Beyrut hakkında nasıl yazacağım?

Dünya Basınından
-
Aa
+
a
a
a

Pusula

Gerçek terörü birkaç kere yaşadım. İlki 1983 yılındaydı. Beyrut’u ilk terk edişim. Emile ve Hilda’yı ziyarete gitmiştik her yaz yaptığımız gibi. Oraya ulaştıktan hemen sonra havaalanı kapatıldı. İsrail askerleri her yeri sarmıştı. Dağlar dumanlarla kaplıydı.

Diğer haftayı evimizin önündeki merdivende geçirmek zorunda kaldık, etrafımıza şarapneller düşerken. Erkek kardeşim Wadie’ye neredeyse bir şarapnel isabet ediyordu.

Babam, Edward, İsviçre’deydi. Bizim tehlikede olduğumuzu biliyordu. Filistinli olduğu için bizimle birlikte olmadığını anlayamamıştım. Bu konuda hiçbir fikrim yoktu. 1974’te doğmuş olmama rağmen ’82 yazına kadar -Emile ve Hilda’yı ziyarete gitmediğimiz ilk yaz- savaş hakkında hiçbirşey bilmiyordum. Yazı Illinois’de geçirdik. Oturma odasında taklalar atarak annemin ve babamın dikkatini çekmeye çalışıyordum. Ama onların tek yaptıkları endişeli bir şekilde bir şeyler atıştırarak haberleri dinlemekti. Annemin ne kadar acı çektiğini anlıyor olmayı dilerdim. Şu anda biliyorum.

Ailemi geride bırakarak gemiye binip Kıbrıs’a uçtuk. Gemi Mekke’ye giden hacılarla doluydu. Bense onların ne olduğunu bilmiyordum. Müslüman, Hıristiyan ya da Yahudi ne demek bilmiyordum. Hiçbirşey bilmiyordum. Tek bildiğim korku ve kafa karışıklığıydı. Bombaların seslerini biliyordum. Daha önce hiç yaşamadıysanız anlatılamaz bir ses. Çünkü bu sesi duymuyorsunuz hissediyordunuz. Tam anlamıyla dehşet verici. Bedeniniz titriyor. Kendinizi çaresiz hissediyorsunuz ve ağlıyorsunuz. Gerçek bomba sesini duyduğunuzda öyle büyük bir korku yaşıyorsunuz ki, bu sesi hiçbir efektle karşılaştıramazsınız.

Tekrar o sesi duyacağımı hiç düşünmemiştim. Gitmeden önceki gece annemin yatağına gittim. Korkmuştum. Elektrik olmadığı için balkon kapısı açıktı. Arkamdaki perdeler hareket ettikçe uykusuzluğumun içinde titreyip, sıçrıyordum. Balkondan gelen esintiyi hissederken, orada savunmasız bir şekilde yatarken bombaların beni vuracağına emindim. Ve korkudan donmuştum. Titriyordum, dişlerimi gıcırdatıyordum.

Diğer tarafa geçmek istedim, annemle yer değiştirmek, onun kollarında olmayı ve bu şekilde onun beni güvende tutmasını istedim ama bu durumda da bombalara o hedef olacaktı ve ben onun ölmesine neden olacaktım. Annemi kaybedemem diye düşündüm. Annemi kaybetmektense ölürüm. Çok korkmuştum.

Bu olayı yazdım ve aklıma Princeton geldi. Wadie’ye, erkek kardeşime de bu oldu. Beyrut’u 1992’ye kadar bir daha görmedim. 18 yaşındaydım. Korkunç bir yıkımdı. Sahiller, meyveler, sebzeler, temiz su, eğlence, bikiniler, insanlar, mutluluk neredeydi? Zaman içinde donmuş, örümcek ağlarından yapılmış bir evin içinde yürüyormuş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Ağladım.

Her sene yine de geriye döndüm. Herşey daha da iyiye gitti. Evimiz tekrar bir yuva oldu. Sevdiğim bütün şeyler; salatalar, kayısılar, karpuzlar ve güneş ışığı ve sahiller, kahkahalar, sevgi, yakınlık, aile, azim, hoşgörü, güç, güzellik ve mutluluk geri gelmişti. Herşey oradaydı ve insanlar her geçen yıl güçlendikçe orada olmaya devam ediyordu.   En güzel yazımı korkunç olayı yaşamamızdan 20 yıl sonra geçirdim. 2003 yılında, annem, babam, ben, Wadie, onun eşi Jennifer, hepimiz Beyrut’taydık. Sahilde vakit geçiriyorduk, birşeyler atıştırıp içiyorduk, gülüyorduk, boğuşuyorduk, oyunlar oynuyorduk, aileydik. Yine evdeydik. Aslında ‘60’ların sonunda ve ‘70’lerin başında annemle babam Beyrut’a aşıktı. “Büyük Arap” olduğu için çok saygın olan babam aslında Ortadoğu’yu çocukken kaybolduğu Lübnan’da, keyifle yüzde 3 bin Lübnanlı diyebileceğim annem aracılığıyla keşfetmiş. 

O yazı takip eden 4 ayın sonunda babamı Lübnan’a gömdük. Brumma’ya, Jiddo’nun evinin yanındaki dağlara. Gömülmek istediği yere, Quaker aile mezarlığına.

Babam öldükten sonra korkunç şey tekrar başımıza geldi ve tuhaf güzel bir tesadüf, beni bu durumdan kurtaran yine Lübnan’dı. Yine 20 sene önce yatakta annem ile birlikteyken yaşadığım korku, insanı titreten, darmadağın eden hisler. Jenn yatak odama girip “hoşçakal” diyeceğimizi söylediğinde, ‘83 yılında Beyrut’ta yaşadığım aynı duyguyla yere yığıldım ve şiddetle titreyip, kasılıp kaldım, ağladım.  

Ama babam öldüğünde Lübnan bana geriye kalandı. Sahip olduğum tek şey. Benim sığınağım, güvencem, yuvam, ailem, herşeyim. İyi günlerim, kahkaham, tek şifam, bütünlüğüm, mutluluğum. Benim köklerim. Sığınağım… Onu anlatmak için yazabildiğim tek kelime bu. 

Ve bu yaz. Terk etmek zorundayız yine. Korkudan titreyerek, içimiz acıyarak, ağlayarak. Bir kere daha. Bir kere daha yaşadığım duygu dehşet, korku. Bundan önce iki kez daha yaşamıştım bunu, sona ermişti, bitmişti.

Cesaretinizi, iyi niyetli duygularınızı topluyorsunuz, insanların sizde sevdiği özelllikleri, Beyrut’un eski haline döneceğini düşünüyorsunuz, babanızı tekrar göreceğinizi. (Onun öldüğü  gerçekliğini kabul etmek öyle zordu ki o öldüğünde beynimi onunla ilgili düşüncelerden nasıl da uzak tutmaya çalışıyordum.) Birşeyi ya da birisini tekrar göremeyeceğinizi, bunun gerçekten tamamen btitiğini ve her gün herşeyin daha da kötüye gittiğini bilmek anlatılamayacak derecede korkunç.  

Ve şimdi Şam’da bir internet kafede oturuyorum. Arap terörü, dehşeti hakkında düşündüklerim bunlar. Benim dehşetim. Bizim dehşetimiz. İnsanlar bizim ne kadar yara aldığımızı biliyorlar mı?

Açılış eseri Sajjil (Record) ile 2002 New York Uluslararası Fringe Festivalinde en iyi küçük müzik topluluğu ödülü alan Arap-Amerikan ortak tiyatro kuruluşunun kurucularından biri Najla Said. Edward Said’in kızı. Oyuncu ve komedyen. Eserleri Mizna, Arap-Amerikan Edebiyat Dergisi ve HEEB magazine gibi dergilerde yayınlanan bir yazar. New York’ta The Actors Center’da, Halk Tiyatrosu’nda bulunan The Sheakspeare Lab’da (Sheakspeare Laboratuarı) çalıştı ve Princeton Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat, tiyatro ve dans dallarında öğrenim görüp magna cum laude’den mezun oldu. Geçen bahar Seattle Repertory Tiyatrosu’nun Heather Raffo’s 9 Parts of Desire adlı oyununda oynadığı başrolüyle çok başarılı bulundu. Najla Said’e [email protected] adresinden ulaşabilirsiniz. Yazının orijinali www.counterpunch.com adresinde yayınlanmıştır.

Çeviri: Pınar Uygun