Techno

Techno

10 Aralık 2001

Makinelerin sesi...

Techno kasvetli, monoton bir endüstri şehri olan Detroit’te doğdu. Bu karanlık şehirde, dumanlar altındaki sokaklar fabrikalarla, fabrikalar durmaksızın bağıran makinelerle doluydu. Makinelerin sesi Kraftwerk’le beraber

müziğin içinde duyulmaya başlamıştı. Chicago ve Newyork’ta House’un ortaya çıkışıyla da yeni bir müzik anlayışı, yeni yapılar, anlatım biçimleri oluştu. Acid House’la müziğe giren cızırtılar ve tuhaf sesler Detroit’te gitgide saflaşarak, four-to-the floor beat’inin üzerinde yerlerini aldılar. 80’lerin ortasında, tamamen elektronik ve son derece soyut bir müzik olan Techno ortaya çıktı. Techno, makineyle insan arasındaki melez varoluş biçiminin bir ifadesi; en saf insani duyguları makinelerin sesleriyle anlatan yeni bir dildi.

Techno’nun ilk örneği 1985 yılında Juan Atkins tarafından üretildi. Atkins bu noktaya gelirken Kraftwerk, Parliament, Funkadelic ve Dj Electrifying Mojo gibi isimlerden etkilenmişti. Gençliğinde davul ve bas gitar çalan Juan Atkins’in, kendine 3070 adını veren Vietnam gazisi bir okul arkadaşı vardı. Asıl adı Richard Davis olan 3070, Roland MSK-100 model bir sequencer kullanarak tekbaşına müzikle uğraşan, içine kapanık bir gençti. Atkins de elektronik müzik yapmayı kafasına koymuştu ama o zamanlar bunu yapmak için insanın elektronik mühendisi olması gerektiğini düşünüyordu. 1981’de Atkins ve 3070, Cybotron adlı iki kişilik grubu oluşturdular. Bu dönemde synthesizer beat’leri ve bas melodileri, Juan Atkins’i liseden arkadaşları olan Derrick May ve Kevin Saunderson’la biraraya getirdi.

Rec, Pause, Play...

Başlangıçta son derece ilkel şartlar altında deneysel çalışmalar yapıyorlar, parçalarını bir pikap ve kaset çaların “pause”düğmesiyle kurguluyorlardı. Atkins ve May yaptıkları müzikleri “Deep Space Soundworks” adıyla bir partide çaldılar ve başarısız oldular. Kimse dansetmedi, insanlar ilgisiz birşekilde etraflarına bakınıyordu. Daha sonra bu isimler Detroit sound’unun kurucuları oldular. Bazen birarada, bazen de farklı isimler altında tekbaşlarına çalışmalar yaptılar. [ Model 500 (Atkins), Reese, Kreem, Santonio, Inter City, Keynotes, E-Dancer (Saunderson), Mayday, R-Tyme, Rhytim is Rhytim (May) ]

Cybotron’un ilk plağı “Alleys of Your Mind” yerel olarak piyasaya sürüldü ve 15,000 sattı. Cybortron sadece bir müzik grubu değil, çok yönlü, fütürist bir projeydi. Fütüroloji araştırmaları yapan Alvin Toffler’ın düşünceleri, Kabbala, bilgisayar oyunları gibi oldukça farklı kaynaklardan beslenen Cybotron, bir techno sözlüğü, yeni bir tecno dili gibi projeleri kapsıyordu. "Clear" ve "R-9" gibi ısınma çalışmalarından sonra Cybotron, 1985’te Fritz Lang’ın “Metropolis” filminden esinlenilerek ismi koyulan “Techno City”i yayınladı. Böylece bu yeni müziğin adı da koyulmuş oldu.

Aynı yıl Atkins Model 500 adı altında çalışmaya başladı. Metro-plex adlı kendi label’ından “No UFOs”u yayınladı. Bu dönemde Detroit üçlüsünden herbirinin kendine ait bir label’ı oldu. Metroplex’in sublabel’ı olan Transmat Derrick May’e aitti. Saunderson’ın label’ı da kendi adını taşıyordu; KMS (Kevin Maurice Saunderson). Aralarında "Strings of Life", "Rock to the Beat", "When He Used To Play" gibi parçaların yeraldığı sayısız plak çıkardılar.

Detroit üçlüsü kendilerini, makineleri üreten sisteme, makinelerle karşı koyan bir güç olarak görüyordu. Teknolojiyi kucaklayan, bir yanıyla da karanlık ve duygusal bir tavırları vardı. 120 bpm civarındaki, tuhaf, yabancı seslerden oluşan bu müzik, güçlü bir duygusal yoğunluğa sahipti ve yeni jenerasyonun ruh halini tam olarak yansıtıyordu. Bu, arzu ve endişenin birleşip tek bir duyguya dönüştüğü, paranoyanın mutluluğun bir parçası haline geldiği, ünlemle soru işaretinin birleştiği bir noktaydı. Derrick May’in o sıralarda yaptığı bir parça bu duygunun adını koydu; “Is It What It Is?”

Bir sanayiden diğerine...

Techno, Chicago’da gelişen Acid House’la aynı dönemde ortaya çıkmasına rağmen uzun süre Detroit sınırlarını aşamadı. Amerika’da kabul görmeyen Techno, 90’larda Avrupa’ya sıçradı ve özellikle İngiltere’de büyük yankı uyandırdı.Detroit’teki gelişmeleri takip eden Neil Rushton Transmat’la bağlantıya geçti ve Detroit üçlüsünün 12 parçasından oluşan “Techno! The New Dance School of Detroit” adlı toplama bir albüm hazırlayıp İngiltere’de satışa çıkardı. Bu albümle Techno İngiltere’de patladı ve Avrupa’ya yayıldı. Bu dönemde elektronik ve bilgisayar teknolojisinde yaşanan gelişmelerle dijital müzik üretimi teknik olarak kolaylaştı ve ev stüdyolarında rahatlıkla gerçekleştirilebilir hale geldi. Böylece Techno, Detroit’li ustalardan esinlenen Avrupalı gençlerin eline geçti . Techno İngiltere’de Londra, Manchester gibi parti şehirlerinde değil, yine bir endüstri şehri olan Sheffield’de gelişti. 808 State ve A Guy Called Gerald gibi müzisyenler de Manchester’da kendilerine özgü bir Techno sound’u oluşturdular.

İkinci Detroit Harekatı...

90’ların başında Detroit’in en önemli Techno kulübü olan The Music Institute kapandı, Detroit üçlüsü farklı yönlere dağıldı. Onların ardından ikinci bir Detroit Techno hareketi yaşandı. Bu hareketin öncüleri +8, Underground Ressistance, Jeff Mills, Mike Banks gibi label ve producer’lar oldu. Electro, Synth Pop, Belçika kökenli EBM (Electronic Body Music) ve daha birçok endüstriyel etki altında gelişen bu yeni akım oldukça sert, öfkeli ve endüstriyel bir sound’un ortaya çıkmasına sebep oldu. Underground Resistance birbiri ardına “Sonic”, “Waveform”, gibi sert ve iddialı EP’ler yayınladı. Aynı ölçüde sert ve hızlı prodüksiyonlar çıkaran +8 ise Richie Hawtin ve John Acquaviva’ya aitti. Hawtin ayrıca F.U.S.E. (Futuristic Underground Subsonic Experiments) adı altında tek kişilik çalışmalar da yapıyordu.

Bu dönemde iyiden iyiye ticari ve uyuşturucuya endeksli hale gelen Rave’ler Hawtin gibi müzisyenlerin kabusu haline gelmişti. Birçok Dj ardarda çaldığı için setlerin süresi kısalmıştı, Dj’ler insanları uzun ve konsantre bir yolculuğa çıkaramıyorlardı. Uyarıcıdan gözü dönmüş bir kitle ne dinlediğinin farkında bile değildi. 180 bpm’e alışan Hardcore zombileri Hawtin’e yaklaşıp biraz daha hızlı çalmasını istiyorlardı. Daha hızlı, daha sert, daha daha daha derken müzikal anlamda birşeyler gerçekleştirmek isteyen Dj’lerin sinirini bozmaya başlamışlardı. Durumdan rahatsız olan insanlar gitgide korkunçlaşan Rave ortamından kaçıp kulüplere sığındılar. +8 de sert ve hızlı takıntısından uzaklaşıp daha nitelikli arayışlara yöneldi. Hawtin, Chicago Acid sound’u ve Detroit Techno’yu sentezlediği ve “Kompleks minimalizm” adını verdiği bir alanda çalışmalar yapmaya başladı ve bunları Plastikman adı altında yayınladı.

Detroit’ten Berlin’e...

Bu sırada Speedy J gibi müzisyenlerle beraber Almanya’da da benzer yönelimler ortaya çıktı. 90’ların ortasında Detroit’li producer’lar Berlin’i mekan tuttular. Underground Resistance, Alman label’ı Tresor üzerinden albümler yayınlamaya başladı. Tresor Berlin’deki aynı adlı kulübe bağlıydı. Juan Atkins, Eddie Flasin’ Fowlkes gibi isimler de Tresor’la çalışmaya başladılar. Tresor’dan çıkan toplama bir albümün adı bu ilginç ortaklığı yansıtıyordu: “Berlin-Detroit: A Techno Alliance”. Underground Resistance’ın sert tavrı da Frankfurt’taki Force Inc. ve PCP gibi label’larla Avrupa’daki karşılığını buldu.

90’lı yıllar boyunca Techno’dan türeyen Hardore, Gabber, Ambient gibi sayısız müzik türleri ortaya çıktı. Richie Hawtin başta olmak üzere Joey Beltran, Jeff Mills, Robert Hood, Stacey Pullen, Kenny Larkin, Alan Oldham, Dan Curtin, Claude Young, Marc Kinchen, Blake Baxter gibi müzisyenler minimalist Detroit geleneğini sürdürdüler. +8 (Kanada), Djax-Up (Hollanda), Tresor, Labworks (Almanya) gibi label’larla Techno pürist ve avant-guarde bir yönde ilerledi. İngiltere’deyse Soma, Ferox, Ifach, Peacefrog gibi label’lar ve aralarında Dave Angel, Funk D’Void, Russ Gabriel, Luke Slater, Ian O’Brien’ın bulunduğu producer’lar Detroit etkisinde farklı Techno soundları oluşturdular.

Arzu ve Endişe...

House ve türevleri süslü melodiler, eğlenceli sound’larla insanları tavlarken, Techno son derece basit, keskin ve bir o kadar da soyut bir anlatım biçimiyle hareket ediyor, dolambaçlı yollar izlemek yerine direk sinyaller gönderiyor. Üretim süreci açısından tekolojinin sınırlarını zorluyor, postmodern kolaj anlayışını en tuhaf şekliyle gerçekleştiriyor. Techno’nun minimalist, sabırlı, ağırdan alan tavrıyla yaratılan etki, müziğin basit olduğu ölçüde yoğun ve duygusal açıdan karmaşık bir hal alıyor. Üstelik bu etki, teknoloji toplumları için evrensel bir anlatım gücüne sahip. Techno teknolojide duygunun, hızda tükenişin, ilerlemede yıkımın varlığının bir göstergesi oldu. Teknolojiyle içiçe yaşanan bir dönemin başlangıcında henüz adı koyulmamış kavram ve duygular bu müzikle ifade edildi. Arzu ve endişeyle...