Açık Denizde Altı Kadın III

Açık Denizde Altı Kadın III

12 Temmuz 2006

Beysun Gökçin: Handan Güçyılmaz’la bugün üçüncü programı yapacağız. ARC Atlantik yarışında ikinci olan Odienne adlı teknenin kaptanı Handan Güçyılmaz.

 

Geçen programda, finishe 19 saat vardı, aşağı yukarı 150-200 mil civarında. Büyük dalga ile karşılaştınız, gün ağardı ve artık yavaş yavaş finish’e doğru yaklaştınız. Teknedeki psikoloji nasıldı?

 

HGS: Diğer gelişmeleri bilmediğimiz için sadece kendimizle ve yarışımızla baş başa kaldığımız için o ilk kötü dalgadan sonra psikolojimiz biraz bozuldu. Çünkü gündoğumu ilerleyen saatlere gitmişti, her gün 6.30’da doğan güneş o gün 8.40’da doğdu. Bu güneş niye bir türlü doğmuyor diyorduk, bir yandan ha bire dalga yiyorduk, vs. Biraz kötüydü ama aşağıdakiler bu durumdan habersizdi, yukarıda biz 3 kişi biliyorduk, Cumhur Gökova, ben ve Çiğdem Tepecik. Üçümüz o anda tekneyi kullanıyorduk, son 19 saat sürekli gitmeye çalıştık. Aşağıda ise herkes uyuyordu, çünkü teknenin sarsıntısından dolayı biraz ninni gibi, birazcık “artık uyumak zorundayım” psikolojisi ile uyumaya çalışıyorlardı.

 

BG: Vardiya sağlam, güvenlik içinde uyunabilir...

 

HGS: Aynen, hoca son saatlerde özellikle ikimizi tuttu, aşağısı dinleniyordu, pek haberleri yoktu, biz yukarıda dalgalarda mücadele halindeydik ve güneş doğmuyor diye bir yandan da sıkıntılıydık.

 

BG: Güneşin doğmaması meselesi...

 

HGS: Fırtına! Kötü bir havaydı, bulutlar tamamen kapattığı için.

 

BG: Gece gibi.

 

HGS: Aynen öyle, saatine bakıyorsun 08.00, hâlâ gece gibi! büyük okyanusları yaşayan insanlar benimle hemfikirdir, açık denizde alçak basınç ve yüksek basıncı çok kolay yakalayabiliyorsun. Meteoroloji bilgisi olanlar da bunu çok iyi bilirler. Bulutların geçişleri bulunduğumuz yerden gökyüzüne baktığımızda çok farklı, hayli hızlı. Bulutlar ters açıda ve o kadar hızlı seyrediyor ki basınç farklılığını yakalayabiliyorsun. Fırtınalı havada bulutlar uçuşuyor sanki ve birbirinden daha koyu, daha gri bulutlar; birazcık açık gri bir şey görsen “ah, hava açıyor mu?” diye umut kaplıyor içini. Bu bir anlamda moral oluyor. Gelmeyen güneş, bitmeyen gece, Atlantik’te nem oranı %90’lara vardığı için sürekli ıslaksın, artık ıslaklık psikolojisini aşıyorsun, 19 gündür hep suyun içindesin. Kara görmek istiyorsun artık, yarışın sonuna gelmek istiyorsun bir anlamda. Hani hamama gideriz veya banyoda çok uzun kalırız, her yerimiz kırış kırış olur ya, bizim ellerimiz hep öyleydi. Artık derilerim soyuluyordu, parmak kenarlarım soyuluyordu. Gelişimizin üzerinden bir ay geçti ama hâlâ ellerimizi toparlayamadık, en azından ben kendi adıma söylüyorum, 3 tane eldiven eskittim, yırttım, buna rağmen. Tabii dümende durmanın da etkisi var ama bunun paralelinde bir çok şey de yaşadık. Artık o son dakikalar psikolojisi, bir anlamda birazcık bunları düşünüyorsun ve “bu sabah niye olmuyor?” diyorsun, olsa karayı göreceksin.

 

BG: Belki teknik olarak ben alıştığım için keyifle dinliyorum, sonuç olarak bu tekne Las Palmas’tan çıktı, 3000 küsur mil yol aldı.

 

HGS: 3000 mil diyelim ama küsuratı da var tabii.

 

BG: Bir Atlantik geçişi, aşağı yukarı 19 gün sürdü, dolayısıyla şimdi dinleyen dinleyicilerimize hatırlatalım ki, 20 yıldır yapılan bir yarış bu, Türkiye ilk defa katıldı, ilk defa burada bir ekip sırf kadınlardan oluşuyor, Cumhur Gökova danışman ve de ikinci oldular. Böyle bir başarının sohbetini yapıyoruz üç haftadır. Fırtına ne zaman bitti?

 

HGS: Fırtına bitmedi aslında.

 

BG: Ya da bulutlar ne zaman azaldı?

 

HGS: Saat 8.40’ta biz güneşi bir yerden görmeye başladık ve etrafımızdaki arbedeyi daha iyi algıladık. Çünkü dalga boylarını karanlıkta görmüyorsunuz, sağlı sollu tokatlar yiyorsunuz, kafadan, kıçtan, bordadan. Dolayısıyla algılayamıyorsunuz, sonra dalgaların büyüklüğünü görünce daha ürkütücü oluyor. Ama mücadelesi daha kolay oluyor en azından yönünü görebiliyorsun.

 

BG: Direğin tepesi, iki dalga arasında dalganın tepe noktasına göre daha aşağıda mıydı?

 

HGS: Zaman zaman oluyordu.

 

BG: Kaç metreydi direk?

 

HGS: Aşağı yukarı 20 metreye yakındı, ben direğe tırmandığım için çok iyi biliyorum, ekipte direğe tırmanan bir hoca var bir de ben varım. O dalgalı zamanlarda o direkte olmayı hiçbir zaman düşünmem ve hayal etmem. Ama biliyorsun ki yelkende herhangi bir şey olursa çıkmak zorundasın, kendini bağlayarak, salıncağı alarak. Direk bazen dalga boyları ile hemen hemen beraberdi. 15 metre dalgalar olduğunu hatırlıyorum, o duvar gelirken 15 metreydi mesela, belliydi. Bizimle aynı rotada giden, arkamızdan bizimle aynı rotaya giren 60 foot’luk bir büyük tekne vardı yarışta, onlar direk kırdı ve geri döndü. Yani o kadar ciddi bir rotaydı bizimki. Dolayısıyla Atlantik’e gitmek isteyen teknecilere, yelkencilere asla bizim rotayı salık vermiyorum.

 

BG: O zaman rotayı tekrar anlat.

 

HGS: Bilinen güney ve kuzey rotası var, bu rota 20 yıldır ARC yarışında kullanılan en önemli iki rota. Bu rotanın özelliği şu, hakikaten eskiden denizciler tereyağını tahta bir kabın içine koyup masalarının üstüne koyarlarmış ve güneye doğru inmeye başlarlarmış, tereyağı tam indiği, eridiği noktada batıya dönerlermiş. İşte o güney rotası, en sağlıklı rota, ticaret rüzgârlarının, coğrafyadan alize diye bildiğimiz rüzgârların yaşandığı, yakalandığı nokta oluyor ve akıntı ile rüzgâr aynı yönde gidiyor. Bu güney rotası, çok sağlam bir rota. Hakikaten Cumhur Hoca’nın dediği gibi, “doğru yerde fıçıyı koy karşıya geçer.” Kuzey rotası ise, yine belli bir yerde güneye iniyorsun, sonra kuzeye çıkarak gidiyorsun 240 derecede. O da çok iyi bir nokta, orada yine ticaret rüzgârları ve akıntıyı aynı noktada yakalayabiliyorsun. Bizim bulunduğumuz yerde ise, orta noktadayız diyeyim, artık orta rota kullanılmayan bir rotaydı, ekvatora en yakın rota, 10 derecelik açılarla seyrettiğin rota. Fakat bu rotayı bugüne kadar kimse kullanmıyordu çünkü fırtınaların daha yüksek ihtimali olduğu bir rotaydı.

 

BG: Mesafe olarak fark ediyor mu diğer rotalarla?

 

HGS: Çok fark etmiyor, ama diğerlerine göre biraz daha kısa bir rota diyebiliriz, 2880 deniz mili diyeyim. Yine güneye iniyoruz. Öbür rota da 3000 değil 2880-90, o civarlarda. Yelkende biliyorsun sürekli tramola atıp döndüğün için...

 

BG: Kat ettiğin mesafe ile direk rota arası hiçbir zaman aynı değildir.

 

HGS: Asla değil, yelkende  iki nokta arasındaki en kısa mesafe diye bir şey yok. Peki biz neden bu rotaya girmiştik, bu kadar tehlikeli rotaya, çünkü diğer teknelerden avantajımız yoktu. Diğer tekneler tekne olarak da daha üstündüler, ekip olarak da daha üstündüler. Yarışta 3500 yelkenci arasında tek 6 kadın biz varız, teknemiz o kadar performanslı değil ama hocamız çok iyi, çok iyi bir deniz adamı, buna çok güveniyoruz. Dolayısıyla biz biraz fırtınayı ucundan görmek zorundaydık ki hız yapalım ve diğerlerinin önüne geçip avantaj sağlayalım. Bu çok doğruydu ve doğru bir stratejiyle –kendisine defalarca teşekkür ediyoruz- doğru bir noktaya taşıdı bizi. Arkamızdan gelen 60 foot’luk çok iyi bir yarış teknesi direk kırdı bu fırtınada.

 

BG: Burada denizin en hoş, en eğlenceli ya da korku ve cesaretin birbirine karıştığı yerde, korkacaksın ki o büyük denizi atlayabilesin, tedbirlerini alasın. Tekne boyu ve dalga aralığı çok önemli, yani bazen 10 metrelik bir tekne -ki Sydney Hobart’ta bunun istatistik sonuçları var- çok büyük bir denizde büyük bir tekneye göre daha güvenli olabiliyor çünkü dalgadan düşmeden giderek yoluna devam edebiliyor.

 

HGS: Tabii çok fark ediyor.

 

BG: Cumhur Hoca bunu da hesaplamıştır.

 

HGS: Mutlaka. Yelkene birinci rifi nerede yapacağız, camadanı nerede atacağız, nerede ful yelken gideceğiz, fırtına fuloğu, ana yelken, hatta cenova açık, balon yapacağız, hoca bunların hepsini biliyordu. Yani o deli havada bunların hepsi açık gidebiliyorduk, ama ona göre de rifimizi yapabiliyorduk. Hoca hepsini biliyordu, bizim avantajımız oydu. Mesela başka iyi tekneler vardı, iyi ekipler vardı ama o fırtınaya girmeyi adamın gözü kesmiyordu. Dolayısıyle biz 6 kadın, hocamız sayesinde başardık.

 

BG: Karayı ilk kim görecek gibi bir merak var mıydı aranızda? Uzun seyirlerde hangi vardiya karayı görecek gibi bir tuhaf şey olur hep, biraz önce söyledin ya “artık kara görmek istiyoruz” diye.

 

HGS: Öyle çünkü çok meşakkatli gidiyorsun, bir de nöbet değişimleri normalde 4 saatte birdi, dinlenerek, 2’şer saat dümen tutarak. Son 19 saattir dümen başında olup da böyle kötü bir havada direndiğin zaman hakikaten buna ekip dayanmaz. Diğer tekneler en az 12 kişiydi, biz 6 kişiyiz, yarış taktisyeni olduğu için yarış koşulları gereğince Hoca zaten dümene dokunmuyor. 6 kişi dayanamıyorsun artık, 4 kişinin performansı belli, Hoca en iyi 2 kişiyi son saatlere sakladı ama 19 saat bitmek bilmiyor. Artık biz Çiğdem’le saatte bir değil yarım saatte bir, 15 dakikada bir dümendeyiz, bir ara artık tamamen enerjimiz tükendi. Tekne o kadar çok sağa sola yalpalanıyor ki yatıp çıkıyoruz, dümeni tutmak mümkün değil. Yelkenler açık, asla camadan yok, artık bütün hızı kullanmaya çalışıyoruz. Güneş de doğdu, görüyoruz ama enerji bitti. Her tarafımız ıslak, saçımdan burnuma sular damlıyor, çeneme damlıyor, yutuyoruz ve ikimiz birlikte dümen tutmaya başladık, 5 derece sancak, 5 derece iskele diye. Hakikaten öyleydik ve güldük bir yandan da. Yani dümeni ikimiz birden tutuyoruz artık, bunu da başardık. Biz bu arada Çiğdem’le çok iyi bir ekip olmuştuk.

 

BG: E tabii iki kişinin dümen tutması dans eder gibi bir şey herhalde?

 

HGS: Çiğdemciğimle gayet güzel vals yaptık! Hakikaten süperdi.

 

BG: Fırtınadan yavaş yavaş çıkıyorsunuz, karaya doğru yaklaşıyorsunuz.

 

HGS: Güneş de yüzünü gösterdi.

 

BG: Diğer tekneleri görmeye başladınız mı artık?

 

HGS: Hayır.

 

BG: İki tekne batmıştı, onların haberini kıyıya vardıktan sonra mı aldınız yoksa telsiz konuşmalarından, vs. mi?

 

HGS: Hayır, hiç bağlantımız olmadı ki bizim. Teknede bazı teknik sıkıntılar yaşadık.

 

BG: Enerji sıkıntısı.

 

HGS: Evet en önemli sıkıntı o, bundan sonra da geçmek isteyenler için en değerli bilgilerden bir tanesi bu enerji. Hayır, haberimiz olmadı, karaya çıktıktan sonra “durumumuz nedir, diğer teknelerin durumu nedir?” derken dediler ki, “iki tekne battı, epey tekne geri döndü”.

 

BG: Hemen tekrar hatırlatalım, 315 tekneydi, kaç tekne bitirdi?

 

HGS: 207 tekne bitirdi.

 

BG: Yani 108 tekne yarış dışı?

 

HGS: Geri döndü veya yolu çok uzattı, herhalde bir yerlere gittiler, rotayı şaşırdılar filan! Yarış 17 Aralık’ta sona erdi resmi olarak, biz 9 Aralık’ta bitirdik. Zaten bizim süremiz rekor. İngiltere birinci oldu 19 günde bitirdi, Türkiye ikinci oldu 19 günde bitirdi, saat farkımız var, öyle söyleyeyim.

 

BG: Şimdi oraya geleceğim, çünkü ben internetten baktığım zaman bazı tekneler arasında neredeyse 2,5-3 dakikalık farklar vardı.

 

HGS: Sorma! Çok üzülüyorum ona.

 

BG: Sizin üçüncüyle aranızdaki zaman farkı ne kadardı?

 

HGS: Fransa 22 günde bitirdi ve geçen yılın birincisi olan takımdı. Yani geçen yılın birincisi olan Fransa’yı geçtik, arkamızda bıraktık.

 

BG: Demek bir süre Fransız arkadaşlarımla dalga geçebilirim!

 

HGS: Selam söyle, “Kaptan selam söylüyor” de! Çok da ciddi bir rekabet ortamı olduğu için yarışa başlamadan önce “bunlar kadınlar!” diye küçümsüyorlardı, belki rakip olabileceğimizi düşünmüyorlardı ama yarışın sonunda öyle bakmıyorlardı “vay!!” dediler.

 

BG: Sen iyi bir yarışçı mısın, hırslı bir yarışçı mısın?

 

HGS: Bilmem. Partnerim beni çok iyi tanıyor, Çiğdem’e sormak lazım, Hoca’ya sormak lazım ama ben yorulmayan bir yarışçı olduğumu fark ettim. Gerekirse bir erkek gibi direndiğimi, dayandığımı fark ettim. Öyle olmasam Cumhur Hoca “bundan sonraki yarışta kafamdaki liste de belli oldu” demezdi herhalde, o da bana enerji verdi, bir anlamda doğruladı. Çiğdem de öyle, çok dayanıklı. Bu yarışın anlamı büyüktü, Türkiye adına yarışa katılıyorduk, kadınlar adına katılıyorduk, dünyadaki bütün kadınları temsil ediyorduk bir anlamda.

 

BG: Tabii o resmi bir şey değil, sadece siz tek Türk teknesi olduğunuz için bu kendiliğinden gelen bir şey.

 

HGS: Tabii biz gönüllüyüz bu yarışta olmaya ama Türk ismini, Türk bayrağını dalgalandırdığın için ayrı bir hırsın oluyor olayda. Fazlasıyla rekabet yaptığımızı düşünüyorum, hiçbir zaman yarıştan kopmadık, biz de o rotayı seçmeyebilirdik, hocamız bize bütün alternatifleri ve bütün olası riskleri anlattığı zaman gözümüzü kırpmadık. Demek ki rekabetçiyiz, buradan o çıkıyor.

 

BG: Yelken yarışçılığının çok önemli bir eğitim alanı olduğunu düşünüyorum, özellikle rüzgârsız kalmak, rüzgâr aramak ya da çok uç noktadaki fırtınalarda direnmek. Sen ne diyorsun? Ben bunun çok ciddi bir törpülenme olduğunu düşünüyorum, sabrı öğreniyorsun, direnmeyi öğreniyorsun.

 

HGS: Bir kere bu bilgi işi, yani rüzgârsız kaldığında rüzgâra nasıl sahip olabilirim, nereden rüzgâr bulurum? Bu bilgi işi ve teknik malzeme ile olabilecek bir şey.

 

BG: Şans değil?

 

HGS: Hayır değil. En hafif balonun varsa, o çok düşük rüzgârı bile yakalayabilirsin. Bu bir bilgi işi ama en önemlisi, yani denizcinin en büyük kabusu rüzgârsız kalmaktır, dolayısıyla rüzgârsız kalmayı kimse istemez. Mavi yolculuk moduna girmek hoş bir şey değil. Tabii ki o senin amacına bağlı bir şey, yarıştaysan asla rüzgârsız kalmak istemezsin, eziyet ortamı ama bir mavi yolculuksa “oley!” Hadi çıkarın yağları, sürelim, güneşlenelim! Ama çok büyük bir sabır öğretiyor insana, yarış ortamında rüzgârsız kaldığın zaman, özellikle de o bumbanın rüzgârsızlıktan tak tak vurması bile insanın sinirini, asabını bozan bir şey, o durum bile başka bir açıdan sabretmeyi öğretiyor ki bizim bu 19 günde öğrendiğimiz -ben kendi adıma konuşayım- insanlara karşı tolerans gösterebilme, tolerans sahibi olabilme, sorumluluk sahibi olabilme, insanların yerine kendini koyup defalarca düşünebilme, teknik bir takım sıkıntılar yaşadığında alternatifler geliştirip olayı öyle algılayıp üretebilme, sabretmeyi öğrenme, doğa koşullarına karşı sabırlı davranma, yerine göre hızlı davranma, yerine göre de kendini bırakabilme. Ama hangisini hangi koşullarda yapabileceğini bilmek ve güven ortamını daima en üst seviyede tutmak.

 

BG: Bir de kendini başkalarına teslim edebilmek.

 

HGS: Çok, çok önemli, doğru kararlar aldığına emin olup ondan sonra “neden?” diye düşünmemek. “Neden?”, “çünkü”, “ama” yok bu işte, denizin ortasındasın. Bu yaşandı da, teknede bunu yaşayan arkadaşlarımız da oldu, kendi içlerinde hüsrana uğradıklarına da eminim, ama doğru karar verip, başarıp o 1000 - 2000 milleri çok rahat geçen arkadaşlarımız da oldu. Dolayısıyla denize açılan insanların her şeyden önemlisi kendini iyi tanıması lazım, ekip arkadaşlarını iyi tanıması lazım. Hani derler ya, “bir gezide, bir tatilde, bir de içki ortamında tanışılır” diye, doğru laftır, ama mümkünse uzun seyahate çıkmadan önce bu işi çoktan yapın ve oraya öyle götürün arkadaşlarınızı. Yani valizinize koyduğunuz en sevdiğiniz kalın hırkadan, ince yağmurluğa kadar herkesi öyle iyi tanıyın diyorum. Bunun üstüne basarak söylüyorum, kelimelerle ifade etmek yanlış olabilir ama bunu yaşayan insanlar ne demek istediğimi çok iyi anlarlar, çok önemlidir. İnsan ilişkilerinde iyi olmak da önemlidir ama ona bile güvenmemek lazım, insanlar çok sürprizli de çıkabilirler, aynı denizin sürprizleri gibi. Onun için sabır çok önemli, sabrı çok büyük oranda öğreniyorsunuz, anlıyorsunuz, yaşıyorsunuz.

 

BG: Yavaş yavaş finish’i merak etmeye başladım. Biraz önce sormuştum, tekrar soruyorum, karayı ilk ne zaman gördünüz? Karayı ilk gördüğünüz zaman neler hissettiniz?

 

HGS: Karayı akşam üstü gördük, 19. güne girdik, o fırtınalı günden çıktık 18. günü 19’a devrettik, güneş doğdu ve ilerliyoruz. Barbados geçildi, Barbados’un karasını çok uzaktan gördük ama o bizim hedef karamız değildi, Karayip adalarından bir tanesiydi. Biz daha içeride olan San Lucia’ya gitmek zorundaydık, yarış orada bitiyordu. Barbados’un gölgesini çok uzaklardan gördük, önce, hemen hemen o anda kim gördü diye birşey yok, hep birlikte “şu ne, bu ne?” vs. diye ihtimaller üretirken, yaklaştıkça bunun bir kara olabileceğini anladık.

 

BG: Ben kendimden biliyorum, hep o duyguyla bir süre sonra ufuktaki bazı bulutları, çizgileri, vs. karaya benzetmeye çalışırsınız, sonra “ah meğerse değilmiş”...

 

HGS: O çok olur, uzun mesafe geçişlerinde öyle, ama şimdi çok iyi harita görüyoruz, takip ediyoruz, bilgisayardan yine aynı şekilde haritalarımız var, navigasyon aletleri var, dolayısıyla kara şu kadar uzakta biliyoruz, “şu saatte bu hızla gidersek şurada şu noktadan göreceğiz” diyoruz ve dolayısıyla “karşımızdaki Barbados olmalı” dedik. Hava kötü diye ha bire onu arıyorduk, gördüğümüz, benzettiğimiz bulutları, gölgeleri, dağın güneşte kırılmasından, izdüşümünden, vs. “Barbados şurada olmalı, şu mu, bu mu?” diye konuşuyorduk. İlk oydu kara izlenimimiz, sonra San Lucia’yı akşam saatlerinde görmeye başladık, saat 4.30 gibi San Lucia’yı gördük.

 

BG: Duygusal bir an yaşadınız mı?

 

HGS: Evet, düşünsene, 18-19 gündür denizdesin, hiçbir kara parçası görmüyorsun, öyle pek fazla canlı görmüyoruz, dolayısıyla kopuyorsun bir takım şeylerden, hep sallanan bir ortamdasın, hep ıslaksın, her şey sınırlı ve sen bunu severek yapıyorsun –kendi adıma söyleyeyim- mutlu olarak yapıyorsun. Bir sonuca ulaşmak, bu yarışın sonunun olması ve “inşallah başarmışızdır” diyorsun. Gelen mesajların sadece başını okuyabiliyoruz teknik sistem göçtüğü için, “birincisiniz, bravo!” diyorlar, hele ilk 15 gün sürekli birinciymişiz. Sonuç olarak kara ile bunu finish’lendireceğiz ve bu tarihe geçecek diyoruz, bu çok büyük bir başarı. En büyük heyecanımız o, zannediyorum yarışın size vurduğu, sizde bıraktığı en büyük nokta o, karayı görme anı, denizciler için çok önemlidir, “kara göründüüü!” diye bağırırlar hatta, biz de o espriyi yaptık zaten. San Lucia’yı görünce bağırdık: “kara göründüüü!” diye. 

 

BG: Bu karanın bol alkışlı ve gürültülü ortamına gireceğiz herhalde? Bana finish hattını anlat? Nasıldı, iki şamandıra arası mıydı, iki fener arası mıydı?

 

HGS: Biraz bela bir hattı aslında.

 

BG: Koya mı girdiniz, plaja mı çıktınız?!

 

HGS: Bir sürü marina var Rodney Bay gibi San Lucia’da, Karayip adasında, yarışın başlangıcı da Las Palmas Kanarya adasıydı. 20 yıldır düzenlenen bu yarışta burası yaklaşık 1990’dan beri kullanılıyor çünkü marina daha güzel. Marina tamamen boşaltılıyor, ARC, sadece bu yarışa katılanlara, yelkenciler için orayı organize ediyor. Fakat giriş çok zor.

 

BG: Hemen sorayım, güneş batıyordu, gece mi girdiniz?

 

HGS: Tabii, akşam girdik. En büyük şanssızlığımız şu oldu, aslında biz daha erken bitirebilirdik, 17.30’da bitirebilirdik, 18.30’da finish aldık, ikinci finish yaptık mecburen. Çünkü marinayı geçtik, marinaya 3 tane giriş noktamız vardı, son noktalar belliydi, fakat bir karışıklık oldu.

 

BG: Şehir ışıklarından mı?

 

HGS: Hayır, marina girişleri Amerikan usulü olduğu için ters geldi, biliyorsun ki bizde iskele-sancak, yani kırmızı ve yeşil, onlarda tersi, sancak ve iskele şeklinde. Bir sürü ışık var, ışıkları arıyoruz bir yandan, bir yandan da göremiyoruz, o üç finish hattını, doğru noktalar olmasına rağmen varamadık bir türlü. Girmemiz gereken yer o kadar dardı ki orayı geçmişiz, sonra tekrar geri döndük. Yani orada bir saatten fazla zaman kaybettik. 18.30 gibi Rodney Bay’e girdik, zaten hemen telsizden anons geçtiler “tebrikler Türkiye” diye ve ikinci olduğumuzu o sırada öğrendik. Marina’ya girerken uzaktan çok güzel Karayip tınıları geliyordu, otantik enstrümanlar eşliğinde belli ki güzel müzikler çalıyor. Tabii yaklaştıkça çok heyecanlıyız, bir yandan yelkenleri indirmişiz bağlanma heyecanındayız, bir yandan coşkulu bir kalabalık bize doğru koşuyor, bir yandan telsizle bağlanacağımız yeri söylüyorlar, bir yandan marinayı bilmiyoruz, derinlikleri tahmin edemiyoruz çünkü o sırada gösterge çalışmıyor. Bilmediğimiz bir marina, bağlanmaya çalışıyoruz, derinlik nedir, ne kadar sığdır bilmiyoruz. Önümüze kılavuz motor da gelmedi.

 

BG: Palamar gelmedi?

 

HGS: Hayır, her zaman palamarın gelmesine alışmışız ama o da yok. Telsizde İngilizce konuşan bir bayan bize yön veriyor, dolayısıyla onun yönlendirmesi ve bağlanacağımız puntoyu söylemesi ile -galiba ilk gelen grubu A puntosuna vermişler- hemen girdik ve 208 numaraya bağlandık. Tabii ki güzel bir yer, hoş bir ortam, çılgınlar gibi müzik çalıyor, yerliler ve ARC komitesi bizi karşılıyor.

 

BG: Tekneden karaya atladığın ilk an, ne hissettin?

 

HGS: En son ben atladım, çünkü etrafı netalamak, vs. öyle kolay olmuyor. Tabii herkes heyecanlı karaya ayak basacağım diye, atladılar, en son ben atladım ama diğerleri atlarken göz ucuyla da bakıyordum, o sırada teknenin içinde bitmemiş işler vardı, Cumhur Hoca’yla birlikte, Çiğdem ve ben en son atladık. Atlarken şunu düşündüm inan, ben karadan ayrılırken, Las Palmas’ta, sevgili Cahit Üren’in dediği gibi, eski bir ayakkabımı karada bırakmıştım, denizcilerin adetleri, gelenekleri olduğu üzere.

 

BG: Bak ben bunu bilmiyordum.

 

HGS: Evet, sevgili Cahit Üren, Açık Deniz Yarış Kulübü Başkanı, yarıştan önce demişti ki “denizci adetidir, gelenektir, karada eski bir ayakkabınızı bırakın. Eski bir ayakkabınızı bırakırsanız daha hızlı karaya dönersiniz, ayakkabınız eskimeden ayağınıza girer.” Dolayısıyla ben Las Palmas’ta bıraktım, tabii Santa Lucia’da çıktık. Arada 3000 mil var ama ben bu adeti yerine getirmiştim.

 

BG: Aldın mı ayakkabını? Bir daha gidecek misin?

 

HGS: Yok, herhalde o marinada çoktan çöpe atmışlardır, ayakkabıyı orada bıraktık burada karaya çıkıyoruz. Ama karaya çıkarken aklıma ilk o espri gelmişti, bir de sallanacak mıyım acaba? Çünkü inen herkes sallandığını söylüyordu. “Karaya bastım, başardım”, ben hep o başarma adımını, o hissi duyuyordum. Bastığım anda zaten hiç sallandığımı söyleyemem, hakikaten hiç sallanmadım, hayret ettiler “hiç sallanmıyor musun?” dediler “hayır sallanmıyorum” dedim. Müthiş bir duyguydu, “karadayız, başardık” dedim, hep beraber, hepimiz birbirimize sarıldık zaten, bizi tebrik edenler vardı, onlarla sarmaş dolaş olduk ve deli gibi dans etmeye başladık. Karayip müzikleri bir anda ruhumuza öyle bir girdi ki, çılgınlar gibi kutlamaya başladık. 

 

BG: Sonra nasıl gelişti? Her şey neta edildi ve gidip bir lokantada güzel bir yemek yediniz herhalde?

 

HGS: Evet. Las Palmas’da yarış öncesi eğitimlerle dolu çok yoğun bir program hazırlanmıştı, akşam yemekleri vardı ama tüm gün eğitim de vardı. San Lucia’da Karayip kısmında, yarışın finish hattında ise sürekli eğlence vardı. ‘Artık başardınız, 19-20 gün, bir ay denizdeydiniz, hadi artık eğlenin’ kısmı vardı. Bizler ilk bitirenlerdik ama yarışma devam ediyordu, arkamızda yüzlerce tekne vardı, onlar 17 Aralık’a kadar yarışı bitirmek zorundaydı. İlk gelenlere başarı mükafatı olarak inanılmaz güzel partiler düzenlendi sponsorlar tarafından. Bir kere hemen oranın, marinanın içerisindeki en iyi restorana gittik, orada tabii herkes mönüye bakıyor, ne yiyebilirim, ne içebilirim, vs. diye, inan ben bir an aptal oldum, canım hiçbir şey istemedi, heyecandan olmalı.

 

BG: Bu kadar uzun bir yolculukta beslenme rejimi diye de bir şey var, alacağın gıdalar, vs. onu da kısaca anlatsana?

 

HGS: Derhal! Bir tane vejeteryan vardı içimizde, herkes her şeyi yiyebildiğini daha önceden söylemişti. Fakat Cumhur Hoca’nın elinde daha önceden denenmiş, sınanmış -o zaten sürekli bu eğitimleri verdiği, açık denizde bulunduğu için- kendi listesi vardı. Genelde o listeden gittik, ama arkadaşlarımız özel sevdikleri, “ben bunsuz yapamam” dediği her şeyi de listeye ekledi Hoca. Dolayısıyla büyük bir alışveriş yaptık Las Palmas’ta. Bu alışverişin içerisinde, özellikle almamız gereken ceviz, bal, kuru üzüm, incir, kayısı, gibi enerji deposu olabilecek yiyeceklerden karbonhidratlara kadar, bol bol potasyum ve sodyum kaybı olacağı için onun yerine koyabileceğimiz meyvelere kadar, sebzelere kadar, aynı şekilde kalsiyum kaybı olacağı için -yoğurt alamayacaktık, çünkü buzdolabımız çalışmıyordu ama alternatif olarak- peynire kadar, her şeyi düşünerek bir yiyecek listesi hazırlandı. En önemlisi içecekti, çünkü ekvator şartlarında gidecektik, normalde herkesin günde 3 litre su içeceğini hesapladık ve tekneye 500 litreye yakın su altık. En az 2 litre içme zorunluluğu vardı, her gün herkes kendi idrarının rengini kontrol ediyordu, çünkü bu çok önemliydi, açıkçası su kaybı denilen bir olay var ve terle gitmesinden kaynaklanan bu su kaybında vücuda epey zarar görebileceği için bunun karşılığında su içmemiz gerekiyordu. Günde en az 2 litre şeklinde su almaya çalışıyorduk. Hepimizin su şişeleri vardı üstünde ismimiz yazılı, herkes kendi su şişesine suyunu dolduruyordu, böylece hem şişelerin yıkanmasına gerek kalmıyordu hem de herkes şişesi yanında dolaşabiliyordu sürekli. Sadece bir kez balık tutabildik.

 

BG: Onu anlatmıştın.

 

HGS: Evet, daha çok tutmak isterdik, başında öyle hayal ettik ama hızımızı kesebilir diye çok milimetrik hesaplar yaptığımız için, uzun süreli balık tutmak istemedik ve bir kez tutabildik. Genelde makarna, bulgur pilavı, mercimek, fasulye, nohut, vs. şeklinde karbonhidratlarla beslendik. Kahvaltılarımız çok zengindi, peynir, zeytin, domates, bal, reçel, yağ, vs. 70 kilo elma, 70 kilo armut alındı. Herkesin günde 1 elma 1 armut hakkı vardı, vejeteryan arkadaşımızın 2 elma 2 armut hakkı vardı. Biz de vejeteryanvari beslendik arkadaşımıza uyum sağlayalım diye, çünkü tek bir yemek çıkıyordu. Hepimiz aynı yemeği yemeğe çalışıyorduk, balık tuttuğumuz gün de ona başka bir alternatif sunduk. Çeşit çeşit makarnalar yedik, çok güzel yemek yapılıyordu teknede, nöbet arasında iyi yemek yapanlar yapıyordu genelde. En favori yemeğimiz mercimekti, zaten Cumhur hoca çok güzel yemek yapar, onun tariflerini de ön plana çıkardık, kendi yemeklerimizi de yaptık. Yemek konusunda hiç sıkıntımız olmadı, alınan malzeme arttı, su da arttı, deniz suyuyla genelde bulaşık yıkadık, banyo yaptık, temizliğimizi yaptık. Normal suyu sadece içmek için kullandık. Deniz suyunda banyo yapmak çok keyifliydi, isteyenlere tatlı su da vardı. Ama istenirse basınçlı su püskürtüyorduk birbirimize yüz ve vücud tuzdan arınsın diye. Onun dışında depoda bulunan 300 litrelik normal suyu sadece 1400’lere geldiğimizde, yani denizin ortasına yaklaştığımızda, bunun keyfiyle bir banyo yaptık, moral duşları yaptık. Zaten hemen bitti, çünkü herkes uzun saçlı, sadece Çiğdem ve ben kısa saçlıyız. Deniz suyundan da çok keyif aldık çünkü Atlantik suyu normal bildiğimiz deniz suyundan daha yumuşak ve sert değil. Saçlarımı yeşil sabunla yıkıyordum ve hiç sertleşmiyordu. Her şey çok doğal ve güzeldi. Mesela ben çikolata düşkünüyümdür, hiç çikolata yemeden geçtim, çok da mutlu oldum ama kolasını içip, çikolatasını yiyen arkadaşım da vardı. Herkes istediği keyfi yaşadı ve geçti.

 

BG: Peki şu partilere gelelim. Ödül töreni nasıldı?

 

HGS: Çok iyi partiler vardı. Ödül töreni 17 Aralık akşamı yapıldı, biz 9 Aralık’tan 17 Aralık’a kadar San Lucia’da misafir kaldık, lay lay lom, her akşam partiler, dans, vs. Ben alkol kullanmam fakat içmesem de eğlenmeyi çok sevdiğim için her akşam, her partide deli gibi eğleniyorduk kendi grubumuzla. Gruplar gitgide kalabalıklaşıyordu, çünkü yeni tekneler geliyordu. Zaten Karayip halkı, yarış komitesi, marinanın ekibi ve sponsor ekipleri desteği ile partiler çok kalabalık oluyordu.

 

BG: Fransızlar gelip tebrik ettiler mi?

 

HGS: Tabii ettiler, herkes birbirini tebrik etti. Zaten onların internet ağları iyi olduğu için yarışı bitirmeden dereceleri öğrenen tekneler vardı, karaya ayak basar basmaz hemen gelip tebrik ediyorlardı. Güzel bir adetti, karaya yaklaşan her tekne için o coşku, o müzikler. Lokal bir müzik ekibi vardı, onlar iskeleye yaklaşınca, biz diyorduk “ah, yeni bir ekip geliyor”. Bir de ekipler 2 gün öncesinden bildiriyordu “şu noktadayım, yaklaşıyorum” diye, ARC komitesi de ona göre hazırlanıyordu. Zaten anons da geçiliyordu, “muhtemel geliş saati şu, şu ülke geliyor” diye. 29 ülke var, mesela Amerika 114 tekne ile katılıyor, Fransa 40 tekne ile, Hollanda 60 tekneyle, vs. Bunlar ciddi yarışçı ülkeler, dolayısıyla organizasyon da o kadar iyi oturmuş ki, program çok iyi biliniyor ve tıkır tıkır işliyordu. En enteresan ülke bizdik, ilk defa katılan ülkeydik ve tek kadın ekibi olduğumuz için zaten çok popülerdik ve herkes bizi tebrik ediyordu, başarımızı, kendimizi, enerjimizi, cesaretimizi. Süper bir olay.

 

BG: Türkiye’deki finish’i anlat, burada nasıl karşılandınız?

 

HGS: Burada THY sponsorlarımızdan bir tanesiydi, güzel bir basın toplantısı organize etti. Tabii ailelerimiz gelmişti, havaalanındaydılar, uçaktan iner inmez bizim Sabah gazetesinin muhabiri “tebrik ediyorum, bu bir gazetecilik başarısıdır” şeklinde daha aprondayken geldi ve yakaladı, çekti bizi. Daha sonra basın toplantısında diğer gazetecilerle buluştuk. Önce ailelerimizle buluştuk tabii, coşkuluyduk, gözler yaşardı, birbirimize uzun uzun sarılmalar, koklamalar yaşandı. Çok duygulu dakikalardı.

 

BG: Programın sonuna geldik Kaptan, şu ekibi tekrar sayalım.

 

HGS: Ekibimiz Kaptan ve dümende Handan Güçyılmaz Serezli, ana yelken Çiğdem Tepecik, cenovalarda Zerrin ve Gülçin, trimde Güzin Gürel, balonda da Ayşenur Gedik vardı. Ana sponsorumuz Denizbank’tı, Denizbank’a binlerce teşekkür ediyoruz, hem kadın yelkencilerin eğitimi için, hem de bizi bu yarışta coşkuyla desteklediği için. İkinci sponsorumuz THY idi. Joker Boat vardı, Atilla Bey’e teşekkür ediyoruz. Dufour teknesi vardı, Aykan’a teşekkür ediyoruz. Helly Hansen’a, Kadri Bey’e Markateks’e teşekkür ediyoruz. UK Sail vardı, Serdar’a teşekkür ediyoruz. Aynı şekilde Vakko’ya Sevgili Cem Bey’e teşekkür ediyoruz. Yalçınlar Foto’ya teşekkür ediyoruz, basın toplantılarında, basın bültenlerinin hazırlanmasında yardımcı oldular. ATV ve Sabah’a teşekkür ediyoruz, medya ve basın sponsorumuzdu, Sevgili Ergun Babahan’a teşekkür ediyorum. Yine haber merkezindeki arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Gazeteci olarak Atlantik hakikaten kariyerim oldu diyorum. Bir gazeteci olarak, medya kökenli biri olarak ve bir yelkenci olarak Atlantik’te ve bu teknede olmak, seçilmiş olmak benim en büyük şansımdı. Bunu da iyi kullandığımı düşünüyorum. Bir kadın olarak çok  büyük şanstı, başarılı olmak, başarmış olmak önemliydi. Sayın Cumhur Hoca’ma ve bütün ekip arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Herkes çok güzeldi. Sana çok teşekkür ediyorum Beysun. Bu hakikaten çok önemli, yelken sporu Türkiye’de çok gerilerde anılıyor, üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkemizde yüzümüz denize dönük yaşamamız gerekirken, her ne kadar karacı toplum da olsak. En önemli kazançlarımızdan biri deniz, insanı yumuşatıyor ve sabretmeyi öğretiyor. Programınızın jeneriği çok güzel, teknik masadaki Eli arkadaşıma da çok teşekkür ediyorum.

 

BG: Açık Deniz’de 3 haftadır sürdürdüğümüz bu hoş sohbeti burada noktalıyoruz ama Handan’ı bırakmıyacağız Açık Deniz’in ekibine katıldığını varsayıyoruz, can simidi gibi sıkıştıkça arayacağım seni.

 

HGS: Elbette. Teşekkür ederim.

 

(21 Ocak 2006 tarihinde Açık Radyo’da Açık Deniz programında yayınlanmıştır.)

 

Açık Denizde Altı Kadın I

Açık Denizde Altı Kadın II

 

 

Kategori: