Şair Emily Dickinson’ın bahçıvanlığı, bahçesi, herbaryumu, çiçeklerin dizelerindeki mecazi anlamları

Şair Emily Dickinson’ın bahçıvanlığı, bahçesi, herbaryumu, çiçeklerin dizelerindeki mecazi anlamları

19 Şubat 2020

Emily Dickinson’un çocukluk yıllarında beri oluşturduğu herbaryumu, bilim ve şiirin buluştuğu nadir eserlerden biri sayılıyor. Botanikle erken yaşta tanışmış; yaşamı boyunca bahçecilik -bahçıvanlık bilgisini geliştirmekle uğraşmış ve bu, ömür boyu süren ve şiirle iç içe geçen bir bağlılığa dönüşmüş.

16 Şubat 2020 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Amerikalı şair Emily Dickinson’ın -aynı zamanda “kendi şiir evrenini” oluşturan- kurduğu bahçesini; herbaryumunu, kimi dizelerinde metafor olarak çiçekleri nasıl kullandığını anlatıyoruz. Dickinson şiirlerini de “beyinde açmış çiçekler” diye tarif ediyor. 1800’lerin sonunda, -bugün müzeye dönüşmüş olan, New England Amherst’taki evinde- bir “münzevi” olarak yaşar ömrü boyunca. Elleriyle diktiği, çiçeklerle dolu bahçesi “sığınağı”; sembolik anlamlarla yüklü dizelerini damıttığı bir yerdir onun için…

Emily Dickinson’un çocukluk yıllarında beri oluşturduğu herbaryumu, bilim ve şiirin buluştuğu nadir eserlerden biri sayılıyor. Botanikle erken yaşta tanışmış; yaşamı boyunca bahçecilik -bahçıvanlık bilgisini geliştirmekle uğraşmış ve bu, ömür boyu süren ve şiirle iç içe geçen bir bağlılığa dönüşmüş.

Şairin yaşadığı dönemi ve içinde bulunduğu sınıfı düşünürseniz, bahçeye olan ilgisi anlaşılabilir bir durum. Bilim kurumlarının kadınlara kapılarını kapattığı bir çağda yaşıyordu Dickinson. Bahçeyle, botanikle ya da bitki çizimiyle ilgilenmek Viktoryen kadınların bilim dünyasına en azından sanat yoluyla girebilmesinin yollarından biridir o zaman. Atlantik’in ötesinde, botanik ve şiiri buluşturan, bu sanat-bilim macerasının en tutkulu uygulayıcılarından biri de Emily Dickinson (1830-1886) olur. İlginç olan şu ki yaşadığı dönemde şair olarak değil, bahçecilikteki ustalığıyla biliniyor. Hayattayken sadece yedi şiiri yayımlanır; onu tüm zamanların en ilham verici şairlerinden biri yapan yüzlerce şiiri ancak o öldükten sonra basılır.

Şiir yazmaya başlamadan çok daha önce bitkileri toplamaya, yetiştirmeye, preslemeye başlayan Dickinson’ın bu merakı, şiire aslında hiç de uzak olmayan bir uğraş. Amherst’teki baba evinin hem vahşi çiçekler hem de egzotik kültür bitkileri, ağaçlar ve çalılarla dolu bahçesi, ilham perisinin gerçek dünyadaki tezahürüdür. İnsanın doğayla kurduğu “ezeli ilişkinin” bahçede ete kemiğe büründüğünü söyler Aristo da. Onun ifadesiyle: “Bahçe, insanın doğayla fiziksel ve zihinsel dayanışmasının sergilendiği yerdir. Bahçe insanlaştırılmış evreni görünür ve anlaşılır kılar; bu görünen, hissedilen ve üzerinde düşünülen bir birlikteliktir.” 

Avustralya’nın genç kuşak felsefecilerinden Damon Young Bahçede Felsefe kitabında, Emily Dickinson’ı ölümsüzlüğü arayan ve her nisanda yeniden açan çiçek soğanlarında umudunu tazeleyen biri olarak tarif ediyor. “Doğa ile insan bilmecesi bahçede bir araya gelir. Bu sebeple bahçenin felsefede bir karşılığı vardır,” diyor yazar, “Bahçe evrene ve varoluşa dair fikirlere esin kaynağı olur; tarihi değerler, politik fikirler ve günlük hayat akışıyla şekillenir. Bahçe, doğanın insanlaştırılmış halidir. Fakat ona baktığımızda kendimizden başka bir şey de görürüz. Onda insan olmayan bir şeyin, bilince sığmayan, düşünmeyen bir evrenin gizli imasını da görürüz. Bu bizim dışımızdadır ve Aristoteles’in de şaşkınlıkla ifade ettiği gibi bitkilerin gizli yaşamında saklıdır.”

Brainpickings.org’da Maria Popova, Emily’nin botanikle ilgilenmeye başladığında sadece dokuz yaşında olduğunu, ona ve kardeşi Lavinia’ya bahçecilik sevgisini aşılayan kişinin -onunla aynı adıyan- anne Emily Dickinson olduğunu yazıyor. Homestead’da, çiftlik evlerinin bahçesinde Emily, Lavinina ve anneleri Bayan Dickinson, çalı türleri, tırmanıcı sarmaşıklar, yıllık bitkiler, çok yıllık olanlar ve soğanlı bitkilerden farklı türlerde birçok bitki yetiştirir. Bahçe, Dickinson’un şiirleri ve mektuplarında da bolca kendini gösteren leylaklar, şakayıklar, hüsnüyusuf çiçekleri, papatyalar, yüksük otları, gelincikler, Latin çiçekleri, zenyalar ve daha birçok çiçekle doludur.

11 yaşındayken bir arkadaşına “Bitkilerim çok güzel büyüyor” diye yazar hem Amherst Akademisi hem de Mount Holyoke’ye devam edip botanik hevesine bilimsel kesinlik kazandırmayı düşündüğünde henüz yirmi yaşında bile değildir. Mount Holyoke Okulu’nun kurucusu ve ilk yöneticisi Mary Lyon da bahçecilik eğitimi almış sıkı bir botanikçidir; okulundaki bütün kız öğrencilerini bulundukları yerde yetişen çiçekleri toplayıp inceleme, araştırma ve kurutup herbaryum yapma konusunda özendirmiş. Emily, kelimenin tam anlamıyla şairane bir duyarlılık ve titizlikle ta o zamanlar başlamış bu albümüne.

Herbaryum bugün Harvard Üniversitesi’nde; Houghton Nadir Eserler Kütüphanesi’nde Emily Dickinson Salonu’nda korunuyor ama çok hassas olduğu için araştırmacıların incelemesine izin verilmiyor. Tıpkı basım kitabın da baskısı tükendiği için ulaşılamayacak kadar pahalı, o yüzden bu nadir eser pek geniş bir kitleye ulaşamamış haliyle.  Ama bütünüyle dijital platforma aktarılmış.

Emily Dickinson’ın Herbaryumu, ilk kez Morgan Library’de düzenlenen bir sergide göz önüne çıktı. Herbaryum sergisi, aynı zamanda bahçıvan olan efsanevi bir şairin özellikle gençlik dönemine ışık tutuyordu. Yaşamı boyunca neredeyse hiç çıkmadığı, Amherst bölgesinden toplanmış -Dickinson’ın “baharın güzel çocukları” dediği- 424 çiçek, 66 sayfalık büyük deri ciltli bir albümde bitkiler, Dickinson’un zarif el yazısıyla -o bitkilerin yerel ya da bilimsel adlarının yazılı olduğu- incecik etiketlerle sayfalara tutturulmuş.  

 

“Benim çiçek demetlerim tutsaklar içindir

Donuk – beklentiyle dolu uzun bakışlar

Çiçek koparması yasaklanmış parmaklar

Sabırla cenneti bekliyor”

 

Orta yaşa geldiğinde, babasının Homestead’a eklediği serasında çiçeklerle ilgilenme fırsatı bulmuş Emily Dickinson. Dickinson’un sarı ve beyaz Greville gülü dahil- annesinin de çok sevdiği aileye ait gülleri 1828’de Monson’dan Amherst’e getirip Homestead’da yetiştirdiği biliniyor. Pek ziyaretçi kabul etmez; yetişkin hayatının yarısını çiftlikte geçirir. Otuzlu yaşlarının sonunda “Babamın arazisinden çıkıp başka bir eve ya da kasabaya gitmem” diye yazar ve boş zamanlarının çoğunu Main Street’e bakan penceresinin kenarındaki küçük masada yazarak geçirirmiş. Pek çok yazar yazabilmek için belli oranda bir yalnızlığa ihtiyaç duyar ama Emily -insanlarla yakın olmak yerine kendi hapishanesini tercih eden -tam bir ev kuşudur. Üst kattaki odasından düzenli olarak çıkarabilen bir tek şey vardır, o da bahçe… “Ben bahçede yetiştim” dediği söylenir. Profesör Joseph Chickering’e 1885 yılında yazdığı bir mektubunda şöyle yazar: “Çocukluğumda uzun ömürlü olmayan hiçbir tohumu ekmemiştim; Bahçemin uzun ömürlü olması da bundandır.”

New England’ın yerel gazetesi Express’de yayımlanan bir yazıda, Emily Dickinson’un hassas bitkileri yetiştirme konusundaki özel becerisinden; bu bölgenin ikliminde yetiştirmeyi başardığı, o yöre için nadir sayılan “lezzetli olgun incirler”den de bahsedilmiş. “Çiçeklerim hem yakın hem uzak, ama yine de Baharat Adaları standına ulaşmak için mekânın öteki ucuna geçmem gerekiyor” diye yazan Dickinson, serasında sık rastlanan ya da nadir bulunan yabancı tohumlardan eklektik bir koleksiyon da oluşturmuş. Çiçekler özellikle kutsaldır onun için. Burada Asya’dan gelen kamelyalardan sıradan karanfillere kadar her türlü çiçek vardır. Şairin bahçesi üzerine yaptığı ayrıntılı çalışmada Judith Farr, “Dickinson’un kamelya, gardenya ve yaseminlerde elde ettiği başarının, sulama, gübreleme, bitki köklerini korumak için toprağı yaprak tabakasıyla örtme, dikkatlice saksılara yerleştirme ve böceklere karşı koruma gibi evreleri olan karmaşık ve titizlikle sürdürülmesi gereken bir sürecin sonucu olduğuna” işaret ediyor.

Her ne kadar aristokrat eğilimleri olsa da Emily, bahçede ellerini kirletmekten çekinmezmiş. Çiçek tarhlarının tam bulunduğu yer bilinmese de kuzeni Martha, Emily Dickinson International Society Bulletin dergisinde yayımlanan yazısında, kızkardeşi Lavinia’nın “karmakarışık” bahçesinin aksine, Emily’nin bahçesindeki çiçeklerin, çok yıllık bitkilerin ve çiçek soğanlarının belli bir düzen içinde durduğunu yazmış: “… ana bahçeyi dolduran uzun çiçek tarhları vardı; baharda ardı sıra açan sümbüller, çiğdemler, nergisler arasından krizantemlere kadar yürüdüğünde şükran ve neşe koka; onlarla sadece kadife çiçekleri keskin kokularıyla yarışabilirdi.” Ölümünden sadece birkaç gün önce yazdığı bir mektupta Dickinson’un bu büyülü bahçeyi yaşatmak için hep çalışması gerektiğini anımsatıyor: “Gülhatmiler oraya buraya elbiselerini çıkarırken, onların dallarını, tepeciklerini toplayıp durmakla meşguldüm.”

Emily Dickinson’un kendine ait bir sembolizmi vardır ve kendisini ifade etmek için de çoğunlukla bahçeden yararlanıyordu. Bahçede Felsefe kitabından aktarıyorum: Sözgelimi orkide bir katedral kubbesiyken, cırcır böcekleri bir Kelt ayini yapıyordu. Zambak ölümsüzlüğü anlatırdı. “Hafıza, solmasına izin verilmeyen bir şebboydu” diye yazmıştı. Kendisiyse “menekşe, gül ve dalından koparılmış bir papatya”ydı.

 

“Bir çanak yaprak -taçyaprak -ve bir diken

Sıradan bir yaz sabahında –

Bir matara Çiy -Bir iki Arı-

Bir Meltem -ağaçlarda bir oynaklık

Ve bir Gülüm ben!”

 

Yasemin çiçeğinin de sembolik bir anlamı vardır; dizelerinde “ulaşılamayan” aşkları bolca dillendiren, püritan disipliniyle büyümüş şair için “tutkunun” çiçeğidir. Belki de o yüzden, herbaryumun ilk sayfasında, yerel floraya ait bir bitkiyi değil de zamanın egzotik bitkisi yasemini seçmiş olmalı… -Harper’s and the Atlantic Monthly dergisinde okuduğu kadarıyla Brezilya, Zanzibar, İtalya gibi subtropik ya da tropik iklimlere özgü- New England’a yeni gelmiş bu egzotik çiçeği ilk gördüğünde çok ilgisini çekmiş. Yaseminin ana vatanından çok uzakta bir yerde, New England’ın soğuk iklimine alışmış olması ilham verici olur onun için. Düğünçiçekleri, yonca, anemonlar ve yılan otları yalınlığı ve aleladeliği dillendirirken, yabancı egzotik çiçekleri bilinmezliğe, eşine az rastlanır ve maceraperest olanı anlatır. Usta bir bahçıvan olarak havayı, değişen mevsimleri, günün döngüsünü ve çiçeklerini mesken tutmuş arıları, böcekleri ve kuşları da gözlemlemiş; bunu şiirlerinden de anlıyoruz.

 

“Sabahlar eskisinden daha da uysal –

Cevizler daha da kahverengi gittikçe –

Kızılcığın yanağı daha da tombul-

Şehir dışında Güller açmış bile”

 

***

“Hokkabazın Şapkasıdır Ülkesi-

Katırtırnağıdır -Arınınkisi-”

***

 

“Neşeli küçük Yürek!

Kahkahaçiçeği gibi!

Rüzgâr ve Güneş -donatır giysin!”

(Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar)

 

Şiirlerini “beyinde açan çiçekler” olarak tanımlar Emily Dickinson; çiçek soğanıyla ise şiirin özünü ifade etmek istiyordu. Şiirselleştirdiği bir başka şey de çiftliğin kendisiydi; onun güzelliği, ahengi ve sahne olduğu oyunlar; hepsi de babasının arazisinin içine sığan sıkıca örülmüş bir evren olarak tanımlar. Giderek daha münzevi bir hayat yaşamaya başladığında, eve hiç misafir kabul etmemiş ama arkadaşlarına ve yakınlarına doğum günlerinde, yaşlılara ve hastalara, çocuklara ve yeni annelere binlerce “çiçek buketi” göndermiş. Bugün inanması zor ama Emily Dickinson’un çiçekleri, yaşadığı dönemde dizelerinden daha ünlüdür. 1886’da öldüğünde şiirleri değil; çiçekleriyle anılıyormuş. Gözü gibi baktığı bahçe, şairin ölümünden sonraki kuşaklar tarafından gitgide küçültülmüş ve sonunda da tamamen yok olmuş.

Ancak 2003 yılında müze olarak ziyaretçilere açılan Çiftlik Evi’nde bu yıl şairin anısına ailesi tarafından saklanan hatıra tohumları ekilmiş ve küçük bir elma ve armut bahçesi oluşturulmuş. Emily Dickinson’ın şiir ve mektupları kadar o satırları bezeyen bitkiler ve bitkilere olan sevgisi de kuşakları etkilemeye devam ediyor.

Kategori: