"Doğanın bize ihtiyacı yok ama bizim ona var"

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Deniz Yaşamını Koruma Derneği Başkanı yazar, balık adam, aktivist Volkan Narcı ile son kitabı "Marmara: Son Sığınak" üzerinden yok oluşun eşindeki Marmara Denizi'ni konuşuyorlar.

""
Yok oluşun eşiğindeki Marmara Denizi
 

Yok oluşun eşiğindeki Marmara Denizi

podcast servisi: iTunes / RSS

Derya Tolgay: Selamlar herkese. Açık Radyo'da bir Dünya Mirası Adalar programında daha birlikteyiz. Ben Derya Tolgay.

Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur

D.T.: Teknik masada Andrea Gritcu ve destekçimiz Melih Aral'a da çok teşekkür ediyoruz. Hayli yoğun geçen bir haftadan sonra sizlere iletmek üzere epey haber birikti. Konuğumuzu takdim etmeden önce bu haberlerden bahsedeyim biraz.

5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde duyurduğumuz ve bir parçası olmaktan mutluluk duyduğumuz bir haberle, Asi Çevre Vizyon Planı ile başlayalım. Bu çalışmalara havasını soluyabildiğimiz, suyunu içebildiğimiz, zengin topraklarını ekebildiğimiz, depremlere dirençli Asi Havzası'nda tüm canlılarıyla birlikte yaşamak için bir yol haritasına ihtiyacımız var diye başladık. Zengin biyoçeşitliliği ile bir doğa harikası olan ve içinde barındırdığı tüm canlılarla birlikte gelecek nesiller için bir miras niteliği taşıyan Asi Deltası için, çevre vizyon planı hazırlamak için kolları sıvadık. 6 Şubat depremlerinde yıkılan tüm diğer alanların da imar planlarından önce çevre vizyon planlarının yapılması gerektiğinin bilincinde olarak hareket ettik - kamunun yapması gerekeni yapmadığını görerek yapmaya çalıştık. Umarım bu, Türkiye'nin diğer bölgelerine de örnek olur. Bu çalışma, Asi Nehri Havzası, Samandağ kıyıları ve diğer deprem bölgelerinde doğa dostu ve afetlere karşı dayanıklı bir gelecek inşa etmemiz için bir yol haritası diyebileceğimiz bir çalışma ve bir yıl sürecek.

Şimdi bir diğer habere geçmek istiyorum; Dokümentarist 17. İstanbul Belgesel Günleri başladı. 8 - 13 Haziran tarihleri arasında düzenlenen hafta boyunca harika belgeseller, söyleşiler, etkinlikler var. Festivalin açılış gününde ‘Ekolojik Sorunlar Yerel Direnişleri Birleştiriyor’ başlıklı bir buluşma ve forum Yapı Kredi Kültür Sanat’ta yapıldı. Türkiye'nin dört bir yanından katılımcıların yer aldığı bu buluşmada, yerel direnişler arasında daha fazla diyalog ve dirsek teması ihtiyacı, deneyim aktarımları bütün bu hareketlilik arasında ekolojik örgütlenmenin neresinde olduğumuz gibi meseleleri konuştuk. Çok da verimli geçti.

Şimdi sözü Nevin’e vermeden son bir haber hatırlatması daha yapmak istiyorum; bu günlerde sıcaklıklar mevsim normallerinin 12 derece üzerine çıkıyor. Bu da maalesef Marmara'da yeniden müsilaja neden oldu. Örneğin, geçen hafta Büyükçekmece'de alg patlaması yaşandı.

Evet Nevin, şimdi söz senin.

N.S.:8 Haziran, Marmara Denizi Günü idi ve bu nedenle biz de bugün Marmara: Son Sığınak adlı kitabı yeni çıkan Sayın Volkan Narcı’yı davet etmek istedik. Hoş geldiniz öncelikle Volkan Bey.

Volkan Narcı: Çok teşekkür ederim, çok sağolun.

N.S.: Konuğumuzu hemen tanıtayım; Volkan Bey kendisini bir deniz aktivisti olarak tanımlıyor. Eskişehir Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden mezun olduktan bir süre sonra da kurumsal hayata devam ediyor. Ancak biraz kaldıktan sonra, radikal bir karar ile bu iş hayatından elini ayağını çekiyor ve sonrasında da yaşamını mavi sulara ve deniz yaşamının korumasına adıyor. Heybeliada’da büyümüş olmasının bu kararı almasında önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Volkan Bey, aynı zamanda deniz, doğa ve sivil toplum çalışmalarına da yöneliyor. Adalar Kent Konseyi, Denizde Yaşam ve Koruma Çalışma Grubu Kurucu Başkanlığı, Adalar Arama Kurtarma Kurucu Başkanlığı ve son olarak da Deniz Yaşamını Koruma Derneği Kurucu Başkanlığı gibi görevlerde bulunuyor. Çok önemli projelere imza atıyor ve bunlardan biri de Türkiye'nin ilk ve tek mercan nakli projesi. Daha önceki yayınlarımızda da konuşmuştuk, hatırlarsınız belki; Yassıada'dan alınan mercanların nakliyle ilgili yürütülen bir projede, mercan resiflerinin restorasyonu, hayalet ağ temizlemesi gibi çalışmalarda yer alıyor. Birçok sergi, belgesel ve yazılı kaynaklar oluşturuyor. Prens Adaları ve Su Altı Dünyasının Mucizeleri ve Marmara: Son Sığınak adlı kitapların da yazarı kendisi.

Şimdi bugün Derya'nın dediği gibi, Marmara Denizi’ne olan biteni konuşacağız. Ayrıca yeni çıkan Marmara: Son Sığınak adlı kitabınızdan bahsedeceğiz. Ben Yalovalıyım. Dolayısıyla 70'li yıllarda Yalova'da büyüdüm. O zamanın Marmara Denizi'ni hatırlıyorum, müthiş bir denizdi. İstediğimiz her yerden denize girerdik. Balıklar ve aklınıza gelen her türden deniz canlısının yaşadığına kendi gözlerimle şahit oldum. Ancak özellikle 80'lerden sonra bir kirlenme başladı Marmara'da ve bugün Ege ve Akdeniz ile kıyasladığında insanların biraz burun kıvırarak baktığı bir denize dönüştü maalesef. Siz de röportajlarınızda ve yazdığınız yazılarda bambaşka bir Marmara anlatıyorsunuz ve çok güzel bir tanımlamayla ‘Marmara Denizi anneanne sandığım’ diyorsunuz. Buradan başlayalım isterseniz; size göre Marmara Denizi nasıl bir deniz ve şu anda nasıl bir tehlike içinde?

V.N.: Çok teşekkürler. Öncelikle kendimi başkasından dinlemek bir başka ayrıcalık oldu, kısa hayatımıza bir şeyler katmışım, ne güzel. Aslında psikolojik olarak bir de şu açıdan bakalım; birincisi, Marmara Denizi Türkiye'nin en büyük 11 ilinin etrafında toplandığı bir deniz ve öyle ki ekonomiyi, endüstriyi, tarımı ve sanayiyi tamamen bu denizin etrafında oluşturmuşuz. Dünyada bu tür deniz koenarlarında böyle oluşumlar olmaz, daha uzaktadır ve lokasyonu çözerler ki atıkları bir şekilde buraya karışmasın diye. Ama zamanında ‘derin deşarj’ adında ‘çok ucuz ve basit’ bir hikaye uydurarak ucube çözüm bulmuşuz. Sonra da evsel atıklarımızla beraber sanayinin de atıklarının tamamını bu denize atmışız.

Şimdi bundan 30 sene önceki nüfusa baktığınızda, bu denizin bunu kaldırabilmesi belki mümkündü. Fakat nüfus artışı, teknoloji artışı ve daha da büyüme sonucu artık bu yükü kaldıramamaya başladı. 2021’de yaşadığımız müsilaj olayıyla birlikte dedi ki, ‘Yeter! Ben artık sizin yükünüzü, sizin bana attığınız atıkları bir yere taşıyamıyorum’. Çünkü yaptığımız dolgu alanlarıyla deniz dibinin kıyıya vurmasını engelledik. İnşaatlarla ve yapılanmayla denizin ekosistemini etkiledik. Dipteki hayatın oluşması için gerekli pinaları, posidonialar (deniz çayırları) ve mercanları yok etmeye başladık. İklim değişikliği ve küresel ısınma giderek artan deniz avcılığı sonucu ekosistem çalışmamaya başladı. İnsanoğlu doğaya karşı bir savaş içerisinde ve bu savaşı kazanırsa aslında kaybeden biz olacağız. Doğanın bize ihtiyacı yok ama bizim ona var.

Şimdi deniz konusunda söylediklerinize gelirsek, herhalde insanoğlu büyük şehirlerde çalıştığı için tatil ya da koruma anlayışı burada gelişmiyor. Onun için tatil güneye gitmek ya da yurt dışına gitmek yetiyor ve yalnızca oradaki güzellikleri görüyor. Tamam ama senin bir arka bahçen va, dünyanın en zengin denizlerinden bir tanesi burada. Marmara Denizi bizi öyle bir kucaklıyor ve öyle büyük sevgiyle tüm mucizelerini veriyor ki... Ama biz bunu görmüyoruz. Ayrıca deniz kültürümüz de bir türlü gelişmediğinden kaynaklı olarak görmediğimizi de anlamıyoruz. İnsan anlamadığını sevmiyor, sevmediğini de korumuyor. Bizim tam olarak yapmaya çalıştığımız bu.

Dünyanın ve vücudumuzun %70’i sularla kaplı. Bu dünya denizlerinin ortalamasını aldığımızda, iç sular ve okyanuslarla beraber, insanın soluduğu her üç nefesin ikisinin kaynağı. İklim regülasyonları ve azot emicileri, karasal yaşam destek ünitesi yani deniz daha size ne yapsın. Besin veriyor, enerji veriyor, ekonomik olarak size geri döndürüleri var. Marmara Denizi’nin şöyle bir özelliği de var; üstü Karadeniz, altı Akdeniz. Benim bu kitapla beraber nacizane bulduğum 430 ortak türün yaşadığı müthiş bir deniz bu. Osmanlı'dan Bizanslılara ve Cumhuriyet’e kadar yüzlerce kadim bilginin, insanın, kültürün yaşadığı, taşını toprağını kazdığınız her yerden bir kültür fışkıran bir deniz bu. İçinde dünyanın en lezzetli balıkları; büyük beyazlar, molamolalar, orkinoslar ve kılıç balıklarına kadar hepsi bu denizde yaşıyordu. Çok eski değil; 1960'lara kadar. Sizin dediğiniz gibi, büyüdüğünüz zamanlarda bu deniz bu mucizeleri bize veriyordu. Heybeliada'da spor kulübünün olduğu tarafta sepet atılıp, böcek, ıstakoz alınırdı. 30 metre su altını görebilirdiniz. Sonra ne oldu diye sorarasak bence, bunu el birliğiyle yaptık. Müsilaj neden var? O bir sonuç. Çünkü biz 40 yıldır sadece kendine ait olan bir iç denizi tüketiyoruz. Bir ara vereyim isterseniz. Ben çünkü böyle başladım mı durduramıyorum kendimi.

D.T.: Yok gayet güzel. Sudan geliyoruz, suya ulaşamıyoruz özetle. Kitapta çok güzel fotoğraflar var. Mesela 1986 yılına ait ‘Orkinoslar satılamadı’ diye bir gazeteye kupürü var. 86 çok da uzak bir zaman değil, hatta çok yakın bizim için.

V.N.: Aynen öyle.

D.T.: Yani buraya gelmiş olmamız korkunç gerçekten. Mesela derin deşarj vanalarının halen kapatılmaması... Müsilajın üzerinden dört sene geçti ama kamu otoritelerinin somut olarak yaptığı hiçbir şey yok; sadece laf üretimi var. Sana ben şu soruyu sormak istiyorum, kitapta da gördüm çünkü; su, zenginlik, refah, kültür ve estetiği de beraberinde getiriyor. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde bir deniz kültüründen bahsedebilir miyiz? Bu kültür var mı bizde? Buraya gelmemizin esas sebepleri ne acaba?

V.N.: Ben ortaokulda makrome dersi alırdım, elimin yatkınlığı da vardı. Şu anda kendi teknemi tamir edebiliyorum, ampulü değiştirebiliyorum. Ortaokulda beşeri ilişkiler dersleri alırdık biz. Otobüse kim önce biner, kim iner bilirdik. Ben şimdi mesela otobüse binerken kenara çekilip, yaşlı birine yol verdiğimde uzaylıymışım gibi benim suratıma bakıyor, Ama ben onu yapmadığım zaman kendimi kötü hissettiğim bir eğitim sisteminden geliyorum.

Her tarafımız denizlerle çevrili ama siyasi kararlar insanların talepleri ve onların yönlendirmesi sonucu alınır değil mi? Siz hiç bir seçmenin ya da seçilecek olan kişinin kadın, sokak hayvanları ya da eğitim, çevre, deniz konusunda bir vaadi olduğunu duydunuz mu? İnsanlar da bunu talep etmiyor. Bizler çuvaldızı başkasına batırmadan önce kendimize batırmamız lazım. Biz şu soruyu kendimize soruyor muyuz? Evimdeki atıklar nereye gidiyor, duşumu aldığım su nereye gidiyor? Bunları hiç sorguluyor muyuz? Bütün bu atıklar dünyada sadece kendine ait olan bir iç denize hiçbir çalışma yapılmadan basılıyor. Demin siz söylediniz, kamu ile ilgili bazı çalışmalar, iyi niyetli girişimler var ama tabii bu yeterli mi? Değil çünkü biz 40 yıl boyunca bu denizi tükettik. Halbuki bir damla yağmur suyunun atığının bile bu denize boşaltmamamız gerekiyordu.

İşte kitabımım çıkış noktası da tamamen buydu. Ben dalgıcım, Heybeliada’da büyüdüm. Bütün bu süreçleri gördüm yaşadım ve aktarmak istedim. Ama sorun, bunları nasıl aktaracaktım. Akıcı bir dille ve ilgi çekici bir biçimde bilimsel bir alt yapıyı oluşturmanız gerekiyordu. Benim kızgınlığımı ya da sizin gördüğünüz bütün bu mücadeleyi aktarabileceğiniz doğru bir dil gerekiyordu. Burada Müge Aral'a ayrıca teşekkür ederim. Kitabı kaç kere edit etmeye çalıştı, hayatının en zor kitap editlerinden biriydi diye düşünüyorum. Sabırla benim bütün o kızgın dil ifademi çok yumuşatarak bu kitabı bu hale getirmemizi de sağlayan yüzlerce destekçimizden bir tanesi oldu kendisi.

N.S.: Kızgın olmamak da mümkün değil herhalde değil mi? Siz kitabı hazırlama sürecinde bir farkındalık yaratmak, bütün bunları ortaya koymak ve kayıtlara geçsin arzusuyla başladınız. Çok güzel fotoğraflarla bambaşka bir Marmara anlatıyorsunuz bize. Nasıl bir süreçti bu kitabın hayata geçmesi? Bize biraz o süreçten bahsedebilir misiniz?

V.N.: Elbette. Aslında bir 10 yıllık birikim var. Ben ilk bu derneği kurmaya çalıştığım zaman, annem dahil herkesin ‘Ya bunlarla uğraşılır mı?’ diye büyük bir tepkisi oldu ama biz bir hayalin peşinden yola çıktık ve bizim bu hayalimizi destekleyen de bir çok iyi insana ulaştık.

Marmara çok büyük bir zenginliğe sahip. Dünyada sadece Akdeniz'e endemik olan yani sadece Akdeniz'de yaşayan gordonların, mercanların Marmara'da olduğunu biliyoruz. Biz bunların restorasyonunu yapıyoruz şu anda. Müthiş bir resif haline getirdik, büyük bir başarı oldu. Hayalet ağlarını temizledik. Tarihinde ilk defa Marmara Denizi’nde Tavşan Adası’nda 7 milyon küsur metrekarelik bir alan koruma alanı ilan edildi. Akdeniz'de hastalıktan dolayı yok olmaya yüz tutmuş pinalar burada var, deniz çayırları burada var. Düşünebiliyor musunuz, bütün denizlerde insanların kendi iç politikalarını değiştirerek korumak için milyonlar, milyarlarca dolar harcadıkları bütün ekosistem burada var. Bir zamanlar biz bunlara sahiptik. Ama Marmara'yı hep böyle bir iç deniz, bir atık merkezi gibi gördüğümüz için toplum olarak ona gerekli özeni göstermediğimizden dolayı bir türlü bunun değerini anlamamışız. Şimdi nasıl anlatacaksınız su altını?

Ben Akyaka’ya bir toplantıya gitmiştim. Bir Fransızın on yıldır buraya geldiğini ve herkesle çok samimi olduğunu gördüm. Ben ise 40 yaşında Akyaka’ya ilk defa gitmiş, böyle bir cennet köşenin varlığını o zaman farketmiştim. İşte farkındalık orada oluşuyor. Dedim ki, ‘Ben nasıl burayı bilmem?’ Çünkü çoğumuz iş, yaşam, şehir hayatına o kadar kapalı kalmış durumdayız ki... Kaçımız kafamızı kaldırıp gökyüzündeki yıldızlara bakıyoruz ya da binaların tepelerine bakıyoruz? Kaçımız arabayı kenara çekip bir nefes almak için deniz kenarında durabiliyoruz, kendimizi dinleyebiliyoruz? İşte ben böyle bir yolculuğa çıkmak istedim. Valmira, bizim teknemiz ve Türkiye'deki tek Mavi Bayraklı tekne.

D.T.: Onu biraz açabilir misin?

V.N.: Bizim teknemiz tamamen sürdürülebilirlik üzere. Sürdürülebilirlik kelimesi son zamanlarda çok konuşuluyor, bunun altını biraz doldurmak gerekiyor. Valmira, güneş enerjisiyle akülerini doldurup, yelkenle doğanın bize izin verdiği müddetçe hareket eden bir tekne. Atıklarımızı ayrıştırıyoruz ama çıkan atığı da denize değil, karaya getiriyoruz. Dolaysıyla biz, hiçbir şekilde atık çıkartmadan, sularımızı ölçümleyerek doğanın izin verdiği bir seyirle sadece doğa koruma projeleri yürütüyoruz. O yüzden de Mavi Bayrak almaya hak kazandık. Dünyada bilmiyorum ama Türkiye'de ilk ve tek Mavi Bayraklı tekneyiz. Bakın, bu çok önemli; bireysel yat olarak milyonlarca tekne sahibi var ve sadece yedi kişide Mavi Bayrak var - tüm Türkiye'de.

Demin kültürle ilgili bir soru sormuştunuz; bu kültürü burada nasıl oturtacağız? Denizciliğe, tekneciliğe sadece para odaklı bakmamayı çocukluktan başlayan bir eğitim süreciyle başlayacağız. İşte Mavi Bayraklı Tekne ile biz Heybeliada'dan çıktık ve Kaş - Kekova'ya kadar 100 günde, 100 farklı noktada 100 dalış yaptık Cumhuriyet’in 100. yılı anısına. Buradaki amaç şuydu; dalışları yaptık ama aynı zamanda yolda balıkçılarla da söyleşiler yaptık. Neden? Çünkü denizin esas bekçileri ve gerçek tüketicilerinden bir tanesi onlar. Daha sonra bilim insanlarıyla röportajlar yaptık, onlar da geçmişle geleceğin ne olacağını verisel anlamda bize sunmayı sağladılar. Ama ikisinin dili o kadar farklı ki... Birbirleriyle iletişim kuramadıkları için araya kim giriyor? Sivil toplum kuruluşları. Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları'yla birlikte çalıştık, onlarla da aynı röportajları yaptık. Bir de Kadim Bilgiler dediğimiz dördüncü ayağı oluşturduk. Onlar da Antarktika'ya giden ilk Türk, ilk süngerci, ilk balıkçı - beş nesildir bir alanda çalışan insanlar ve beşine de aynı şeyi sorduk. Yolda bütün bu projeleri oluşturduk. 100 dalış yaptık ama kitapta sadece 86 nokta var, 14 noktayı yazmadım.

Sizin sorduğunuz soruya da şimdi burada cevap veriyorum; bu kitaba girmeyen, insan baskısından uzaktaki 14 nokta inanılmazdı. Müthiş deneyimler, müthiş hayaller, müthiş renkler, müthiş ekosistemin yaşamı... Ama kıyıda, insan baskısının olduğu yerlerde hayalet ağlardan deniz çöplerine, pislikten atıklara kadar her şeyi gördük maalesef. Neticede de hem akademik olarak, hem de bilimsel olarak verileriyle Marmara: Son Sığınak olarak bunu bir belgesele de döndürdük. Şimdi animasyonlarıyla, röportajlarıyla beraber, bütün envanter çalışmasıyla 54 dakikalık bir belgeselimiz var. Bu konuyla alakalı alanında yapılmış ilk belgesel oldu ve bunu da bir yerlerde göstermek istiyoruz.

N.S.: Adalar’da göstersenize, ne güzel olur burada bir gösteri düzenleseniz.

V.N.: Neden olmasın? Mutlaka yani ben tabii ki isterim.

D.T.: Bu arada tam da zamanı sanırım, daha önce de burada program yapmıştık, Serço Ekşiyan da vardı, ilk çalışmaya da birlikte başladınız, bir şansımız var. Ercan Akpolat, Belediye Başkanımız da dalgıç. Yani sizin gibi kıymetli insanların olması, bu üretimi uluslararası arenaya açmak çok çok kıymetli gerçekten.

V.N.: Çok doğru. Aslında Deniz Yaşamını Koruma Derneği bir çatı. Bu çatının içerisinde bir sürü çalışma grubu da var, insanlar da var, gönüllüler de var. Mesela ağlar çıkartılıyor, temizleniyor. Kadınlar bunlardan farklı ürünler elde ediyor. Marinalarla, özel kurumları, kamuyu ve sivil toplumu bir araya getirip mesela yelken bezlerinden farklı şeyler yapıyoruz. Koruma alanını yönetiyoruz. Size başka özel, süper bir şey söyleyeyim; şu anda restorasyonunu yapmış olduğumuz mercan resiflerinin üzerine koyduğumuz bir kameramız var. Evet, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü ve İl Müdürlüğü'nün izinleriyle bu kamerayı yakında kamuoyuna yani sizlere açacağız. Sizler Marmara Denizi'nin 35 metre altındaki mercan resiflerini izleyebileceksiniz.

D.T.: Muhafızlık yapacağız yani.

V.N.: Kesinlikle, takip edeceksiniz, bizi de takip edeceksiniz. Çünkü biz orada da şeffaflığı ortaya koymaya çalışıyoruz. Mesela, derneğin sitesinde bilançolarımız açıktır, bütün çalışmalar öyledir, üyeler her türlü soruyu sorabilirler. Bu şeffaflığı, ahlakı, had bilmeyi biz misyon edindik. Derneğimizin sanat tarafı da var, kitapta da var aslında. Biz denizden çıkarttığımız atıkları İzmir'de Çatı Sanat Galeri’de sanatçılara ilettik. Yaklaşık 10 tane sanatçı bunlardan bir sergi de yaptı. O kadar kapsamlı ve bir çok kişiyi bir araya topladığımız bir kitap oldu ki bu... Büyük emek yani bilimiyle, teknolojisiyle hem izleyebileceğiniz, hem okuyabileceğiniz bir kitap. Benim çenem çok düşük.

D.T.: Dakikalara bakıyoruz.

V.N.: Bana bıraksanız saatler yetmez, daha anlatacağım.

N.S.: Ama ne güzel şeyler anlatıyorsunuz. Böyle bir bilinç gerekiyor maalesef, böyle bir üretim gerekiyor.

V.N.: Çok doğru. Birlikte olmayı, kollektif çalışabilmeyi, farklı düşüncelerde de olsak aslında eleştiriyi kabul ederek, birlikte olduğumuzda neler değiştirebileceğimizin umuduna ihtiyacımız var. Ben bu kitabı biraz da öyle görüyorum. Çünkü 200'e yakın insanın desteği var. Burada herkesi tek tek söylemek gerekiyor.

D.T.: Biz bunu sahaya da yansıtalım Volkan; bütün Prens Adaları'nın etrafındaki hem mercanları, hem de deniz çayırlarını koruma alanlarımızı geliştirelim. Çok farklı disiplinlerle korunma alanların ilan edilmesi için çalışalım, destek verelim. Bu çok önemli olacak çünkü Marmara'nın nefes alması bu deniz çayırlarıyla, mercanlarla mümkün.

V.N.: Çok doğru. Bunu da sizin vasıtanızla söylemiş olalım; bizim bir de ranger sistemimiz var. Haftanın dört günü ekip arkadaşlarımız kış dahil 8 derecelik havada bile açık bir zodiac botla gidip sürekli orayı koruyoruz. ‘Anneanne Sandığımız’ı son sandıkmış gibi koruyoruz. Gelin birlikte koruyalım.

D.T.: Evet, süremiz bitmiş, işaretlerimiz geliyor.

N.S.: Çok teşekkürler Volkan Bey. İçimizi açtınız.

V.N.: Size konuşma fırsatı vermedim ama biz de işte bulduk mu mikrofonu böyle...

D.T.: Biz konuşmuyoruz, saha sizin.

V.N.: Sağolun.

D.T.: Deniz Yaşamını Koruma Derneği Başkanı yazar, balık adam, aktivist Volkan Narcı bizimleydi ve son kitabı Marmara: Son Sığınak ile yok oluşun eşindeki Marmara Denizi'ni konuştuk. Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz. Hep beraber kapatalım.

N.S.: Hep beraber söyleyelim aslında. Adalar hepimizin, Marmara Denizi de öyle. Marmara yaşasın, Marmara hepimizin!