Kırıka İle Söyleşi

Açık Dergi
-
Aa
+
a
a
a

 

İlksen Mavituna: Stüdyolarımızda Kırıka var, en azından yarısının burada olduğunu söyleyebiliriz, Salih Nazım Peker ve Orçun Baştürk bizlerle beraber, hoşgeldiniz. Albümünüz Baykuş Müzik'ten çıktı, "Kabasaz" ismini taşıyor. Ben en başından başlamak istiyorum, Kırıka ne zaman kuruldu, bugüne nasıl gelindi?

 

Orçun Baştürk: Kırıka'nın kuruluş tarihi 2001-2002 gibi diyebiliriz. Biz aslında Salih'le daha önceden İstanbul Blues Kumpanyası'ndan tanışıyoruz, birlikte uzun seneler müzik yaptık, çok fazla konser verdik, bu konuda belli bir deneyimimiz var zaten. Fakat bir süre sonra İstanbul Blues Kumpanyası sona erdi ve biz Salih ve -Sarp Keskiner de vardı o dönem-, Kırıka'yı başlattık. Şimdi merhum arkadaşımız Cem Devrim Akdoğan da vardı o sıralar. Kırıka başladı ve başlar başlamaz, aslında daha albüm yapmadan ve ismimiz çok duyulmadan, Saraybosna Bienali'ne katıldık, orada bayağı iyi konserler verdik, iyi tepkiler aldık. Daha sonra dönüşte devam ettik, fakat 2003 gibi bir ara vermek zorunda kaldık, Kırıka'nın eski basçısı Cem Devrim Akdoğan'ın vefatı sebebiyle. Daha sonra tekrar biraraya geldik, aslında hiçbirimiz müzikten kopmamıştık tabii ve bu albüme, Kabasaz'a kadar giden süreç oluştu. En sonunda da Baykuş Müzik'ten albümü yayınladık.

 

İM: Konserlerden sonra, arkadaşınızın vefatı yüzünden de bir ara vererek bir repertuar oluşturma sürecine giriyorsunuz. İstanbul Blues Kumpanyası'ndan farklı bir müzik duyuluyor burada başka, bu değişimi anlatmanızı, Kırıka'nın icra ettiği müzik hakkında birşeyler söylemenizi rica edeceğim. 

 

Salih Nazım Peker: Zaten farklı bir grup, farklı bir isim olmasının sebebi de o. İstanbul Blues Kumpanyası'nın ikinci albümü "Sair Zamanlar"la birlikte biz biraz daha Türkiye'deki melodilere yöneldik. O dönemde benim çok yoğun olarak Tanburi Cemil Bey dinlediğim dönemdi ve ondan aldığım nağmeleri elektrosazla sahnede blues'un içine taşıyordum, ama bir noktadan sonra sadece taksim yapmak müziği değiştirmiyor, forma da bir değişiklik getirmek düşüncesi bende hasıl oldu. Bunu destekleyen arkadaşlarımızla Kırıka'yı kurduk ve devam ettik. Kırıka'nın bütün üstünde durduğu nokta, Türkiye'de, özellikle Batı Anadolu ve Ege'de yaygın olan bazı formları, -bunlar zeybek, karşılama, sirto, kasap havası, çiftetelli gibi formlar- kullanmak, ama bugünün sözleriyle, bugünün kaygılarıyla yeni besteler yapmak oldu. Bu iş belki İstanbul Blues Kumpanyası'nda başladı, ama kaygısı çok farklı bir müzikti, başka bir gruba doğru evrildi.

 

İM: Özellikle dikkatimi çeken bir şey var, Kırıka'nın mayasını, ruhunu kırıklıktan aldığını söylüyorsunuz. Bu ruhu, kırıklığı nasıl açıklarsınız? "Kabasaz" zannedersem bir metafor, şarkının sözlerindne de anlaşıldığı üzere. Bu ruh, kırıklık ve "kabasaz" arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz?

 

OB: Aslında melez olma durumuyla çok bağlantılı kırıklık, çünkü şehirlerde yaşarken, daha önceden yaratılan müziklere ve kültürlere çok fazla aşina olmuyoruz, bunları bulmak için aslında ciddi bir çaba gerekiyor. Bunları bulduğumuz zaman da, nasıl işleyeceğimiz, ne yöne gideceğimizle ilgili belli formlar ve o formlara ulaşmak da çok kolay değil. Bunları yaparken, aslında belli bir forma bağlı kalarak, aslında hep yine o formdan, gelenekten yola çıkıp bunu daha yenilikçi bir yaklaşımla sunmak gibi bir derdimiz vardı. Bu anlamda, bu yenilikçi yaklaşımla eski geleneksel formları birleştirmek aslında biraz bir ruhu kırıklık da, bir arada kalmışlık da getiriyor aslında.

 

İM: Bir anlamda piyasa stratejisi bu aslında, kötüye de kullanılabilen bir şey.

 

OB: Evet böyle şeyler de var artık, "dünya müziği" adı altında sunulan çok farklı örnekleri de var. Bizimki tabii böyle kaygılardan uzak, biraz da hayata karşı duruşla da çok ilgili ruhu kırık olmak. Dediğim gibi büyük şehirlerde yaşayarak, aslında ne Anadolu kültürüne ne büyük şehir kültürüne tam olarak ait hissedememekle, arada kalmış hissetmekle ilgili. Böyle biraz dertli bir durum.

 

SNP: Bence Orçun'un son cümlesi çok önemli, bizde "Türkiye müziğine, Türk müziğine bakalım" dediğimizde, oraya döndüğümüzde karşınıza iki tane kocaman müzik çıkıyor, Türk halk müziği denilen müzik ve Türk sanat Müziği denilen müzik. Türk sanat müziği ya da klasik Türk musıkisi sizden bir bilgi bekliyor, yani o alana girebilmeniz için bir bilgi gerekli ve o alanın da kendine göre bir disiplini var ve orada da iktidar ilişkileri var. Onun için biraz zor bir alan, yani ilk önce biraz antipatik, hiç bilmeyen bir insana zor gelebilecek alan. Halk müziğinde ise yerellik olayı var, yani siz Anadolu'nun ya da Trakya'nın belli bir köşesinden çıkmadıysanız, orada yapacağınız halk müziği yorumu çok da leziz, nezih olmuyor, pop bir yorum oluyor. Biz bunun ikisinin arasında bir müzik olduğunu sezdik, şehirli halk müziği, yani bizim Türk sanat müziğinde de en popüler, en herkesin bildiği parçalar aslında o şehirli halk müziğidir. Mesela Vardar Ovası ya da İzmir'in Kavakları gibi, makamsal icra açısından Türk müziğine yakın, ama samimiyeti, kullanılan Türkçe'nin berraklığı, anlaşılabilirliği açısından da halk müziğine, türküye yakın. Bu bizi kuşattı, çünkü hepimiz şehirlerden gelen, belli bir eğitim almış çocuklarız, ama kendi ülkemize baktığımızda iki tane uç kale geliyor, birisi sizi bir gelenek ve bilgi noksanlığından dolayı içeri almıyor, diğeri de yerelliklten dolayı sizi içine almıyor, ama aslında Türkiye'de şehirli bir müziğin olduğunu, özellikle Osmanlı'nın 18. ve 19. yüzyılından itibaren böyle büyük bir birikimin olduğunu, İstanbul türküleri, Üsküp türküleri, Selanik türküleri, İzmir, Bursa türküleri gibi, büyük şehirin halk müziğinin de olduğunu görüp ona öykünme. Yalnız şu yanlış anlaşılmasın; biz bu türküleri alıp da bugünkü soundla çalıyor değiliz, yani biz bir "cover" grubu değiliz, sadece o geleneği bugün de, bugünün sözleriyle, bugünün kaygılarıyla, ama geleneksel formda devam ettirmeye çalışan, -daha doğrusu devam ettirmek de biraz yapay kalıyor- o gelenekten geldiğini, ayaklarını o geleneğe bastığını iddia eden bir grubuz.

 

İM: Şöyle bir ön kabul var zannedersem, "özel günlerde çalınan" zeybek müziği değil de gerçekten yaşayan bir müzik olan bir müzik. Mesela zeybekten bahsetmişsiniz bir röportajınızda, gerçekten toplumun içinde hâlâ canlı olan müzikler bunlar. Az önce bu bahsettiğiniz iki kutbun arasında ortaya çıkacak gerilimi aşmanın tek yolu onu hissetmek zannedersem.

 

SNP: Zeybek o kadar sanatlı bir müzik ki, evet bir folklor formu, bir halk müziği formu, ama icra açısından basit bir şekilde icra edemezsiniz, çok ağdalı, çok makamsal, Türk müziği bilgisi gerektiren, bilginiz yoksa da o yıllarca siren bir alışkanlığınız, tecrübeniz olmasını gerektiren bir müzik. Çok güzel bir noktaya değindiniz; zeybeğin bir ayağı halk müziğinde, bir ayağı sanat müziğinde, bence başı da evrenselliğe açık. Çünkü o zeybek dansını izleyen insanın bir şey hissetmemesi mümkün değil, oradaki cesaret, kahramanlık teması çok güzel. Fakat bizim şöyle de bir tecrübemiz oldu, Yunan müziğinden de çok etkilendik, çünkü Yunanlılar özellikle mübadeleden sonra Batı Anadolu'nun ve Ege'nin formlarını Yunanistan'a taşımışlar ve Türkçe adlarla taşımışlar; zeybeğe "zeybetiko" demişler, karşılama'ya "karsilamas" ya da "karsilamades" demişler, çiftetelli'yi aynı "çiftetelli" olarak söylemişler. Ve bu formları bizim gibi folklore hapsetmemişler, günlük, popüler müzikleri içerisinde yeni besteler yapmışlar, içinde uçaktan bahsetmişler, bugünün aşklarından bahsetmişler, belki internetten bahsedeni de var. Fakat bu formları korumuşlar, hâlâ bugün Yunanistan'da en çok kullanılan form zeybek. Bu bizim çok ilgimizi çekti, yani niye bizde hep milli bayramlara ve folklore hapsediliyor, fakat günlük müzik içerisinde yaşayamıyor? Bu konuda birşeyler yapmaya çalıştık, mesela "Bir sır var gülüşünde" bu konuda yapmaya çalıştığımız bir zeybek örneği.

 

İM: Albümden bahsedelim biraz isterseniz? Kırıka kimlerden oluşuyor? 4 kişisiniz aslında ve albüme kimler katkıda bulundu?

 

OB: Salih Nazım Peker ve ben buradayız, Salih sazlı enstrümanları çalıyor bir sürü, zaten albümde de yazıyor, bağlama, cura, elektrosaz, bütün telli enstrümanları. Hasan Devrim var, o da perdesiz elektrikli bas çalıyor. Ben davul ve geri vokallerdeyim. Bir de şu sıralar Pakistanlı birisiyle evlenen ve İngiltere'ye yerleşme hayalleri kuran tromboncumuz var Ferhat:

 

SNP: Pakistan'dan gelin aldık.

 

OB: Evet öyle bir durum da var, kendisine başarılar diliyoruz. Onun dışında tabii katkıda bulunan bir sürü müzisyen var, Tolga Akşit var klarinette, Stelyon Berber var vokallerde, kendisiyle Peyote'de bir konser vermiştik, çok keyifli olmuştu.

 

SNP: Şenol ve İsmet, baba-oğul çaldılar, Şenol Örsçüler ve İsmet Örsçüler klarinetçi. Baba Şenol bir parça da tam algılayamadı, çalamadı, "çekil baba stüdyodan, ben giriyorum" dedi; 16 yaşında çok şeker İsmet kardeşimiz. Yani 3 tane klarinetçimiz var. İstanbul Blues Kumpanyası'ndan çok eski arkadışımız, dostumuz Sarp Keskiner elektrikli gitarlarda yardımcı oldu bize. Onun yanısıra prodüktörümüz Sinan Sakızlı alto ve soprano saksafon çaldı aynı zamanda. Çetin Erlik perküsyon çaldı, dışarıdan destekledi. Yıldırım Doğanay da keman çaldı. Ayyuka'dan Özgür Yılmaz akustik gitarda eşlik etti.

 

İM: Kırıka'nın çok kalabalık bir kadrosu var hakikaten. Bir de bestelerin nasıl oluştuğunu sormak istiyorum.

 

SNP: Dediğim gibi bu form kaygısı başladığından itibaren besteler başladı, ama beste derken, hep sözlü müzik olsun istiyordum, enstrümantaller de var, ama sözlü ağırlıklı olsun istiyordum, çünkü şarkı formuna önem vermek ihtiyacı vardı. İstanbul Blues Kumpanyası'nın son zamanlarında biz sözlü eserleri çok uzun çalmaya başlamıştık, yani 20-25 dakika çok uzun uzadıya kendi çerçevesi içerisinde de güzel doğaçlamalar oluyordu, ama sözlü müzik size başka bir disiplin getiriyor. Bir hikâyeyi kısa bir zamanda anlatmak, onu etkili bir şekilde anlatmak, vurup geçmek, yani kompozisyon duygusu. Kırıka'nın da burada kaygısı bu, yani uzun uzadıya doğaçlamalardan ziyade, böyle bir kompozisyon, sınırları belli bir hikâyeyi anlatma arayışı. Tabii sound'u hiç önemsemiyor değiliz, sound kesinlikle çok önemli, ama biraz sözü de önemsiyoruz.

 

İM: Sözden bahsetmişken, Mustafa Kamil Gök'ün şiirlerini kullanıyorsunuz bir çok şarkınızda, nedir sizin için Mustafa Kamil Gök'ün önemi?

 

SNP: Mustafa Kamil Gök benim babamın dayısı oluyor, şiirleri vardı defterler, ajandalarca. Ölümünden biraz önce kızları onu kitap olarak basmışlar, benim de elimdeydi bu kitap, sürekli karıştırıyordum ve hemen hemen hepsi de bestelendi. Mustafa Kamil Gök, udi ve bestekârdı aynı zamanda, müzikle uğraşan bir insanın yazdığı mısralar da şiir, ama biraz şarkı sözü-şiir oluyor ve bestelemeye daha uygun oluyor. Çok edebi bir şiiri bestelemek daha zor, ama daha bir şarkı sözü-şiir yazanı, müzisyen olan bir şiiri bestelemek daha rahat, daha kolay oluyor. Bizim müziğimizde o sözlerle uyuştu, 7 parçada kullandık, onun dünyası ile bizim dünyamız herhalde örtüştü. Kendi yazdığımız sözler de var, yeni yeni yaptığımız başka şairlerin besteleri de var, ama söz önemli bir konu zannediyorum. Değil mi Orçun? Bugün gerçekten Türkiye'de hangi yüzyıla bakarsak bakalım söz konusunda bir eksiklik var.

 

İM: Radikal'de yayımlanmış olan, Murat Meriç'in sizinle gerçekleştirdiği söyleşide şöyle söylüyorsunuz, "herkes iyi sound peşinde, bu arada şarkı unutuluyor" demişsiniz.

 

SNP: Kesinlikle unutuluyor, insana dair, hayata dair bir şeyler anlatan, edebiyatın bir kolu sonuçta şarkı, müzikli bir edebiyattır. Müziğe bu şekilde yaklaşım gittikçe alt sıralara düştü diye düşünüyorum, özellikle Fikret Kızılok'un kaybından sonra. Barış Manço ve Fikret Kızılok söz konusunda iyi kalelerdi.

 

İM: Merak ettiğimiz son bir soru var, belki dinleyicilerimiz de merak ediyordur, İstanbul'da konser vermeyi düşünüyor musunuz yakın zamanda?

 

OB: Düşünüyoruz, var hatta konser tarihleri de belli; 20 Eylül'de Taksim Meydanı'nda Ramazan Şenlikleri'nde olacak, orada çalacağız. Selim Sesler, Gevende gibi bir kaç müzisyen arkadaşımızla beraber 20 Eylül'de çalıyoruz. 11 Ekim'de de Gaziantep var, onun dışında 4 Ekim'de Peyote var, onu unutmayalım.

(10 Eylül 2008 tarihinde Açık Radyo'da Açık Dergi programında yayınlanmıştır.)