalefet liderine linç girişimi var, o ne diyor ; "Saygıdeğer arkadaşlar mesajınızı verdiniz" diyor. Yani durum bu, aradaki fark bu, paralel devlet her zaman var ama burada fark, yeni anayasa- yeni rejim eski anayasalarımızdan farklı olarak, hem askerin payını hem de sivilin payını tek kişide düğümlemiş durumda.

ÖM: Tek adam konumundaki kişi acaba sözünü geçirmeyecek bazı durumların içinde de olabilir mi?

AB: Olmaz mı olur elbette, iktidar tek adamda olsa, ikili, çoklu da olsa, iktidar aslında ittifaklar manzumesidir, yani eski ortak çıkarılınca, yani alfa denklemden çıkınca, denkleme başka bir parametre geldi, beta parametresi geldi. Yeni gelen bu parametreyle ittifak sorun olmaya başladı belli ki, dolayısıyla böyle şeyler söz konusu olabiliyor.

Yani Ecevit’e Çiğli’de yapılan suikasttan, daha önceki kontrgerilla faaliyetlerinden farklı bir durum söz konusudur, önce soğuk savaş sonrasındaki gelişmelerden dolayı değişmiştir denklem ve parametreleri . Kontrgerilla bir NATO ve ABD faaliyeti olarak Türkiye’de başlamıştır, hatta yönergeleri, çalışma esasları, kitapları bile ortaya kondu bu örgütün. Kamplarda kimlerin nasıl yetiştirildiği vbg.. Özellikle soğuk savaş bitiminden sonra dünyada da NATO ülkelerindeki kontrgerilla faaliyetleri ortaya çıkarıldı .

Bugünkü durumda, bu denklem içerisindeki parametrelerin, alfa, beta, gama parametrelerinin dizilişlerinde değişiklikler söz konusu olabilir, değişikliklerinin böyle şeylere yansıması söz konusu olabilir. Parametre değişiklikleri iç ve dış siyasette yansımalarını bulabilir. Ancak şu var ki, bu rejim muhalefet liderinin linç edilmesini önleyemeyen bir rejim haline gelmiştir. Türkiye tek adam rejimiyle ekonomisini, iç siyasetini, huzurunu, başat temel sorunlarını –Kürt sorunu gibi-, dış politikasını yürütemez bir hale gelmiştir.

Ekonomideki gidişat gerçekten içler acısı bir durumda. Bakın geçen hafta itibariyle Financial Times’da yayınlanan “Türkiye döviz rezervlerini Merkez Bankası abartılı gösteriyor” haberi, içeride çok değerli iktisat gazetecilerinin katkıları ile daha da genişledi. Ki daha önce biz buna çok işaret etmiştik, ‘Hukuk devletinin olmadığı yerde bilgi ve veri güvenliği yoktur’ demiştik.

Merkez Bankası'nın döviz rezervlerinin tartışılır olduğu bir ülke haline geldik. Bir ülke ki döviz rezervlerinin gerçek miktarını ortaya koymuyor. Kabile devletinde olabilecek sınırlara dayandık. Dolayısıyla kaotik bir ortam var, kaosun temel nedeni kişisel bekalarının devamı için tamamen kapıyı demokrasiye kapatma arzusunda olan bloğun, kapının daha da açılmasından duyduğu rahatsızlıktır.

Muhalefetin de sonuç itibariyle eskisinden farkı, meydanı ve kitleleri değerlendirmesidir, pasif- akılcı eylemliliğe taşımasıdır, demokratik hak ve özgürlüklerin talep edilmesini, düzgün bir şekilde meydana taşıması kapı aralığını genişletmiştir. Bu kapıyı ardına kadar demokrasiye açmak durumundayız.

31 Mart bir kırılmadır, bu kırılmalar, iktidar bloğunun kendilerinin de hakim olamadığı değişiklikler yaratabilir, derin değişikliklere gebe olur böylesine kırılmalar, ittifaklar bozulabilir.

Nitekim derin ittifakların bozulması epeydir hissettiğimiz hususlardır , bu tür konular derin mahfillerde olduğu için sadece bir gazeteci olarak yakın tarih bilgimize ve gözlemlerimize dayanarak yorum yapabiliyoruz. 1978’lere kadar 26 yıl kontrgerillayı bilmedik. Daha sonra yavaş aşamalarla konu bir noktaya geldi, ancak tümüyle de aydınlatılmadı. Soğuk savaş döneminde , NATO bünyesinde kontrgerillasını aydınlatamayan tek ülke Türkiye’dir. Diğerlerinde, şu ya da bu şekilde, parlamentolar bu işle meşgul oldu, yargılamalar oldu, biz kısmi sayılabilecek aydınlanma yaşadık..

ÖM: Evet aydınlatılmayınca da bu süreç geri geliyor.

AB: O zaman, alfa, beta, gamanın yerleri değişiyor, bunlarda iç ve dış kırılmalara göre dizayn oluyor; ummadığınız yeni ittifaklar çıkıyor, ummadığınız parametreler ittifaka dahil oluyor. Bir kırılma dönemi içindeyiz, sonuçta 31 Mart yerel seçimleri siyasal kırılma yaratmıştır derin ittifaklar da bundan etkilenmiştir diyebiliriz. Benim naçizane yapacağım yorum budur.

ÖM: Financial Times dediniz, bir yazı çıktı orada ABD’nin Türkiye dahil 8 ülkeyi yaptırımlardan muaf tutmaya son vermeyi planlıyormuş, İran yaptırımları konusunda. Bu da İran’la petrol anlaşmalarını iptal etmesi yolunda baskı altında kalacak ülkeler arasında Türkiye’nin de olduğuna dikkat çekmiş.

AB: O yüzden petrol fiyatları kıpırdadı zaten.

ÖM: Evet. Washington Post’un köşe yazarlarından George Rogin’in de 2 Mayıs’tan itibaren 8 ülkenin İran’a yönelik yaptırımlardan muaf tutulmasına son verileceğini açıklayacağını yazmıştı zaten. Bayağı ciddi bir şey, bugün ya da yarın konuyla ilgili bir açıklama yapacakmış. Bir de Washington Post demişken eski HDP eşbaşkanı Demirtaş’ın HDP’lilerin her zaman barışa hazır olduğunu belirttiği bir yazı var, isterseniz 2 dakikada ondan bahsedelim.

AB: Bu yazıyı ihmal etmememiz gerekiyor ama önce yazıyı bulmam lazım. Demirtaş aslında bizim biraz önce söylediğimiz meselenin altını çiziyor, Türkiye’de seçmenler, oy verenler, çoğunluk, böyle bir rejim istemiyor diyor Çünkü bu rejim tıkandı, sorunları çözemiyor, kısa bir sürede her alanda sorun üretmeye, biriktirmeye başladı. Erdoğan’ın yenilgisini ortaya koyuyor Demirtaş “Erdoğan kendisi bile referandum olarak gördü bu seçimleri ama küçük düşürücü bir yenilgiye uğradı” diye bir cümleyle başlıyor.

ÖM: Evet, ‘Erdoğan seçim yenilgisinden ders almalı’ başlıklı yazısında “Küçük düşürücü bir yenilgi aldı” diyor. Bir de şunu söylemiş, yani “Seçimlerin sonuçları sadece bizim partinin değil tüm Türkiye halklarının barış içinde ve demokratik bir şekilde birlikte yaşamak istediklerini onaylamaktadır” diyor. Yani sizin dediğinizi de doğrular nitelikte. “Otoriterliğe ve tek kişilik yönetime karşı çıkıyorlar, Erdoğan’ın bunu anladığını umuyoruz, bunu yapmazsa bir sonraki seçimler ona son darbeyi vurabilir” diyor. Bütün tabii Türkiye cezaevlerinde ve dışında pek çok aktivistin açlık grevinde olduğu, bütün bunların önemli sonuçlarını anlatıyor ve “Uluslararası toplumu Türkiye’yi demokrasi ve barış yolunu seçmeye ve teşvik etmeye çağırıyoruz. Biz Türkiye halkları olarak birçok farklılığımıza rağmen sorunlarımızı tartışarak çözebileceğimizi gösterebilmeliyiz. Anadolu ve Mezopotamya tarihi bize çoğulculuk içinde birçok birlik örneği göstermektedir. HDP’liler ve Kürtler her zaman barışa hazır olacak, başarılı olacağımıza inanıyorum. Toplumumuzun tüm kesimlerini bir araya getirerek güçlü bir demokrasiye ve ekonomiye sahip bir ülke yaratacağız. 31 Mart seçimleri bize yolu gösterdi” diyor.

AB: Mesele şu, de facto 2014 ‘de halk tarafından cumhurbaşkanlığı seçiminden bu yana, sonra anayasa değişikliği, daha sonra yapılan genel seçimlerle (- ki bu seçimlerin hepsinde gayrimeşru iddialar bulunmaktadır ) nihayetinde biz böyle bir rejime girdik, kuvvetler birliği dediğimiz rejime girdik. Şimdi bu rejimle Türkiye ekonomisini, siyasetini, iç siyasetini, dış siyasetini, temel sorunlarını yönetemez boyutlara sürüklenmiş durumda.

Dolayısıyla Türkiye’nin önünde upuzun bir rejim bunalımı yatmaktadır. Yerel seçim sonuçları, kendi kurdukları düzeni ‘değişmez’ kabul edenlerle, ‘değişmeli’ diyenler arasındaki karşılaşmadır. Umarım biz parlamenter sisteme döneriz, amaç o olmalı, kuvvetler ayrılığına dönelim, yani geçmişte şikayet ettiğimiz az demokrasi dediğimiz, en azından Türkiye’nin 2012 ayarlarına dönelim, normalimize dönelim, parlamenter sisteme dönelim. Çünkü bu rejim, muhalefet liderini linç etmeye imkân verdi. Az demokrasi diyorduk ya, şimdi hiç demokrasideyiz.. Ayrıca rejim değişikliğini sağlayan oylara bakar mısınız, şaibeli 49-51 lerle düzen değiştirip, demokrasiyi bitiriyorsunuz .

Yapılan anayasa değişikliklerinden AKP’ye oy verenlerde, muhafazakar kesimde yeni yeni farkına varıyor, ha Anadolu bozkırı farkında değil, işte suikastın yapıldığı Çubuk da bozkır! Onlar berdevam.. Seçim sonuçları kesinleşsin daha iyi anlaşılacaktır iktidar blounun erimesi, 30 büyükşehirde Türkiye nüfusunun %80’inin olduğu yerde, iktidar bloğunun %20 oy kaybı olduğu şimdiden gözükmektedir. İşte bu korkuttu, bu korku da kişisel siyasi beka sorunu yarattı. Beka sorunu da karşımıza kaotik bir durum ortaya çıkardı, yaşadığımız budur.

Dolayısıyla bütünüyle muhalefet bloğunun bundan sonraki yürüyüşünü (şu ana kadar da iyi gitti ama) son derece dikkatle yürütmesi gerekiyor. Muhafazakar taraftan mevcut duruma, gidişata karşı seslerin öncekilerine göre daha çok yükseldiğine tanık oluyoruz. Abdullah Gül, bu kadar sık demeç vermezdi, son haftalarda 2 kez demeç verdiğine tanık oluyoruz, özellikle kullanılan dili ve siyaset nezaketini dile getirmesi önemli.

Umarız Türkiye’nin demokrasi hattına katkı muhafazakâr taraftan da gelebilir, muhafazakar demokratlarda tek adam rejiminden rahatsızlar, içinde bulunduğumuz siyasi kırılma süreci, bu kanattan gelebilecek atağı hızlandırabilir .

Demokrasi hattının gelişmesinde HDP’nin, Demirtaş’ın izlediği siyasetin, fedakarlığın büyük payı olmuştur, bunun altını defalarca çizmek lazım. Demokrasi ile tek adam rejiminin arasındaki kapının aralanmasında, kapının genişlemesinde Kürt siyasetinin takındığı tavrın çok büyük katkısı olmuştur.

Demokrasi hattının genişlemesi lazım, Türkiye gerçekten parlamenter rejime dönmesi ve yargısındaki kanseri, yaşadığı rejim hastalığını gidermesi için.. Ülkenin önünde önemli esaslı bir demokrasi mücadelesi duruyor, asıl mesele bu rejimin, tek adam rejiminin değişmesi meselesidir, ülkenin nefes alabilmesi için, ülkenin üstüne oturmayan bu düzen değişmelidir. Bu slogan ve hedef altında demokrasi güçleri birleşmeye devam etmelidir.

Daha çok konuşuruz ama sizin de İngiltere bağlantınız olacak sanırım.

ÖM: Evet öyle.

AB: Pazartesi gününe öyle bir gündem yıkılıyor ki süremi genişletme hakkına talip olacağım yakında galiba! Çünkü gerçekten hafta sonu gündem yığılıyor, insan hangisine değineceğini şaşırıyor ama asıl konumuz bugün Kılıçdaroğluna yapılan suikast ve linç..

Son olarak, siyasetçilerin Putin’e, Putin Rusya’sına dikkatlice bakmalarını tavsiye ederim Putin’inden ders alanlar var, ilham alanlar da var, ancak daha fazla ilham almaya devam etmesinler, çünkü o zaman durum bugünden de vahim olabilir. Ülke buna katlanamaz.

ÖM: Evet, pek çok teşekkür ederiz.

AB: Hoşça kalın, iyi yayınlar!

CT: Görüşmek üzere.

Kategori: