13 Haziran 2006Yeni Düzen Gazetesi
Kırk yıllık “ayrılıkçı” politikanın ardından Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye, son iki yıldan itibaren Kıbrıs sorunu ile ilgili yeni bir siyaset hayata geçirmeye başlamışlardır. Kıbrıs Türk toplumunun çözüm iradesi ile Türkiye’nin AB süreci, bu yeni politikanın temel ortak siyasi perspektifi olmuştur. Birbiri ile ilişkili olan bu iki paralel süreç, her açıdan birbirini etkilemeye açık simetrik özellik taşımaktadır.
Türkiye’nin AB sürecinin durması veya Kıbrıs Türk politikasının yeniden “ayrılıkçı” bağlamda ele alınması, bir diğer toplumun ilerleyişini tamamen önleyecek potansiyeldedir.
Bilindiği üzere belirlenmiş bir takvime göre yol alan Türkiye’nin AB yolculuğunun belirli noktalarında krizle karşılaşması, bu bağlamda siyasi gerilimlerin oluşması son derece normaldir. Ancak hiçbir zaman yaşanan ve yaşanması olası olan sorunlar, Türkiye’nin AB sürecinden ve Kıbrıslı Türklerin “yeni” siyasetinden vazgeçmesi gerektiğine dair bir işaret değildir. Tam tersine bu yolda kararlı adımlarla yüründüğü ölçüde başarı elde edilebilir. En küçük bir tereddüt, özellikle Türkiye’de ekonomik krizleri beraberinde getirecek, siyasi kriz ardından ekonomik dengelerin sarsılmasına yol açacaktır. Bu denli kırılgan ve hassas, bıçak sırtı bir siyasettir yürütülen.
Kıbrıs sorununda bugün karşılaşılan sorunların kaynağını ararken, bugüne dek Kıbrıslı Türkleri “temsil” eden siyasi geleneğin rolünü alsa unutmamamız gerekir. Kıbrıslı Türkler, kırk yıllık ayrılıkçı siyaset ile kendini temsil eden yönetim tarafından izole edilmişlerdir. Bu “izolasyonist” politika Kıbrıslı Rumlardan ayrı bir konum elde etmek üzerine kurulu idi. Fakat bu ayrı konumlanma siyaseti, Kıbrıslı Türklerin Rumlardan değil, dünyadan izole edilmesini getirdi. Pek çok noktada haklı olan Kıbrıslı Türkler yanlış siyasetin açıkça kurbanı oldu. Kıbrıs Rum liderliğinin eline bu kozu veren ve Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun bu noktada olmasını sağlayan, dünün geleneksel Türk politikasıdır. Yeni siyaset, çözüm merkezli, Kıbrıs Türk toplumunun haklarının her alanda mutlak korunacağı, dünya ile entegrasyon politikasıdır.
Son iki yıllık süre sonunda, uluslararası kamuoyu ve sorun ile ilgili siyasi aktörler, yeni siyasetin ne denli kararlı olduğunu ve güçlü temeller üzerine kurulduğunu gördü. Görmekle kalmadı aynı zamanda bunu takdir edip, Kıbrıslı Türklerin görüşlerine doğrudan başvurma yöntemine yöneldi. Son günlerde özellikle, Türkiye’nin Ankara Anlaşması’nın Gümrük Birliği Protokolünü yeni üyelere açma konusundaki tavrında, Kıbrıslı Türklerin rolü çok belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Türkiye deniz ve hava limanlarının Kıbrıs Rum kesimine açılıp açılmaması veya bunun bir şekilde siyasi bir formüle kavuşturulması karşısında doğrudan etkilenecek olan Kıbrıslı Türklerin görüşü, ilgili tüm taraflar için oldukça önemli olmaktadır.
Kıbrıs sorununda siyaset değişikliği üzerinde ısrarlı yazılar yazıp görüş bildiren geçmiş dönemin kalemleri ve bazı siyasetçiler, kırk yıl sürdürülmüş siyasetin yenilgisi karşısında son iki yılda elde edilen başarıları gölgelemeye çalışıyorlar. Hedefe doğru dört nala koşarken kulvar değiştirmeyi düşünmek hangi aklın ürünüdür bilmem ancak, Kıbrıs Türk halkının bugün sürdürülen “yeni siyaset” ile bütünleştiği, çünkü bu siyasetin aslında halkın siyaseti olduğu, halkın çıkarlarını en iyi şekilde temsil ettiğini hepimiz biliyoruz. Bu anlamda bugün halk nezdinde tartışılan yeni bir gündem yok diyebiliriz.
Bugün Kıbrıs Türk liderliği, dışa dönük bir hareket alanı yaratmış ise bunun çözüme ve AB’ne dayalı siyasetin bir başarısı olduğunun iyice bilinmesi gerekir. Bu anlamda bu siyasetin getirilerini, eski arzularını tatmin etmek için kullanmayı kimin önerme hakkı var?
Eğer Kıbrıs sorunu ile ilgili bir değerlendirme söz konusu ise bu olsa olsa daha etkin bir çözüm politikasının nasıl oluşturulabileceğine dönük olabilir. Hepsi bu...
