Chavez'e Allende muamelesi...

Dünya Basınından
-
Aa
+
a
a
a

23 Ağustos 2007Radikal Gazetesi / Znet

Roberto Navarrete'yle Şili'nin başkenti Santiago'daki milli stadyuma gittim. And Dağları'ndan inen güney kışının rüzgârları altında boş ve kasvetliydi. Pek bir şey değişmedi dedi Roberto: Etrafı çeviren teller, kırık koltuklar, hâlâ daha çığlıkların yankılandığı soyunma odası koridoru.. Büyük bir 28 rakamının önünde durduk. "Buradaydım işte, sayı levhasına karşı duruyordum. Buradan çağırdılar beni işkenceye." 11 Eylül 1973'te, Washington destekli General Pinochet'nin Salvador Allende demokrasisine karşı yaptığı darbede, binlerce 'tutuklu ve kayıp' insan bu stadyuma hapsedilmişti. Latin Amerika halklarının çoğu bu utancı ve ilk 11 Eylül'ün verdiği tarihi dersi unutmadı. "Allende yıllarında insanlığın zafer kazanacağına dair umudumuz vardı," dedi Roberto. "Fakat Latin Amerika'da başkalarını yönetmek için doğmuş olduğuna inananlar, kendi haklarını, mülklerini, toplum üzerindeki iktidarlarını savunmak için öyle bir vahşetle hareket ediyor ki, gerçek faşizme yaklaşıyorlar. İyi giyinen, evleri yiyecek dolu olanlar, sanki hiçbir şeyleri yokmuş gibi sokaklarda tavalara tencerelere vurarak protestoya kalkışıyor. 36 yıl önceki Şili de böyleydi, bugünkü Venezüella da böyle. Chavez aynı Allende sanki. Onu çok andırıyor bence."

'Köylüler ABD'ye tehdit' "Demokrasiye Açılan Savaş" (The War on Democracy) adlı filmi çekerken, Roberto ve ailesi gibi Şili'lilerden ve nasılsa sağ çıkabildiği Villa Grimaldi işkence odalarına benimle dönme cesaretini gösteren Sara de Witt'ten büyük yardım gördüm. Yaşanan acıları bilen diğer Latin Amerikalılarla birlikte bu kişiler, şu anda kıtada hem demokrasi hem özgürlüğü canlandırmaya yönelik efsanevi bir girişimi baltalamayı amaçlayan propaganda ve yalanların örgüsüne tanıklık etti. Allende'yi yok etmeye ve dehşet verici uygulamalarıyla Pinochet'nin yükselmesine yardım eden dezenformasyon, Sandinistaların mütevazı halkçı reformlar yapmaya çalıştığı Nikaragua'da da işbaşındaydı. İki ülkede de CIA muhalefet medyasına para yardımı yaptı. Nikaragua'da La Prensa'nın şehit olduğu uydurmacası yüzünden, Kuzey Amerika'nın önde gelen liberal gazetecileri ciddi ciddi, açlıktan kırılan 3 milyon köylüden ibaret bir ülkenin ABD'ye 'tehdit' oluşturduğunu söylemeye başlayabildi. ABD Başkanı Ronald Reagan da bunu kabul etti ve Amerika'nın kapısına dayanmış bu canavarla savaşmak için sıkıyönetim ilan ediverdi. Thatcher hükümetinin Amerikan politikasını 'kayıtsız şartsız onayladığı' Britanya'daysa, çıt çıkarmama biçiminde işleyen mutat sansür uygulanıyordu. 1980'lerin başında Nikaragua'yla ilgili çıkan 500 yazı ve makaleyi inceleyen tarihçi Mark Curtis, Sandinista yönetiminin başarılarının neredeyse tüm dünyada gizlendiğini, buna karşın sahte bir 'komünist darbe tehdidi' görüntüsünün yayıldığını ortaya çıkardı. Halkçı demokrasi hareketlerinin bu hayranlık uyandırıcı yükselişine karşı yürütülen kampanyanın, günümüzdeki kampanyayla çok çarpıcı benzerlikleri var. Bilhassa Venezüella ve Devlet Başkanı Hugo Chavez'i hedef alan bu saldırıların bu denli zehir saçması, ortada çok iyi bir şeylerin olduğuna delalet, ki gerçekten de öyle. Binlerce fakir Venezüellalı hayatlarında ilk kez bir doktor görüyor, çocuklarına aşı yaptırıyor, temiz su içiyor. Yeni üniversiteler kapılarını yoksullara açarak, hiçbir şeyin orta ayarda olmadığı bir ülkede 'orta sınıf'ın kontrolü altında kalmış rekabetçi kurumların imtiyazlarını yıktı. La Linea'da Beatrice Balazo bana, çocuklarının tam gün okula gidebilen ilk yoksul nesil olduğunu anlattı. "Kendilerine güvenleri bir çiçek gibi açmaya başladı," diyor. La Vega'da bir gece, 94 yaşındaki nine Mavis Mendez'in, tek bir ampulün ışığında hayatında ilk kez adını yazabilmesini izledim. Eski yolsuz bürokrasilere paralel olarak 25 binden fazla halk komitesi oluşturuldu. Birçoğu tabandan gelen bir demokrasi şaheseri. Sözcüler seçiliyor ama tüm kararlar, fikirler ve masrafların bir cemiyet meclisince onaylanması gerekiyor. Çok uzun süredir oligarşilerin ve hizmetçisi medyanın kontrolü altında bulunan şehirlerde halk gücünde yaşanan bu patlama, insanların hayatlarını Beatrice'in anlattığı gibi değiştirmeye başladı bile. Venezüella'nın sessiz çoğunluğunun yeni yeni kendine güvenmeye başlaması, 'country club' adı takılan banliyölerde yaşayanları öfkeden deliye çeviriyor. Duvarları ve köpeklerinin ardına saklanan bu insanlar bana Güney Afrikalı beyazları anımsatıyor. Venezüella'nın vahşi Batı medyasının çoğu onların elinde; televizyon ve radyoların yüzde 80'i ve 118 gazetenin neredeyse tamamı özel şahıslara ait. Yakın zamana dek bir televizyon eğlence programında Chavez'e sırf melez olduğu için 'maymun' deyip duruyorlardı. Gazetelerin ilk sayfasında başkandan Hitler veya Stalin diye bahsediliyor (ikisi de bebekleri seviyor diye). 'Sansür!' diye en çok feryat figan eden medyanın başında, adıyla olmasa da ruhuyla CIA denebilecek 'National Endowment for Democracy' örgütü tarafından finanse edilenler geliyor. 2002'deki darbe planlayıcılarından bir amiral, "Ölümcül bir silah var elimizde, o da medya," demişti. TV kanalı RCTV'yse, seçimle iktidara gelmiş hükümeti devirme çabasından asla vazgeçmedi ve tüm yaptıklarına karşın sadece karadan yayın lisansını kaybetti, uydu ve kablodan yayınlarınaysa aynen devam ediyor.

Britanya sessiz ortak Fakat tıpkı Nikaragua'daki gibi, RCTV'ye yapılan 'muamele' de, Britanya ve ABD'den Chavez'in cesaret ve popülerliğini kendisine hakaret gibi algılayanlar için meşhur bir dava halini aldı, Chavez'e 'iktidar delisi' ve 'tiran' diye çamur atıp duruyorlar. Chavez'in tümüyle bir halk uyanışının ürünü olduğu gerçeği bastırılıyor. Chavez için dudak bükerek 'radikal sosyalist' denirken, kendisinin bir milliyetçi ve sosyal demokrat olduğu gerçeği kasten gizleniyor. Oysa Britanya'nın İşçi Partisi'nden kimler kimler bu sıfatları gururla taşımıştı... Washington'da Bush yönetimiyle yeniden iktidara gelen eski 'İran-Kontra ölüm taburu çetesi', Chavez'in bölgede kurduğu köprülerden, örneğin IMF köleliğine son vermek için Venezüella'nın petrol gelirlerini kullanmasından korkuyor. Bu aralar gerçekten de dünyada gerçek bir reform yapılması egzotik bir durum halini aldı. Ve Blair ve Bush altındaki liberal seçkinler kendi temel özgürlüklerini bile savunamazken, Nixon'un bir zamanlar 'insanların umurunda bile değil' dediği bir kıtada, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bir özgürlük vahası durumundaki gerçek demokrasiyi seyretmekle yetiniyorlar. Chavez'e karşı her ne kadar maço tavırlarla atıp tutsalar da, aslında kibirleri yüzünden, Rousseau'nun doğrudan halk egemenliği fikrinin en yoksullar arasında filizlenebileceğini ve Roberto'nun stadyumda bahsettiği 'insanlık umudu'nun bir kez daha geri dönmüş olabileceğini kabullenemiyorlar. (ABD merkezli internet yorum sitesi, 16 Ağustos 2007)