100 yıldır değişmeyen doku: Ada sokakları

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Prof. Dr. Murat Güvenç ile Adaların sokaklarını, 100 yıldır değişmeyen dokusunu, kimliğini ve bugüne kadar koruduğu hafızasını konuşuyorlar.

""
100 yıldır değişmeyen doku
 

100 yıldır değişmeyen doku

podcast servisi: iTunes / RSS

Derya Tolgay: Herkese merhaba, Dünya Mirası Adalar programına başladık. Ben Derya Tolgay.

Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur.

D.T.: Bugün Feryal Kabil teknik masada bize destek oluyor ve Umurcan Gago’ya da desteği için çok teşekkür ediyoruz. Bugün çok güzel bir haberle başlıyoruz, değil mi? İstanbul Tabip Odası, her yıl düzenlediği Doktor Ali Özyurt Basında Sağlık Ödülleri ‘Radyo Programı Ödülü’nü bizim programımıza vermiş. Ben, hemen İstanbul Tabip Odası’nın bu ödül için basına yapmış olduğu açıklamayı da okumak isterim; ‘Basında Sağlık Ödülleri sonuçlandı. Heybeliada Sanatoryumu başta olmak üzere, İstanbul'un tüm olağanüstü güzellikteki büyük ve zengin alanlarında yer alan hastanelerine, kupon arazi bakış açısıyla iktidarın müdahalesini ve sağlık sistemine verilen zararı tüm çarpıklığıyla gözler önüne seren Derya Tolgay ve Nevin Sungur'un hazırlayıp sunduğu Dünya Mirası Adalar programı ‘Radyo Programı Ödülü’ne layık görüldü.” Efendim, biz başta Açık Radyo’ya, dinleyicilerimize, destekçilerimize, tüm ekibe, konuklarımıza ve Adalılara çok teşekkür ediyoruz.

Şimdi bu güzel haberden programımıza dönersek, bugün Adaların yüzyıl öncesine gidelim istiyoruz. Açık Radyo’nun da çok yakından tanıdığı çok kıymetli bir konuğumuz var.


N.S.: Prof. Doktor Murat Güvenç. Hoş geldiniz.

Murat Güvenç: Hoş bulduk, sağolun.

D.T.: Hoş geldiniz hocam.

Derya Tolgay, Murat Güvenç ve Nevin Sungur

N.S.: Murat Hocam, siz daha önce hem Açık Radyo’nun Yeryüzleri programında bu konuya değindiniz, hem de Adalar Müzesi 100. yıl toplantısında da bu konuda konuştunuz. Her iki konuşmanız da hakikaten çok etkileyiciydi. Önümüzde 31 Mart Yerel Seçimleri var. Hepimiz oyumuzu vererek geleceğin yerel yöneticilerini belirleyeceğiz. Seçilen kişilerin verecekleri kararlar hem bizim yaşantımız, hem de Adaların geleceği için çok önemli olacak. Adaların tehdit altında olan bir sürü değeri var. Yüzyıldır değişmeyen Ada sokakları da bunlardan biri. O kadar zamandır koruduğu, sakladığı ve bugüne getirdiği Adalardaki bu sokak dokusu meselesi çok önemli diyoruz. Bir yaşam alanı için sokak dokusunun neden önemli olduğunu bize kısaca anlatabilir misiniz?

M.G.: Evet, bu çok güzel bir soru. Osmanlıca’da ‘velut’ diye bir kelime var - veletten geliyor. Doğurganlık, çok verimlilik anlamına gelen jenerik bir kelime bu. Sokak meselesi üzerine ne kadar durulsa azdır. Çünkü biz bir modernist gelenekten geldiğimiz için sokağın ne kadar önemli bir şey olduğunu yüzyıldır neredeyse unutmuşuz. Bunu ilk hatırlayanlardan birisi de Amerika'da bir kent araştırmacısı ve aynı zamanda aktivist olan Jane Jacobs. Onun Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı adında sokaklarla ilgili çok önemli bir kitabı var.

Bu sokak meselesi nedir? İnsanlar aslında kentleri akslar, yollar üzerinde kurmuş ve işletmiş. Buna Fransızca’da ‘Hatlar Şehirciliği’ deniyor. Yani şehirler aslında bir takım hatlarla ilgili bir şey. Bu hatların da altında ne var diye baktığınız zaman, su hatları olduğunu görüyoruz. Şehirler su hatları boyunca kuruluyor. 19. yüzyıla kadar şehirlerde bir ulaşım, bir de su hatları var. Ama 19. yüzyıldan sonra bunun üzerine hava gazı, elektrik, tramvay, iletişim, telefon hatları geldikçe geliyor. Bugün bunların üstüne uydu, kablo televizyon hatları eklendi. Aslında bizler, şehirlerde bir ‘ağlar dünyası’nda yaşıyoruz. Sokak dediğimiz şey de bu ağlar şehirciliğinin babası.

Peki ne olmuş bizim sokağa? 1920’li yıllarda modernist şehir plancıları ve mimarlar - ki bunların arasında Fransız mimar ve şehirci Le Corbusier’yi filan da saymak lazım, bir numaralı sokak düşmanı. Çünkü sokak bu mimarlara az geliyor, onların elini kolunu bağlıyor. Çünkü bu sokaklar şehirciliği şöyle; şehirde yollar, onların üzerinde de parseller var. Mimarlar da binaları o parsellerde yapmak zorundalar. Ama o parsellerde bina yaptıkları zaman, hani ‘sağım solum, arkam önüm sobe’ diye bir çocuk oyunu vardır ya, onun gibi, yani her taraf kapalı. Yan taraflar kapalı, arka tarafı da kimse görmüyor. Bir tek sokağa bakan cephe size kalıyor. Şimdi bu mimarlara biraz attıracak bir şeyler lazım. Onun için de sokaklar olmasın, büyük büyük parseller olsun, böyle devasa alanlar olsun, onların üzerine istedikleri gibi kompozisyonlar yapsınlar, binaların bir kısmını verev koysunlar, bir kısmını dikine koysunlar.


D.T.: Yani bu egolara mı kurban gidiyor sokaklar?

M.G.: Bu egolar yüzünden sokak şehirciliğinden alan şehirciliğine geçildi.

N.S.: İnsan unsuru hiç hesaba katılmıyor bu arada.

M.G.: Tabi insan yok burada.

D.T.: İnsani ölçüden başka bir ölçüye geçiyoruz.



M.G.: Başka bir ölçüye. Jane Jacobs da diyor, “Yalnız bunları yapıyorsunuz da kim görecek?” diye. Çünkü ancak uçaktan görünüyor bu kompozisyonlar. Mimar o planlarını çiziyor ama insanlar sokağı plan düzeyinde değil, kendi göz yüksekliğinde, kendi boyları üzerinden deneyimliyorlar. Mimarların çizdiği bu planlar aslında plan olarak baktığınızda mimari açıdan son derece hoş görünüyor - yeşil alanlar, çiçekler, yürüyüş yolları vs. Fakat bir metro istasyonundan evinize giderken, geniş boşluklar kat etmeniz gerekiyor ve bu boşluklarda aydınlatma olsa bile başka kimse yok. Jane Jacobs’un da altını çizdiği işte bu - Sokağın sağladığı dolaylı güven duygusu ile böyle yerlerin tekinsizliği. Bu sokakların kaybolması nedeniyle aslında onun ne kadar önemli olduğunu unutuyoruz. Sokak dediğiniz yerde aslında bir toplumsal kontrol var, bir gürültü olduğu zaman ne oluyor diye mutlaka biri camdan bakıyor. Buralarda öyle bir şey yok. Öyle olduğu için de son derece tekinsiz.

İkinci olarak bu alanlar üzerinden düşündüğümüz zaman, şehirdeki yönelimselliği kaybediyoruz. Halbuki sokağın bir yönelimi var, birbirlerini kesiyor, bir yerden bir yeri görüyorsun.

Üçüncüsü de sokak aslında bir bileşke. İnsanlar sokakta çeşitli faaliyetleri yan yana getiriyorlar ve başarılı olanlar beraberliklerini sürdürüyorlar. Başarılı olmayanlar da bir şekilde tasfiye oluyor. Mesela bir çay bahçesinin yanına bir hızar atölyesi kurarsanız, ya çay bahçesi ya hızar atölyesi ya da ikisi birden oradan gider. Yani insanlar hiç gürültü, patırtı yapmadan neyin neyle yan yana duracağını görüp ona göre hareket eder. Bunun adına ‘recombination’ deniyor. Sokakların profilleri o topluluğun bir çeşit tomografisi gibidir. Yüzyıl önce İstanbul sokaklarına baktığınız zaman, neyin neyle yan yana geldiğini ya da gelmediğini, hangi sokakların ne tür faaliyetlerde uzmanlaştığını çözerseniz.

D.T.: O zaman bu metropolün içerisinde, yüzyıl öncesinden bugüne Adaların değişmediğini mi söylüyorsunuz?

M.G.: Evet. Bir şehirde her şey değişir ama sokak her şeyin değiştiği şehirde değişmeyen yegâne şeydir. Bugün Londra'da ahşaptan kâgir inşaata geçtikleri dönem kurulan sokak dokusunun aynen devam ettiğini görüyoruz. Fakat İstanbul bu konuda bir istisnadır çünkü çok yakın tarihlere kadar ahşap bir dokuda olduğu için yangınlarıyla meşhurdu. Tarihi yarımadada, mesela Cibali’de yangın başladığı zaman o tarihte karşı tarafa gelene kadar onu söndürecek hiçbir şey yoktu. Bu yüzden İstanbul'da yanan yerler modernleştirilmiş, eski yapı adaları sokak, eski sokaklar da yapı adası olmuş. Böylece sokak dokusu kaybolduğu için de kentin belleği olma özelliğini yitirmiş. Ama Adalar’da bu durum yok. Adalar’da küçük küçük yangınlar olmuş. Nerelerin yandığını biliyoruz ama Pera, Fatih, Cibali, Aksaray yangını gibi Adalar’ı bir taraftan öbür tarafa kadar yakacak bir yangın yaşanmamış. Bir de binaların birbirlerinden ayrık olması da önemli bir rol oynamış tabii.



D.T.: Adalar’da en büyük problem ormanlar; iyi denetlenmediği için çıkan orman yangınları çok korkutuyor. Bir de Adalar’daki bu ızgara plandan bahsediyorsunuz, haritaları üst üste koyduğunuz zaman aynısını görebiliyoruz. Burada şöyle bir şey de var; o haritalara baktığınızda mesela çok güzel denize açılan yollar olduğunu görüyorsunuz. Fakat kamuya ait yani bizlere ait bu yolların hepsi kapatılmış. Siz bunlara hiç bakabildiniz mi?


M.G.: O kadar ayrıntılı bakamadım. Ama Adalar’daki bu ızgara planı meselesi bence üzerinde en çok durulması gereken konu. Ben gelmeden önce sizin internete koyduğunuz bizim yaptığımız haritalara da yeniden baktım. Aslında bu ızgara plan Adalar’da çok ilginç bir özellik taşıyor. Çok meyilli bir alanda ızgara plan yapmak plancıların, kent tasarımcılarının en birinci tercihleri değildir. Çünkü ızgara plan yapıldığı zaman siz insanların meyille olan ilişkisini kontrol edemezsiniz. İnsanlar otomobil gibi değildir; otomobillerin çok rahat çıktıkları hafif meyiller, insanların en rahatsız olduğu meyillerdir. Bazen ‘Bu yokuş çık çık bitmiyor’ deriz. İnsanlar bir yerden bir yere giderken 10 - 15 basamak çıkmak, ondan sonra tekrar düz gitmek ister genellikle. Yani araba gibi yumuşak meyil çıkmak istemez.

Adalar’daki doku ise çok hoş bir şekilde tasarlanmış. Buralarda bizim ızgara planı doğu - batı yönünde. Yatayda giden sokaklarında hemen hemen hiç meyil yok. Yani onlar topografyaya uygun olarak tepeden de gitseler, onun meyline göre gidiyorlar. Bunun İstanbul'da en güzel örneği Usta mimar Henri Proust tarafından yapılan, bizi Taksim’den Nişantaşı’na götüren Açık Hava Müzesi’nin olduğu yerdir. Bugün o teleferiğin oradan, Demokrasi Parkı’nın kenarında yürüdüğümüz zaman orası meyilli bir arazide olmasına rağmen siz hissetmezsiniz. Binalar da genellikle bu yollar boyunca yapılmış. Fakat Adaları dünyaya bağlayan esas kontak noktası iskeledir. Bütün yatay sokaklardan bizi iskeleye indiren sokaklar meyillere dik gidiyor ve oralar da aslında meyilli fakat kısa. Çok uzun gezinti yapmaya elverişli sokaklar değil.

Daha çok, insanları en hızlı bir şekilde iskeleye götürecek, iskeleden de biraz yokuş çıkarak kendi evlerine erişebilecekleri bir şekilde yapılmış. Buna karşın normal yaşantılarını sürdürdükleri sokaklar meyilsiz. Aslında ben size böyle resim göstermeden Adalar’ın sokak geometrisini, topografyasını anlatmaya çalıştım.


N.S.: Siz, bütün bu özellikleri, özellikle de sokak dokusunu koruması nedeniyle büyük kent içinde bir vaha gibi görülmesi gerektiğini söylüyor ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmesi konusunda gösterilen çabaların öneminden bahsediyorsunuz.

M.G.: UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren ya da girmeye aday olan yerlerin ayırt edici özelliklerinin olması lazım, onları tekil kılan ve kimliğini kazandıran özelliklerin ortaya çıkması lazım. Dünyada bu benim söylediğim türden bir yol ağına sahip yegâne yer burası değil. Ancak bu yerin ve bu dokunun neyin ortasında olduğu çok önemli.

Bazen özellikle
mekânsal oluşumlar kendi başına anlamlı olmasa bile, mesela komşularıyla beraber nasıl bir anlam kazandığı önemli. Şimdi Adalar’dan Maltepe tarafına baktığımız zaman, buraların nasıl bir vaha olduğunu anlamak mümkün. Karşı tarafta gördüğünüz peyzajla, içinde olduğunuz peyzaj birbirinden çok farklı. Burada araba, motor sesi duymuyorsunuz - tam tersi neredeyse hiç ses yok. Olan da işte bu elektrikli arabaların sesi.

Bu mekânsal meselelerin biraz daha içine girdiğiniz zaman, Adalar nerede başlıyor problemi var. Adalar, acaba denizin ortasında insanların ıslanmadan oldukları yer mi? Eskiden Adalar vapuru vardı ve o vapura bindiğiniz zaman aslında başlıyordu. Bugünkü taşıtlar daha hızlı. Eski zamanın Ada vapurunun kamusal alanını çok fazla sağlamıyor. Bostancı’dan bizi Ada’ya götüren sistem, son derece hızlı artık. Yani bir iskemle, bir motor sesi ve 20 dakika bekleme. Halbuki eski Ada vapurunun müdavimlerinin oturduğu yerler, seçtikleri yerler vardı mesela. İskeleden bindiğiniz vapurda oturduğunuz yere kadar hepsi çok öneliydi.

Ben Kadıköy'de büyüdüm. Eskiden Boğaz köprülerinin filan olmadığı zamanda Kadıköylüler İstanbul'la ilişkilerini şöyle kelimelerle anlatırlardı - mesela Kadıköylüler, İstanbul'a iner, İstanbul'dan Kadıköy'e geçtikleri zaman, ‘İstanbul’a indik’ derlerdi. Kadıköy'e geçtiklerinde ise ‘Kadıköy’e çıktık’ değil, ‘Karşıya geçtik’i kullanırlardı. Bu aslında Fransızların, Parislilerin kendi peyzajlarıyla kurdukları şeye de çok benziyor.

D.T.: Sözünüzü kestim, çok özür dilerim. Programın sonuna yaklaşıyoruz. Esasında biz de 2019’da UNESCO’ya dosya hazırlarken, Adalar’ın bu biricik olma özelliğini vurgulamaya çalışmıştık. Nedir bu biricik olma özelliği? Siz de bunu çok iyi tanımlıyorsunuz, diyorsunuz ki, “İstanbul kent ve kültür tarihini yazacaklar için bir hazine değerindedir. Onun toplumsal tarihini anlamak için Adalara bakmak gerekir. Yüzyıl içerisinde ızgara planda hiçbir değişiklik yok. Dokusu var, kimliği var, her şeyi var.” Biz de bu programda hep ‘Son İstanbul’ diyoruz. Adalar herkese son İstanbul'u anlatabilmek için bir hazine değerinde mi sizce de?



M.G.: Bence öyle. Çünkü bir dekor olarak, bir film seti olarak korunmuş değil burası - aynı zamanda kendi yaşantısını da sürdürüyor. Bugün oradaki evlerin, konakların sakinleri, o evleri yapanlar değil ama başka yerde olduğu gibi o evleri müteahhide verip oraya apartman filan yaptırmamışlar. Mucizevi, bir biçimde oranın apartmanlaşması engellenmiş ve yaşayan bir biçimde kendisini korumuş.

Bu haritaları yaparken en çok üzüldüğüm şey, eski zamanlarda, 1920’lerde iskelelerin etrafındaki ticari doku bugün olduğu gibi konut altı ticaret şeklinde değilmiş - tek katlı ahşap bir çarşı bölgesiymiş. Yani birazcık Beşiktaş ya da Kadıköy çarşısına benziyormuş. Zaman içerisinde özelliği kaybolmuş. Ama 100 sene içinde İstanbul'da nelerin kaybolduğuna bakarsanız, buranın kendisini mucizevi bir biçimde - hem de yaşantısı ile beraber - koruduğunu görürsünüz. Mesafe de yani şehre erişmenin o kadar kolay olmaması da bu korumaya yardımcı oluyor belki.

Şimdi Adalar’ın bu özelliğini yeniden üretmek gerekiyor. Kültürel faaliyetler mesela - Adalar Müzesi de bu yüzden çok değerli. İnsanların Adalar’ı sadece sayfiye yeri, kafa dinleme yeri olarak görmemesi için, başka tür faaliyetlerin yani şehirde yok olmaya yüz tutan faaliyetlerin hayat bulduğu bir yere dönüştürmek gerekiyor.

D.T.: O zaman buradan biraz politikacılara da seslenelim. Birçok partiden aday biraz bu konulara da kafa yorsunlar, elimizde bir hazine var değil mi?

N.S.: Hem kafa yorsunlar, hem de korumak için çaba göstersinler.

D.T.: Size doyum olmuyor ama maalesef süremiz bitmiş. Bir de hemen ekleyelim; bizim ödül törenimiz de 17 Mart tarihinde Kültür Üniversitesi’nde gerçekleşecek. Bunu da söylemiş olalım.

N.S.: Çok teşekkürler geldiğiniz için.

D.T.: Konuğumuz Prof. Murat Güvenç idi. Çok kıymetli bilgilerini, çalışmalarını bize iletti. Çok sağolun. Evet, programı kapatırken ‘Adalar hepimizin’ diyoruz.

N.S.: Adalar hepimizin!