Bodrum'un Gönüllü Bahçıvanı: Halikarnas Balıkçısı

Bodrum'un Gönüllü Bahçıvanı: Halikarnas Balıkçısı

14 Temmuz 2019

Adını antik Bodrum’dan alan “Halikarnas Balıkçısı”, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri. Sürgün olarak geldiği Bodrum’un belleğinde unutulmaz bir yeri var. Otobiyografik eseri Mavi Sürgün'den de anlıyoruz ki yazdıkları, yaptıkları ve ürettikleriyle çevre duyarlılığına ta o zaman bile ışık tutmuş.

14 Temmuz 2019 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

İlk çevreci kitaplardan bir olan Mavi Sürgün otobiyografik bir eser. Cevat Şakir bu kitabında, Bodrum’un 1925 ile 1970 arasındaki yılları oldukça etkileyici bir dille anlatıyor. 1961’de ilk basımı yapılan kitap, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ayna tutuyor elbette ama, bir yandan da insanların doğaya ve tüm canlılara olan olumsuz etkilerini de bugünleri görmüş gibi anlatıyor. Aganta Burina Burinata da öyledir… Sadece doğasıyla değil, tarihiyle de anlatır Bodrum’u. Romalı mimar ve mühendis Vitrivius’un, dünyanın 7 harikasından biri olan Mozolesi, anıtsal yapıları, korunaklı doğal bir liman oluşuyla övgüyle bahsettiği; tarihçi Heredot’un memleketi Halikarnas, bu büyük edebiyatçının da kimliğini, ruhunu biçimlendirmiş.

Aslında İstanbul’da varlıklı, soylu ve ünlü bir aile içinde büyümüş. Şakir Paşa’nın oğlu. Robert Kolej’den mezun, arkasından -yarım bıraksa da- ailesinin isteğiyle Oxford üniversitesinde tarih eğitimi almış… (Sürgün yıllarından önce de hapis yatmış ama siyasi nedenle değil, arkasında bir aile dramı var biliyorsunuz, şiddetli bir tartışmada babasını kazayla kendi silahıyla vurmuş. Bu travma, sonraki hayatını oldukça etkilemiştir elbette ama bu konumuzun dışında… )

Sürgün cezası alması ise siyasi bir nedenle… 13 Nisan 1925 günü Resimli Ay’da yayımlanan, Hapishanede İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler isimli öyküsü nedeniyle Zekeriya Sertel ile birlikte hakkında ‘halkı askerlikten soğutma ve seferberlik aleyhinde bulunma’ gerekçesiyle soruşturma açılmış ve İstiklal Mahkemesi de onu 3 yıl Bodrum’da kalebentliğe mahkum etmiş.

Bilgi Yayınevi’nden çıkan Mavi Sürgün kitabında da işte bu süreci, bu yol hikayesini ve sürgün yıllarını anlatıyor. Evet, iyi eğitim almış bir kentli Cevat Şakir ama Bodrum’da yaşadığı yıllarda balıkçılık, bahçıvanlık ve turist rehberliği gibi işlerle de uğraşmış. Onun gibi yine Bodrum’da yaşamış olan şair İlhan Berk (1918-2008) dizelerinde onun insan ve doğa sevgisiyle yoğrulduğunu şöyle dillendirmiş: “Bir yaşama ustasıydın. / Ey oğlu ırmakların, uğuldayan ormanların! / Dünyayla yaşıt mıydın? Ki / Yeryüzüydü kitabın. Doğa okulundandın. Ey, Yaşamın askeri! / Ölüm nedir ki? / Ki kalsın yanı sıra adın. Bir yazı kurduydun.”

Mavi Sürgün, İşgal altındaki İstanbul’da muhabirlik yaptığı dönemin anılarıyla başlıyor; sonra da önemli bir bölümde, Halikarnas Balıkçısı’nın Ankara’dan Bodrum’a gidiş serüveniyle devam ediyor. 1920’lerde yollar, ulaşım imkanı bugünkü gibi değildir. Ankara’dan Afyon’a, Afyon’dan İzmir’e, oradan Aydın’a yol boyunca başına gelenleri sayfa sayfa anlatmış. Milas’a ve Bodrum’a ulaşan yol bitmez bir türlü.  Ankara’dan yola çıkmasının üzerinden tam dört ay geçmiştir, yol üzerindeki tüm kent ve kasabaların hapishanelerinde kalır. Sonunda Milas’a ulaşırlar. Yol olmadığı için Bodrum’a at üstünde gitmeleri gerekir ama o hayvana eziyet çektirmek istemez. Diğerleri at üstünde, Cevat Şakir ise yaya olarak yola koyulurlar ve sonunda masmavi deniz çıkar karşısına. Şöyle yazar: “Yolun her dönemecinde manzara değişiyordu; işte sazlık bataklık Varvil ovası. Köylülere göre bu yerin kemikli sivrisinekleri bile varmış. Geceleyin hızla taban tepildikçe insanın yüzüne iri yağmur damlaları çarpıyormuş gibi sivrisinekler yağarmış; kulaklarda da sert sert çınlar gibi ardı arkası kesilmeyen bir vızıltı. Biraz ötede bir zeytinlik… Sağanak, okşayan tatlı bir avuç gibi yaprakları sıvazlayınca gümüşi bir hare yürütüyor, füüü … üüü diye ılık bir yelpazeleyiş işitiliyordu. İşte Ekinambarı Köyü. Sonra birden manzara görkemli oluverdi. Çamlık, Akarsu, Sarısu, sonra yine dağ, bir köy; köylü kadınlar karpuz kavun kesmekte; kara ve ak üzüm, çövenotu (öyle bol ki yeryüzünü helvaya çevirebilir), dünyada soyu tükenmiş yalnız buralarda kalmış ademotu (madragor), kösele gibi sert yapraklı kurtotu, ılgın, sandal ağacı, renk renk hayıtlar, ay ışığında yaprakları mavi mavi çakan yabani sakız, karabaş, laden, adaçayı, yaban nanesi, kekik, çetinlik kırlalesi, çobançantası, civanperçemi, kardelen, gelincik papatya, gülhatmi, yabani hanımeli, çan çiçeği, kandilli sümbül, çayır güzeli, kadın tuzluğu, haseki küpesi, mersin. Daha sayayım mı Bunlar yüzde biri bile değildi yahu!”

Bodrum’la ilk karşılaşma anı böyledir Halikarnas Balıkçısı’nın… Başında onun için bir sürgün yeri, “bir muamma, bir karanlık” olan Bodrum, sonra kimi hayallerini gerçeğe dönüştürdüğü bir cennet gibi görünmeye başlar. Bu noktadan sonra, kitaptaki hikayeler de aydınlanmaya, umut yeşermeye başlıyor. Nasıl güzelleştirdiğini anlatıyor tek tek… Sürgün olarak geldiği bu yerde, bütün acılarını silerek, sevgiyle yeni bir Bodrum yaratmaya çalışmış. Egzotik ülkelerden meyve fideleri, tohumlar getirdiğini; Akdeniz florasında olmayan ağaçlar yetiştirmeye başladığını anlatmış. Bodrum’u güzelleştirme isteğini şöyle dile getiriyor satırlarda: “Bükleri, Knidosları, Datçaları, Gökovaları, daha daha uzakları, açık denizlerin açıklıklarını özlüyordum. Oraları zaten cennetti; ama içimden, oraları on kat daha cennet yapmazsam, adam değilim diyordum.”

Balıkçı, sürgünlüğünün yarısını Bodrum’da, diğer bölümünü İstanbul’da geçirmiş ama 1928 yılında geri dönerek Bodrum’da yaşamayı tercih etmiş. “Başka yerde nur içinde yatılacağına, burada nur içinde yaşanır” sözüyle anlatmış bu sevgisini.

Bir buçuk yıllık bir kalebentlikten sonra İstanbul’a dönünce yine başı belaya girer. Ama bu kez siyası bir nedenle değil, Büyükada’daki Troçki’nin evinin bahçesinden Sakallı Palmiyenin tohumunu almak istediği için. Şöyle yazmış: “Büyükada’daydım, oralarda palmiyelere bakmak ve tarım kitaplarındaki resimlere göre hangisinin hangisi olduğunu tanımak üzere gezerdim. Bir gün, eskiden Otel Ciyakomo diye adlandırılan bir binanın yanında, tohum vermekte olan bir Pritkardiya Filifera palmiyesini gördüm.” Burada parantez içinde palmiyeyle ilgili de bir açıklaması var (Bu palmiyenin yelpazemsi yaprak bölümlerinin uçlarında titre gibi lifler sarkar. Onun için Bodrumlular ona ‘Sakallı Palmiye’ adını vermişler. İkinci Dünya Savaşı’nda ülkede ip ve urgan olmadığı için bütün halk kuyu ipinden tutun da eşek yularına kadar gerekli ipleri Sakallı Palmiyelerin sakallı bölmelerinden yapmışlar. Tarım Bakanlığı, Boğaziçi’nde bir ip, urgan ve halat fabrikası kurdu ama ülkede bunları imal etmek için gerekli olan lifli bitkileri ektirmeyi unuttu.) demiş ve devam ediyor sonra tohumları nasıl elde ettiğini anlatmaya…  “Palmiye yüksek, tohumları da yüksekteydi. Tanrıya sığınarak palmiyeye tırmandım. Doymaz bir iştahla ceplerimi avuç avuç tohumlarla doldururken, palmiyenin dibinde peydahlanan birkaç kişi sert bakış ve sert sözlerle palmiyeden inmemi emretti. Meğer palmiyesine tırmandığım bahçenin ait olduğu büyük ev mi, otel mi her neyse orada Troçki oturuyormuş.” Troçki’nin bahçesinden aldığı tohumlarını Bodrum’da toprağa kavuşturmak için öylesine sabırsızlanır ki “Yarım saat önce dikmek, hayattan yarım saat kazanmaktı. Fidanın büyüdüğünü dünya gözüyle yarım saat fazla görmekti” diye yazıyor Mavi Sürgün’de.

Yaşamayı seçtiği Bodrum’da, bir doğasever olarak iz bırakmak istiyordu. Bodrum Belediyesi’nin resmî bahçıvanı olarak da çalışmış. Paris ve Londra’dan ısmarladığı tohumlara harcar tüm parasını. Belediyenin bahçesinde Okaliptüs, Mimoza, Palmiye, Grevilla ve Amberlerin yanı sıra, çeşit çeşit rengarenk güller ve tohumlarını Nice’den getirttiği karanfiller yetiştirirmiş.

“Tohumları -çoğu pire kadar, birazı da üzerine solursam savrulacak kadar ince toz gibi- elekten geçirilmiş fundayla dolu kasalara, dikiş ya da topluiğneyle birer birer ekerdim. Ektiğim yerleri bilmem için, her tohumun başucuna kibrit çöpünden bir işaret saplardım” diyor ve devam ediyor, “Bir hafta, kimi tohumlar da bir ay sonra fidan olarak topraktan çıkmaya koyulurdu. Yirmi yıl sonra o pire kadar tohumdan, cinsi Türkiye’de bulunmayan otuz beş metrelik bir ağaç çıkardı. Örneğin, yaprak bolluğuyla orman üzerine orman olan sarı kırmızı çiçekli bir Grevilla Robusta.”  (Burada Balıkçı’nın bahsettiği “ipeksi meşe” ya da “gümüş meşe” olarak bilinen İpek ağacı- meşe ailesi quercus ile bir ilgisi yok tabii…)

Brezilya’dan bile ağaç tohumları getirtir. Bella Sombra tohumlarıdır bunlar. “Bu ağaçlar sık bir yaprak kubbesi oluyor. Dallar uzadıktan sonra uçları yere dokunuyor. İnsan, serin ve fışıltılı büyük bir çadırın içindeymiş gibi, güneşin tabanca sıkarcasına vuran ışınlarından kurtuluyor” diye anlatmış onu. Bodrum’da onun yetiştirdiği iki üç Bella Sombra hala duruyor, eğer yanlış bilmiyorsam… Yemiş ağaçları olarak Güney Anadolu’da çok iyi yetişen “Goyay”ları, “aberriyya”ları, “anona”ları getirttiğini yazmış ayrıca. 

Çocukluk döneminde yaşadıkları, Oxford eğitimini yarıda bırakıp İtalyan olan ilk karısıyla ülkesine döndüğünde aile içinde yaşadığı travma onun mücadeleci kişiliğini de biçimlendirmiş olmalı. Bahçıvan olarak çalışırken yaşadığı karşısına çıkan güçlüklere sabırla göğüs germesi, yılgınlığa kapılmaması onun sabrını, umudunu ve güçlü kişiliğini de gösteriyor.

Halikarnas Balıkçısı, Mavi Sürgün’ün yanı sıra diğer eserlerinde de bitkilerin Bodrumluların gündelik yaşamında nasıl yer bulduğunu da anlatmış yeri geldiğinde. Devrim Yücel Besim, Mimarlık dergisindeki “Halikarnas Balıkçısı ve Sürgün Yeri olan Bodrum’a Kazandırdıkları” makalesinde de hangi bitkileri yetiştirdiğinden bahsetmiş, o yazıdan alıntılıyorum: Örneğin dayanıklılığı, meydan okuyuşu ve ölümsüzlüğü ile kendisiyle özdeşleştirdiği ve “hayattan aldığını yine yaşama veren” sabırlıklar yol kenarlarının vazgeçilmezleridir. Yaşamın güzellik simgeleri olarak eserlerinde abartarak anlattığı “çağlayanlar gibi akan şebboylar, bulut halindeki yaseminler ve kahkahalar halinde devrilen begonviller” Bodrum’un asıl simgeleri olarak yaşar.

“Ekip yetiştirdiğim bitkiler her güzelliğine hayran kaldığım yaradılışa karşı bir borçtu” diye yazıyor Halikarnas Balıkçısı, “Bir balıkçının avucuna tükürüp küreğe yapışması, bir rençberin toprağa diz çöküp de dünyada gıda olacak bir fasulye daha ekmesi, yaradılışça en geçerli duadır” demiş.  

İlk gittiğinde Bodrum’da çoğu Rumlardan kalma yedi yüz, sekiz yüz mandalina ağacı olduğunu fark eder ama halk turunçgiller yetiştirmesini bilmiyordur. Limon ve portakalın çeşidi ise yok denecek kadar azdır. Rüyasında ağaçlarda olmuş greyfurtlar görmeye başladığını yazar. Turunçgilleri yetiştirme konusunda üç yüz sayfalık bir kitap yazar; ama el yazısı kitap elden ele geçer ve sonunda kaybolur. Halk bin, iki bin ağaçlık bahçeler yapmaya başlamıştır. Yurtdışından on sekiz farklı cins turunçgiller çeşidi getirir. Bir süre sonra çevre ilçe ve köylerde bile ne yetiştirileceğinin planlamasını yapmaya başlar. Narenciyenin Bodrum’da önemli bir gelir kaynağına dönüşmesi bir anlamda onun sayesindedir.

Balıkçının diktiği bu ağaçlardan birçoğu yıllar sonra Bodrum’un anıtsal ağaçları olarak varlığını sürdürüyor. Yine bahsettiğim makaleye dayanarak söylüyorum: 1936 yılında postane karşısına dikmiş olduğu iki okaliptus ağacı en yaşlı olanları. Büyükada’dan getirtip Belediye Binası önüne ve Kale ile Tepecik Camisi arasına diktiği palmiye ve hurma ağaçları ise onun deyimiyle kenti “zümrüt fıskiyeler gibi” süslüyor. 1950’lerde yapılan rıhtım çalışmaları sırasında “diktiği ağaçlar telef oldu” diye yazarın Bodrumluya küstüğü söylenir, ancak bu ağaçlar taşınarak deniz kıyısına tekrar dikilmiş. Halikarnas Balıkçısı bitkileri dikip yetiştirmekle kalmamış; cennete dönüştürdüğüne inandığı bahçesini korumak için onları hayatı boyunca takip etmiş. Ayrıca yurtdışından getirttiği kitaplarla Bodrum’un yerli halkına edindiği bilgileri aktarmış, yerli halkı peyzaj ve tarımla ilgili bilinçlendirmeye çalışmış.

Bodrum’dan veda günü geldiğinde, artık ayrılacağını anlayınca ceplerine tohumlar doldurup sokak sokak gezdiğini, nerede bir hayıt ya da başka çalı görse, onun dibine bir avuç dolusu tohum diktiğini söylüyor. Çarkıfelek yapraklı Kuzey Amerika çilili kokitoslar, kurşuni taraklı brahealar… Onları çalı diplerine ekermiş ki, sürdükleri zaman sığırdan, sıpadan korunabilsinler…Bu veda ekişleri, haftalarca sürmüş Halikarnas Balıkçısı’nın… Şimdi onun ektiklerinden ne kadarı geriye kaldı; Bodrum’un bugünkü durumuna bakarsak birkaç anıt ağaçtan başkası kalmamış olsa gerek…

Playlist:
Parça AdıAlbüm AdıSüre
Ayışığı Sonatı
Beethoven
05:27