Yaklaşan genel seçimler üzerine

-
Aa
+
a
a
a

Bekir Ağırdır'la depremin ardından yaklaşmakta olan seçimlerle ilgili gelişmeleri konuşuyoruz.

Yaklaşan genel seçimler üzerine
 

Yaklaşan genel seçimler üzerine

podcast servisi: iTunes / RSS

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.)

Ömer Madra: Merhabalar Bekir Ağırdır.

Bekir Ağırdır: Merhaba efendim, günaydın.

Özdeş Özbay: Günaydın.

B.A.: Puslu bir İstanbul sabahından yine, yüreklerimiz sisli ve puslu olmasın.

Ö.M.: Aynen öyle. Şimdi öncelikle uzun zamandır pek değinmiyorduk ama bu seçim meselesiyle ilgili aday açıklamaları da yapılacak, yakın bir zamanda 14 Mayıs’ta yapılıp yapılmayacağı konuları var. İsterseniz onunla başlayalım, sonra da sivil toplumun…

B.A.: Evet seçime dair belirsizlikler galiba önümüzdeki bu hafta ve gelecek hafta sonuna kadar netleşecek. Nedir netleşecek olan? Çok muhtemel ki bu hafta içinde seçimin tarihi konusunda biraz daha belirginlik ortaya çıkacak diye düşünüyorum. İkincisi de ona bağlı olarak herhalde artık muhalefet aday konusunda bir karar verir de siyaset yapmaya dönerler diye beklenebilir. Seçim tarihi meselesinin, özellikle bugün Sayın Cumhurbaşkanı’nın AKP grubunda yapacağı konuşmada bir ipucu bekliyor kamuoyu, ben de öyle, en azından bir işaret vereceğini sanıyorum. Biliyorsunuz kamuoyunda hemen deprem felaketinden 3-4 gün sonra, Bülent Arınç’ın sözleriyle başlayan seçim bu gereklilikten, yani ‘felaket nedeniyle ertelenebilir mi?’ kanaati vardı ya da tartışması vardı. Bu konuda sanıyorum artık iktidarın da kafası biraz daha netleşti. Evet bir yandan ertelemeyi çok isterler, bir yandan da şu gerçek var karşımızda; seçmenin ve ülkenin % 15‘ini etkileyen bir büyük felaket yaşanmış ve kaldı ki % 15’le de kalmadı etkisi, bütün hepimizin, bütün ülkenin ruhunu, psikolojisini etkileyecek bir felaket yaşandı. Dolayısıyla öyle bir coğrafyada, yıkımın bu kadar büyük olduğu, özellikle 4 ilde seçmen listelerinin nasıl düzenleneceği, sandık güvenliğinin nasıl sağlanacağı konuları, bir de gerçekten maddi zorluklar var. 

Seçimlerin vaktinde yapılacağını düşünüyorum

Eğer rasyonel akılcı bir ülkede ve akılcı bir siyasi kültürde, akılcı siyasi aktörlerin olduğu bir ortamda konuşuyor olsaydık, akılcı olanı elbirliğiyle seçimi daha makul, diyelim bir 3-6 ay ertelemek olabilirdi. Bir yandan da böyle bir makuliyet içinden konuşmadığımızı hepimiz biliyoruz. İşte felakete müdahale sırasında bile nasıl problemlerle karşılaştığımız ya da şu anda felaketin yaralarını sarmak için bile yine kamuoyuna kapalı hangi mimari, hangi mühendislik projeleriyle yapıldığı belli olmayan, hangi fiyatlara kime nasıl verildiği de belli olmayan, hemen apartman tarlaları projeleri de başlamış, başlatılmış durumda, vs. Bir de üstelik olağanüstü hal yasası meselesi var. Dolayısıyla bütün bu sürecin içinde iktidarın bu tarzı içinde de o makul olan ertelemeyi yapmak doğru mudur? Sanmıyorum açıkçası. Dolayısıyla birkaç tane unsur var bu kararı etkileyecek olan fiziki koşulların dışında. Evet iktidar bir yandan çok arzulayabilir bu ertelemeyi, çünkü elinde hele bir de olağanüstü hal yasasının sağladığı imkânlarla baskı ortamını sürdürmek, daha koyultmak, hatta siyasi alanı daha fazla daraltmak gibi de yasal bir gerekçesi ve imkânı da var. Kendi tarzından da öte ve bu tür imkânları kullanmayı, hukuku sonuna kadar zorlamayı da çok tercih eden bir iktidar olduğunu biliyoruz. Hem bu nedenle hem de muhalefetin, çünkü biliyorsunuz seçimi erteleme kararının olabilmesi için muhalefetin de katılımıyla mecliste bir anayasa değişikliği yapılması gerekiyor. Muhalefet bu anayasa değişikliğine katılır mı? İşte birincisi biraz önce sözünü ettiğim OHAL yetkilerini bu hükümetin nasıl kullanacağı konusunda net bir kanaat var kamuoyunda da muhalefet partilerinde de. İkinci bir unsur, üçüncü dönem Tayyip Erdoğan adaylığını hukuki bulmadığını ilan etmiş bir muhalefetin şimdi o hukukiliğine itiraz ettiği pozisyondan geri adım atması ve bu iktidar ve bu cumhurbaşkanıyla uzlaşarak seçimi erteleyecek yasal ve anayasal değişikliğe ‘evet’ deme ihtimali de siyaseten yok. Bir de üçüncü bir unsur var elbette, ekonomik durum, yani kurum ve kuralların tümüyle kaybolduğu, döviz kurunun veya diğer bütün ekonomik kararların, faiz kararları dahil bilim dışılığının hakim olduğu bir ekonomi yönetiminin can havliyle Eylül ayından beri seçime ulaşmaya çalıştığını biliyoruz. Halbuki böyle bir ertelemenin ekonomi üzerinde üreteceği basıncın, döviz kurlarında ya da enflasyonda üreteceği risklerin ne olacağını ve daha riskli bir dönem başlayacağını da iktidar görüyor ve hissediyor olabilir. O nedenle arzulasalar bile muhalefetle de uzlaşma içinde bir erteleme mümkün olmadığına göre çok büyük olasılıkla seçimin vaktinde veya hatta 14 Mayıs’ta yapılacağını düşünüyorum ben. Burada hâlâ iktidar zorlar mı? Yani hukuki bütün boşlukları kullanarak yine kendi iktidar kararıyla veya diyelim YSK’nın ‘yapamayız biz’ demesi gibi bir gerekçeyle seçimi ertelemeyi zorlar mı? Evet belki zorlayabilir, ama o zaman da artık konuştuğumuz şey muhalefetin de katılımıyla anayasa değişikliği olmadan hukuki boşlukları ya da yorumları zorlayarak böyle bir seçimi erteleme çabası sisteme doğrudan, siyasi, hatta darbe benzeri bir müdahale olacağını iktidar da biliyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla bütün bu gerekçeleri alt alta koyduğunuz zaman fiziki gereklilikleri anlaşılır olsa da, rasyonel gerekçeleri olsa da seçimin ertelenmeyeceğini ve çok büyük ihtimalle 14 Mayıs’ta yapılma konusunda bir meclis kararı alınacağını sanıyorum. Bu hafta ya da bugün de Tayyip Bey’in bu konuda bir açıklama yaparak muhalefete ‘hadi seçim yasası çıkaralım’ demesi beklenebilir diye düşünüyorum. 

Ö.M.: Peki seçimle ilgili olarak muhalefetin de aday belirlemesi için galiba yarından bahsediliyordu değil mi?

B.A.: Evet yarın bir Altılı Masa toplantısı var. Biliyorsunuz hafta sonunda Kemal Bey’le Meral Hanım baş başa yine görüştüler. Çünkü burada kritik olan, deprem sırasında bile hâlâ İyi Parti’nin birtakım itirazları ya da Eylül ayında yapılmış bir CHP Genel Başkan Yardımcısı’nın açıklamalarını gerekçe göstermesi yahut ‘Saraçhane süreci’ dediğimiz Ekrem İmamoğlu hakkındaki karar sürecin de yaşananlar konusundaki sert açıklamalar hâlâ CHP ile İyi Parti arasında adaylık konusunda bir uzlaşma yahut bir gerginliğin veya bir tereddüdün olduğunu gösteriyordu. Ama bu ikili görüşmede ne karar verildiğini henüz bilmiyoruz bir yandan. En azından artık adaylık konuşmasının başladığını ve kamuoyuna da ilan edileceğini ama bunun biraz da bu seçim kararına bağlı olduğunu sanıyorum. 

Seçimle ilgili deprem bölgelerinde fiziki problemler var

Şimdi orada tabii ki seçim kararı kadar bir yandan da şöyle bir problemimiz var, yani o erteleme ya da seçim tarihine dair gerekçelerimi söylerken de söylediğim fiziki olarak da birtakım problemler var. Nedir bunlar? İki temel problem var tam karşımızda, birincisi seçmen listelerinin nasıl düzenleneceği ve nasıl güncelleneceği meselesi? Çünkü tam sayıları bilmiyor olsak da o bölgede işte 12,5 milyon civarında nüfus var, bunlardan aşağı yukarı 8-8,5 milyon civarında seçmen var, dolayısıyla bu seçmenlerin ne kadarının yer değiştirdiğini, yani bir bölge içinde biraz daha yaşanabilir bir mahalleye mi geçtiler? Başka illere mi göç ettiler? Bu konularda sayıları henüz kamuoyu bilmiyor, muhtemelen kamu da bilmiyor zaten. Muhtelif sayılar var ‘1 milyon kişi hareket etti, Antalya’ya gidenler var, Konya’ya gidenler var, İstanbul’a gelenler var’ deniyor, ama gerçek sayıyı bilmiyoruz. Sonuçta karşımızda seçmen listelerinin sağlıklı, tereddüt doğurmayacak ya da işte kasıtlı, çünkü biliyorsunuz kamuoyunda neredeyse 10 yıldan fazla bir süredir bu yeni adrese dayalı nüfus sistemi ve oradan çekilen seçmen kütükleri düzenlemesi yapıldığı tarihten beri, yani 2011 seçimlerinden beri kamuoyunda da bu seçmen listelerinde hile-hurda yapılmadığı ya da manipülasyon olup olmadığı gibi bir tartışma vardı. Şimdi bir de fiziki bir durum var. Dolayısıyla kamuoyunu da tatmin edecek, güven duyulacak, seçimlerin meşruiyeti tartışması açmayacak bir seçmen listeleri düzenleme problemi var ülkenin önünde. İkincisi de sandık güvenliği meselesi, yani o deprem bölgelerinde yıkılan mahallelerde sandıkları kuramayacağımıza göre o seçmenler neredeler, sandıkları nerede olacak ve nasıl oy kullanacaklar? Bu gibi siyasi ama teknik altyapıya dayalı problem var. Beklenir ki yine rasyonel olanı, akılcı olanı meclis seçim kararı alır iken YSK’ya da seçimleri düzenlemek ya da seçmen kütüklerini düzenlemek konusunda bir ara yasa çıkartmaları talimatı verebilmesi. Bu yasa çıkarılırsa nasıl düzenleneceği çözülürse sorun olmaz. Dolayısıyla burada çeşitli yöntemleri kullanmak, icat etmek mümkün ama ülkenin bugün e-devlet kapasitesi, teknoloji ve bilişim kapasitesi bu meseleyi teknolojik imkânları da kullanarak çözmeye elverir. Yani “3 ayda ya da 1 yılda 300 bin konut yapabilirim” diyen bir ülke gerekirse 1 ayda bile seçmen kütüklerini güvenilir bir biçimde düzenleyebilir aslında, yeter ki siyasi irade bu konuda yöntemi belirlesin, teknolojik imkânlar hakkında yeterli bilgilenmeyi, görüş alışverişini sağlasın ve aralarında bir uzlaşma sağlasınlar. Böyle bir düzenleme yasası çıkarılmasa bile YSK meclisin seçim kararının ardından bütün bu süreci yönetebilir mi? Benim kanaatim zorluklarına karşın yönetebilir. Çünkü elimizde 2 imkân var, birincisi biliyorsunuz Türkiye bir süreden beri yurt dışı seçmenlere oy kullandırıyor. Yani Münih’te Türkiye’deki seçimler için oy kullanan bir seçmenin oyunun milletvekili dağılım hesaplarına nasıl dahil olduğunu, nasıl dikkate alınacağını bilen bir ülke olarak, bu modellemeden yola çıkarak bir yöntem tayin edebilir eğer meclis böyle bir karar ve yeni yöntem belirlemedi ise. İkinci imkân ne? Sandık güvenliği ya da sandıkların nerede kurulacağı meselesi. Orada da yine YSK’nın önünde örnek alabileceği bir uygulama var. Biliyorsunuz son seçimde güvenlik gerekçesiyle özellikle doğuda ve güneydoğuda bazı sandıklar taşımalı sandık ya da taşımalı seçmen yöntemiyle farklı bir yerde kurulabildi. HDP ya da Kürt siyaseti de gayet organize bir biçimde o seçmenlerini başka ilçeye, öbür mahalleye taşıyarak oy kullanması sağlanabildi. Dolayısıyla burada da bu seçmenler için bu tür bir yöntemden yola çıkarak yeni bir takım uygulamalar üretilebilir. Türkiye, doğru olanı mecliste yeni bir düzenleme yasasıyla, ama bunu yapmazlarsa bile eldeki örnek karar ve yöntemleri kullanarak; teknolojinin imkânlarını, bilişim teknolojisinin imkânlarını kullanarak, e-devlet üzerinden güncellemeler yaparak seçmen listelerini düzenlemek mümkündür. Ben bütün bu gerekçelere baktığım zaman çok muhtemelen 14 Mayıs’ta seçim kararının bu önümüzdeki 10 gün içinde belirleneceğini düşünüyorum. Buna bağlı olarak da artık herhalde Altılı Masa siyasette birbirleriyle çekişmekten çıkıp artık siyaset yapmaya başlarlar diye umuyorum. 

Muhalefet bir umudu ya da bir gelecek iddiasını toplumsallaştırabilmiş gibi görünmüyor

Ö.M.: Evet, artık zamanı geldi de geçiyor bile diye düşünmek mümkün herhalde bu noktada, çünkü eski deyimle bayağı bıçağın kemiğe dayanmış olduğu… 

B.A.: Çok temel zihni bir sorun var muhalif siyasette. Birinci zihni sorun, bir kere aktörle mücadele ediyorlar, Tayyip Erdoğan’la mücadele ediyorlar. Meselelerle mücadele etmeyi öne koyamadılar bir türlü. Bu deprem felaketi sırasında iktidarın zaaflarını ya da kamu yönetimindeki bütün kurum ve kurallardaki yıkımın ne olduğunu deneyimledik, yaşadık. Buna karşılık, muhalefetin bütün bunlara karşı sağlıkta yeni bir siyaset üretip üretemediğini, toplumun önüne bir umut koyup koyamadığını da gördük. Yani sadece iktidar kanadının ya da kamu yönetimindeki kurum ve kurallardaki bozulmayı değil, muhalefetteki eksikliklerin ne olduğunu da yaşadık. Bir yanı bu. İki hâlâ CHP kendi içindeki aday meselesinde mesafe alması gereken zamanı bir biçimde tamamlayamadı. Evet Kemal Bey’in adaylığını bütün kamuoyu kabullenmiş durumda ya da borsacı değimiyle bu ‘beklenti satın alınmış’ durumda, ama bunu noktalamak meselesini ancak, biliyorsunuz geçen hafta CHP kurumsal kararlarıyla hem Kemal Bey’e yetki verdi aday belirleme konusunda, hem de Kemal Bey’in adaylığını arzuladıklarını söylemiş oldular kurumsal açıklamalarıyla. Bir yandan da hâlâ muhalefet özellikle CHP ile İyi Parti arasındaki Kemal Bey’in adaylığı konusundaki tereddüt giderilmiş ya da tam bir gönülden mutabakat sağlanmış olmadığı anlaşılıyor. Felaket sırasında bile İyi Parti sözcülerinin aynı tartışmayı sürdürüyor olması çok vahim bir hata idi bana kalırsa. Onlar da hâlâ bundan vazgeçmediler, son ikili görüşmede ne oldu onu bilmiyoruz. Bir yandan da hâlâ kendi aralarında rekabetten çıkamadıkları gibi, diğer Altılı Masa ile ya da Emek ve Özgürlük İttifakı adıyla bir araya gelmiş HDP’nin öncülüğündeki grupla da muhalefet üzerinden ya da cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden bir diyalog bile oluşmuş görünmüyor henüz kamuoyunda. Dolayısıyla hâlâ bütün bu yaşadığımız felakete rağmen seçmenin bu çaresizliği, öfkesi ve hâlâ bekleyişine rağmen bile muhalefet bir umudu ya da bir gelecek iddiasını toplumsallaştırabilmiş gibi görünmüyor. Onun için siyasete dönmek ve siyasi alanda siyasi aklın ne yapacağını beklemekten başka çaremiz. Sanıyorum bu 10 gün içinde artık bu konuda en azından netleşmeler başlayacak.

Ö.M.: Bir de son yazında da değindiğin gibi, ‘Yeninin güçlü aktörü de sivil toplum’ başlığıyla yazdığın yani; “Hükümetin Sayın Tayyip Erdoğan’ın söylediği gibi mesele yalnızca bina yapmak değil toplumsal hayatı yeniden kurmak. Bunu da ancak yerel yönetimler, sivil toplum aktörleri ve akademik dünya ile gerçekleştirebiliriz,” diyorsun. Yani “Önemli bir şey var, yerel aktörlerin de dahil olacağı doğayı esas alan, iklim, enerji, su ve gıda krizlerini, kuraklığı, vs. dikkate alan ve yerel halkın ihtiyaç ve talep verilerine dayalı katılımcılığa yaslanan projelere ihtiyaç var,” diyorsun ki bu da bence maçlarda; Beşiktaş’ın maçında da, Fenerbahçe’nin maçında da görüldüğü gibi sivil toplum bir aktör olarak da kendini ortaya koymak çabası gösteriyor. Bunun gerçekleşme şansı ne kadar olabilir?

B.A.: Burada gerçekleşme şansı derken, yani sivil toplumun bütün bu karar süreçlerine katılımının en azından bu iktidar döneminde mümkün olmayacağını gördük. Hemen geçen hafta, kamuoyuna kapalı biçimde davet usulüyle birtakım ihaleler yapılmış durumda. O mahallelerin yeni apartman tarlalarının kurulacağı yerlerin zemin etütleri ya da işte fay hatlarıyla ilişkileri doğru ve bilimsel çalışmalarla mı tespit edildi? O bile belli değil. Bu son derece keyfi. Hani bir video yayınlanmıştı ya AKP milletvekili bir beyaz kağıda şehrin planlarını çiziyordu. 

Ö.Ö.: Avukat hatta kendisi.

Sivil toplumun geleceğimize önemli bir etkin aktör olarak katılacağı çok açık

B.A.: Böyle kararlar alındı, evet, ama muhalefet işte tam da buradan, bu felaketin içinde yeniyi nasıl inşa edeceği, sivil toplumla nasıl bir ilişki kurabileceği, bu bilgiden ve enerjiden, çabadan, gayretten nasıl yararlanabileceği siyaseti nasıl üretebilir? Henüz o da yok ortada. Ama sivil toplumun geleceğimize önemli bir etkin aktör olarak katılacağı da çok açık. Siyasi aktörler bunu kabul ederler veya etmezler, ama deprem bile bir kez daha gösterdi ki sivil toplumun gayreti, örgütlülüğü ve bilgisi çoğu kamu kurumundan ya da siyasi aktörden daha güçlü. Dolayısıyla bunun sonuçlarını özellikle toplumsal arzuda, toplumsal ihtiyaç ve taleplerin örgütlenmesinde öncelikle yaşayacağımızı sanıyorum. İlk olarak bu etkiyi seçimlerde ve seçim sonuçlarında gözleyeceğimizi ya da tanık olacağımızı sanıyorum. Neden? Ne demek istiyorum? Yani sivil toplumun bu gayreti, bir kere toplumun böyle bir felaket anında bile kime yaslanabileceği, kimlere güvenebileceğine dair bir kez daha bir deneyim üretti, bir kez daha tanıklık etmiş oldu. Dolayısıyla iktidarın ya da siyasi aktörlerin, ama özellikle iktidarın sivil topluma karşı olan bütün bu olumsuz tavrının ne kadar mesnetsiz, gerekçesiz ve haksız olduğu da ortaya çıktı. Bütün bunlar, seçmen diye baktığımız zaman insana, topluma, tercihlerinde etkisi olacak. Yani çok muhtemel iktidara oy vereceğini düşünen insanlardaki azalma veya çoğalma başka bir şey ama, özellikle gençlerin ve bu siyasi aktörlere güvenmeyen, seçime katılmayacağını söyleyen veya bu siyasi aktörler, bu partiler, bu adaylarla sorunlar çözülemez gibi bir umutsuzluk içinde olan insanların iktidara karşıtlığı duygusunda geleceğe dair umutlanmalarında önemli bir unsur olacak sivil toplumun varlığı ve yaptıkları. Örneğin anketlerde belki AKP’ye oy vereceğini söyleyen insanların sayılarında azalma olmayabilir bir ihtimal ama muhalefete oy vereceğini söyleyen insanlarda ve özellikle gençlerde, iktidar karşıtlığında pozisyon netleşmesi karşımıza çıkabilir. O da sonuçta, hani ‘çarpıp bölüp kararsızları, seçime katılmayanları dışarıya aldık mı, hesabı yeniden yaptık mı?’ sorularının sonunda, muhalefetin ya da iktidarın kaybının daha güçlü olacağı tabloyu karşımıza çıkarabilir diye bekliyorum. Yine de dinleyicilerimize şunu hatırlatmak isterim, böyle zamanlarda daha insanlar yasını tutamamışken, kayıplarını, duasını, mevlidini tamamlayamamışken bile kapılarına gidip siyasi tercih sormak ya da araştırma yapmak sağlıklı sonuçlar vermez. Ayrıca çok ahlaki de bulmuyorum. Bu nedenle şu ortamın durulmasını beklemek lazım. Yoksa şu anda çaresizliğin, öfkenin ve kızgınlığın, yarın sabah içecek çorba bulup bulamayacağı ya da çocuğunun ilacına ulaşıp ulaşamayacağı belirsiz olan en az 10 milyona yakın seçmenin var olduğu bir ortamda ‘anket yaptık veya şu oldu, bu oldu, iktidar kaybetti ya da kaybetmiyor’ demenin de çok sağlıklı olmadığını sanıyorum. Onun için dinleyicilerimiz bu tür haberleri biraz daha temkinli, dikkatli karşılasalar iyi olur diye düşünüyorum. 

Ö.M.: Burada temel bir ahlaki meselenin hakim olduğu apaçık ortada. Mesela Esra Çiftçi’nin Artı Gerçek’ten bir haberi vardı, içinde bulunduğumuz durumun vahameti konusunda epey bir fikir veriyordu. Yani olağanüstü hal döneminde sorgusuz sualsiz görevlerinden uzaklaştırılan ve bu dönemde hayatları kararan KHK’lılara birçok yerden darbe gelirken finans sektörü de bundan geri durmadı. KHK platformları sözcüsü Münir Korkmaz’ın eşinin deprem kredisi için bankaya yaptığı başvuruya ret yanıtı verilmiş. Korkmaz KHK’lı sağlıkçıların deprem sürecinde çalıştırılmadığını da anlatmış. Yani sadece KHK’lı olduğu için eşine deprem kredisi verilmemesi gibi bir yapıdan bahsediyoruz.

Muhalefete daha fazla odaklanacağımız, tartışacağımız bir süreç başlayacak

B.A.: Evet. Kamu yönetiminin ne kadar partizanlığa ne kadar keyfiliğe teslim olduğunu biliyorduk, ama her karşılaştığımız yeni olayda bile hâlâ şaşırabiliyoruz, ‘bu kadar da olur mu?’ diyebiliyoruz. Böyle bir felaketin ortasında bile veya işte Ahbap başta olmak üzere bir takım STK’lara ya da örgüt çabalarına gösterilen tepkilere bile. Kaldı ki son derece insani, son derece doğaçlama gelişen, örneğin futbol taraftarlarının tepkilerine bile tahammülsüzlüğün ve verilen tepkilerin dehşeti karşısında hepimiz şaşkınlıktan öte artık tam tanımı nedir, nasıl bir kelime bulabilirim emin olamadığım şeyle karşılaşıyoruz. Sonuçta bütün ülke, bütün toplum ve bütün dünya bu iktidarın oyuncaklardan bile korktuğunu gösteriyor, görüyor, izliyor. Dolayısıyla bütün bunların seçmen indinde geleceğimiz ve hayatımız üzerinde elbette etkisi olacak. Bunların etkisi olmayacak demek mümkün değil, ama burada o etkinin olumlu yöne doğru, yani sivil toplumun rolünün artması veya geleceği kurmak, yeni Hatay’ı, yıkılan kentleri olması gerektiği gibi bilime yaslanarak, yerellerin katılımıyla, tarihi de, doğayı da, geleceği de dikkate olarak kurmak meselesinde neyi başarıp başaramayacağımızı belirleyecek olan şey hâlâ muhalefetteki aktörlerin ne yapacakları ve yapabilecekleri meselesi. Sorun şu ki, onlar henüz bunu idrak ettiler mi ondan emin değiliz. Hâlâ bu kaygılı, tereddütlü bekleyişimizi de üreten şey iktidarın yaptıkları ve yapacakları üzerindeki eksik bilgilerimiz ya da sonuçlarını anlamıyor olmamız değil, muhalefetin neyi becereceği konusundaki eksik bilgilenmemiz, eksik gözlemimiz denebilir. Onun için muhalefete daha fazla odaklanacağımız, bakacağımız, tartışacağımız bir süreç başlayacak diye düşünüyorum.

Ö.M.: Yani son yazından son paragrafı da aktararak bitirebiliriz, süreyi de dolduruyoruz. Sıkça yazdığın gibi, “Çaresizliğe, yılgınlığa inat umudu ve iddiayı inşa etme vaktidir,” diyorsun. “Bireysel gayretleri birleştirmek vaktidir, çoban ateşlerinden büyük bir gelecek umudu taşıyan büyük ateşi oluşturmak vaktidir,” diyorsun. Böylece istersen bu noktada bitirebiliriz programı.

B.A.: Evet. Yani hepimizin aktif yurttaş olma vaktidir, aktif kurumsal yurttaş olma vaktidir. Gerçekten umut için bu ülkenin, bu memleketin geleceği için daha gayretli ve örgütlü çabalara, daha bilime, sanata, hayallerimize yaslanan, umutlarımıza yaslanan bir çabaya ihtiyaç var. Bunu başarabiliriz, ayrıca bu ülke de bunu hak ediyor diye düşünüyorum.

Ö.M.: Çok teşekkürler Bekir Ağırdır.