Amerika’da Seçimler

Amerika’da Seçimler

06 Kasım 2012

Amerika Birleşik Devletleri’nde 6 Kasım 2012’de yapılacak başkanlık seçimlerini, Barack Obama ve Mitt Romney arasındaki farkları, iki parti sistemine alternatif olarak seçimlere giren üçüncü adayları konuştuk, ve seçimler ışığında Sandy Fırtınası ve iklim değişikliğinden söz ettik.

Ömer Madra: Günaydın Güven Bey.

Güven Güzeldere: Günaydın Ömer Bey.

Can Tonbil: Günaydın.

GG:      Günaydın Can, merhaba.

ÖM     Merhaba, sizi gene sabahın köründe ayağa diktik herhâlde ama biraz...

GG      Evet, saat 02:30 burada. Yaz saati uygulaması yeni sona erdi. Siz de programı Türkiye saatiyle sabah 06:00 ile 08:00 arasına falan alırsanız orta bir yerde buluşacağız bu gidişle.

ÖM  Tamam, hazırlıklar içindeyiz. Şimdi, özellikle bu seçim günü bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde ama sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil şüphesiz bütün dünyayı da birinci dereceden ilgilendiren bir olay bu.

GG      Evet.

ÖM     Biraz bunun üzerinde konuşalım, özellikle de beni en çok çarpan olaylardan biri tabii Sandy Kasırgası’nın, süper kasırgasının ya da fırtınasının olmasına ve büyük yıkıma yol açmasına rağmen Amerika’nın kalbinde New York’ta gene de ne Mitt Romney ne de Barack Obama; seçimin iki adayı neredeyse tek kelime bile etmediler insanlığın bu en büyük tehlikesi karşısında. Bunu beyinsel olarak nasıl yorumlamamız gerekir?

GG      Evet bunu aslında bir noktada belirttiniz, bir psikiyatra sormalı falan diye. Aslında bir parça öyle, haklısınız. Yani iklim değişikliğiyle ilgili bir şey gündeme gelmedi Sandy Fırtınası’ndan sonra da. Artık evlerimiz başımıza yıkılmak üzereydi, daha ne olsun, siyaset tanrıları daha ne yapsın iklim değişikliğini gündeme sokmak için. Şimdi bu konudan bahsetmek istiyorum kısaca; Sandy bu arada geldi geçti fakat arkasında bir sürü yıkıntı bıraktı sizin de takip etmekte olduğunuz gibi; New York’ta özellikle. Benim yaşadığım Cambridge şehrinde, Boston bölgesinde de bir hayli ağaç devrildi, evlerinin önünde ağaçların yıkıldığı, çatıların üstüne düştüğü, arabaların üstüne düştüğü mahalleler falan da oldu. Fakat bu konuya gelmeden önce belki seçimlere şöyle üç başlık altında bakabiliriz diye düşündüm.

ÖM     Tabii lütfen.

GG      Bir tanesi Romney ile Obama arasındaki yarışta kim daha şanslı, aralarındaki siyasi farklar nedir, buradan bakılınca durum nasıl gözüküyor? İkincisi, Obama’nın 2008 hâliyle 2012 hâli arasında bir fark var, fakat bu fark ne; bu gerçek bir fark mı yoksa görünüşte bir fark mı? Ortaya çıkmış olan aslında zaten her zaman var olmuş olan birtakım şeylerin ortaya çıkması mı, bundan bahsetmek istiyorum kısaca. Son olarak da, aslında en önemlisi, bu üçüncü seçenek meselesi. Yani Romney de Obama da hâlâ iklim değişikliğinden bahsetmiyorlar fakat iklim değişikliğini kendi gündemlerinin merkezine koyan bir parti var; Yeşil Parti..Başında da çok aklı başında Jill Stein diye bir siyasetçi var. Fakat hâlâ merkeze doğru hareket edememiş vaziyette seçmenlerin gözünde Yeşil Parti. Niye bu, bundan da biraz bahsetmek lazım. Hemen parantez içinde şunu söyleyeyim ben tabii siyaset bilimcisi değilim, üstelik bu seçimde oy kullanma hakkım da yok, kısmen bu seçimin dışında durarak bir şeyler söylemeye çalışacağım. Dolayısıyla bunu Açık Radyo için amatör ruhla yapılmış bir dış haberler muhabirliği denemesi diye telakki ederseniz...

ÖM     Estağfurullah, teşekkür ederiz.

GG      Şimdi ben yarın, daha doğrusu Türkiye saatiyle bugünkü seçimde Obama’nın daha şanslı olduğunu düşünüyorum. Fakat sonuç itibarıyla birbirine çok yakın bir seçim olacak, öyle gözüküyor, ve aslında bir sürü daha tutucu gazete ve televizyon Romney’i şanslı görüyor ve Romney’nin kazanmak üzere olduğu falan gibi bir hava esiyor. Burada aslında çok kısaca bir yerel muhabirlik örneği yapayım. Benim burada Massachusetts’te oynadığım bir amatör futbol ligi var. Benim takımım benim oturduğum Cambridge şehrinin takımı değil. Cambridge şehri işte böyle hep doktoralı filan insanların oturduğu, M.I.T., Harvard gibi okulların olduğu bir üniversiteler şehri. Buranın biraz daha kuzeyinde Medford diye bir şehir var. Daha ziyade mavi yakalı çalışan insanların oturduğu bir şehir ve takım arkadaşlarımın çoğu da -dünyanın çeşitli yerlerinden göçmen olarak Amerika’ya gelmiş, kimisi garson olarak, kimisi inşaatta işçi olarak çalışan, kimisi İrlanda kökenli, kimisi İtalyan, kimisi Portekiz’li filan böyle insanlar ve bunların bir çoğu- Romney’i destekliyorlar. En son geçen hafta maçtan sonra hatta Romney kazandı, kazanacak, kazanmak üzere gibi bir hava esiyordu ve çok heyecanlılardı. İşte Amerika’nın başına gelmiş, gelecek en iyi başkanlardan birisi olacak, göreceksin Güven falan dediler bana da.

ÖM     Romney için ha?

GG      Evet Romney için. Bu insanlar aslında gecesini gündüzüne katarak çalışan, bazen iki işte birden -hem gece vardiyasında hem gündüz vardiyasında- çalışan, Romney ile ne hayat görüşü itibarıyla ne sosyal sınıfları itibarıyla en uzaktan yakından alakası olmayan insanlar ve siyasi olarak onlara en son fayda sağlayacak kişi Amerika’da Mitt Romney, fakat peşine takılmış gidiyorlar büyük bir heyecan ve şevk içinde. Bu Amerika’da benim bazen inanamadığım kadar başarılı çalışan kapitalist ideolojinin gücünü gösteriyor aslında, başka ne gösteriyor bilmiyorum yani.

ÖM     Yani propaganda teorisi mi?

GG      Propaganda elbette, elbette. Şunu söyleyeyim Obama ikinci ve üçüncü yıllarında, özellikle bu 2010 ara seçimlerinde Demokrat Parti başarılı sonuçlar alamayınca “vallahi ben herhâlde tek dönemlik bir başkan olacağım, tarihe böyle geçeceğim ama ne yapalım” falan gibi bir ton tutturmuş öyle konuşur hâldeydi ve ikinci kez başkan seçilemeyeceğini düşünür gibi bir hâli vardı fakat şansı buradan aslında çünkü Cumhuriyetçiler derlenip toparlanıp daha kuvvetli bir aday çıkartamadılar karşısına. Bütün bu propagandanın ve ideolojinin gücüne rağmen Romney aslında dezavantajları çok olan bir aday. Birincisi Mormon yani Amerika’da ciddi olarak bir azınlığa ait bir dinî inanca sahip. Bu hani son zamanlarda Türkiye’de de çok lafı geçti Başbakanımız sayesinde bir Ezidi’nin Ezidi kimliğiyle cumhurbaşkanlığına ya da başbakanlığa aday olması falan gibi bir şey bir anlamda fakat bunun ötesinde -Amerika’da bu dinî inanç meselesi çok yer tutuyor- Romney bu konuyu gündem dışında tutmaya çalışarak idare etti şimdiye kadar ama bunun dışında da bir sürü başka dezavantajlar var; bir sürü konuda kendi konumu belirsiz, bir sürü konuda açıkça yalan söylemiş vaziyette. Yıllardır kazanmış olduğu milyonlarca doları Karayip Adaları’ndaki küçük bankalarda vergi ödememek için tutuyor, bu da belli ve bu insan bu ülkede başkan adayı olmak için de yüzü kızarmadan falan işte böyle buralara kadar gelmiş vaziyette.

            Bunları anlaması yani bu kapitalist propagandanın gücü dışında nasıl anlaşılabilir başka türlü doğrusu pek bilemiyorum fakat bir dezavantajı daha var Romney’in, ondan da bahsedeyim; seçime iki üç hafta kala münazaralar olmaya başlıyor, geçen hafta da başladı söz etmiştik; üç tane 90 dakikalık münazara oluyor başkan adayları arasında, üçü de oldu. Ve bu sonuçları birbirine yakın giden seçimlerde, genellikle sonucu belirlemekteki en önemli faktörlerden bir tanesi, bu kararsız seçmenlerin yani son iki üç hafta içinde karar veren seçmenlerin ne tarafa doğru eğilim gösterdiği oluyor. Bu seçmenler de büyük ölçüde bu münazaralara bakarak, bunları dinleyerek karar veriyorlar seçimlere. Dolayısıyla bu da aslında inanılmaz bir şey çünkü sonuçta bir yetenek yarışmasından bahsetmiyoruz. Yani adayların çıkıp 90 dakika neyi nasıl söylediği kimse için önemli olmamalı, neyi savunageldiği önemli olmalı diye düşünüyorum ben.

CT       Ve galiba geçerliliği de yok bu münazaraların çünkü geçtiğimiz seçimlerde Obama’ya kendisine iklim değişikliği ile alakalı sorular soruluyordu bu münazarada ve bu konuda harekete geçeceğinden bahsediliyordu ve bu konuda herhangi bir harekete geçmemişti Obama içinde bulunduğumuz başkanlık dönemi boyunca ama bu sene, ne medyadan ne de başkan adaylarından böyle bir talep geldi yani böyle iklim değişikliği konusu mevzubahis edildi. Galiba buradaki söylenenler sadece televizyon önünde bir şekilde bu popülariteyi sağlamakla alakalı yoksa gerçekten tutulacak sözler gibi algılayabilmemiz mümkün olabilir mi bu televizyon karşısında söylenen sözleri?

GG      Çok haklısın, hayır. Aslında bunun tutulan sözlerle de gerçekle de alakası yok. Bu aslında bir tür performansa bakıyor.

CT       Evet.

GG      Ve burada insanlar bir şekilde şu faktörle karar veriyorlarmış: “Ben bu iki aday arasında hangisiyle oturup bir bira içmek ve ahbaplık etmek isterdim?” Soru bu. Bu soru ile mesela George W. Bush’un hem Al Gore’u hem John Kerry’yi alt ettiği ve başkan seçilebildiği söyleniyor, başka nasıl seçilebilirdi, o da bir muamma aslında. Romney’nin burada dezavantajı bira ya da herhangi bir alkollü içki içmiyor olmasında, dolayısıyla hiç bu bira konusu da gündeme gelmiyor; fakat seçim kampanyasında -özellikle son birkaç haftada- Obama her gittiği yerde, her konuşmasının sonunda, “ya bugün de yorulduk hep beraber, konuşma bitsin de şöyle gitsek buz gibi bir bira içsek” filan diye konuyu biraya getiriyor. Ortada öyle de bir durum var. Can’ın dediği çok doğru fakat yani sahiden iki aday da hiç tutmadığı sözler söyledikleri gibi bu münazaralarda, yanlış olduklarını bildikleri çok açık şeyleri de söylüyorlar. Bu da aslında ilginç çünkü şimdi internet teknolojisi sayesinde kimin ne söylediği ve ne tür yanlışlar yaptığı biliyorsunuz, yaklaşık iki üç dakika içinde çeşitli internet sitelerinde hemen ortaya çıkıyor. Bunu bildikleri hâlde milyonlarca kişinin önünde nasıl yüzleri kızarmadan böyle yalan yanlış şeyler söyleyebiliyorlar bilmiyorum. Özellikle birinci münazarada Romney’nin sahiden söylediklerinin herhâlde yarısı doğru şeyler idiyse yarısı yanlış şeylerdi.

ÖM     Hayır ama Can’ın söylediğini doğrulamak için de şu söylenebilir belki; Romney özellikle bu işte, işçilerin yurt dışına gidecek işlerden filan bahsettiği zaman çok büyük yalanlar da söylediği açığa çıktı ama bu yalanların açığa çıkması daha büyük yalanlarla kapatmaya çalışmasına rağmen seçmen nezdinde fazla fark ediyormuş gibi gözükmedi.

GG      Etkili olmadı.

ÖM     Etkili olmuyor.

GG      Evet.

ÖM     Çok acayip bir durum yani.

GG      Evet öyle olduğu halde öte yandan Romney ilk münazarada daha atak bir performans sergilediği için birdenbire, birkaç yüzde noktasıyla öne geçti, Obama’nın önüne geçti filan ve yani ortada sanki bir yetenek yarışması var ve bunun bazında insanlar karar veriyormuş gibi bir durum var. Dolayısıyla bu kararsızların bugün seçim sandığı başında ne tarafa doğru hareket edeceği önemli seçimin sonuçlarını belirlemek için.  Şimdi...

CT       Güven Bey bir şey sorabilir miyim bu noktada?

GG      Tabii buyurun.

CT       Bu münazaralara sadece Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti mi katılıyor yani üçüncü bir alternatifin katılması mümkün değil mi? Çünkü benim hatırladığım kadarıyla sadece Romney ile Obama’nın tartışmalarından bahsedildi bu üç tartışma sırasında.

GG      Evet ana akım medyada şimdiye kadar hep böyle oldu. Benim bildiğim tek bir istisnası var, o da 1992’de Ross Perot diye üçüncü bir aday kendi parasını ortaya koyarak, milyonlarca dolar harcayarak bir şekilde seçimlerde üçüncü bir aday olarak söz konusu olabilmiş ve bu münazaralara katılmıştı. O zaman 1992’de baba Bush’la Bill Clinton çekişiyorlardı. Ross Perot da üçüncü aday olarak o münazaralarda vardı. Onun dışında ben hiçbir üçüncü adaya televizyon teknolojisi çıktıktan, münazaralar televizyonda verilmeye başladıktan sonra rastlamadım. Böyle bir örneğini bilmiyorum.

ÖM     Hatta Jill Stein’ı da sokmadılar zaten değil mi?

GG      Jill Stein’ı da sokmadılar.

ÖM     Tutukladılar hatta.

GG      Şöyle bir şey oldu; birinci münazara esnasında Democracy Now televizyonunda Romney ile Obama arasındaki münazaraya paralel olarak Adalet Partisi’nin başındaki Rocky Anderson’la Yeşil Parti’nin başındaki Jill Stein münazara ettiler ve aynı soruları onlar da yanıtladılar Amy Goodman’ın moderatörlüğünde. Daha sonra da Romney ile Obama’nın söyledikleri üstüne yorumda bulundular. Yani aslında aklı başında herhangi bir insan bu dört kişiyi dinlese, kimin daha iyi aday olduğunu işte Jill Stein da Rocky Anderson da çok kulağa hoş gelen ve aklı başında gelen şeyler söylüyorlardı. Onların bu seçimde ciddi bir opsiyon ya da seçenek olarak belirmeleri gerekir fakat sahiden belirmediler ve diğer seçimlere de yani ana akım medya tarafından da neredeyse tamamen yok sayıldılar. Şimdi bu üçüncü seçenek meselesinde bir iki bir şey daha söylemek istiyorum, fakat önce şundan çok kısaca bir bahsedeyim; 2008 Obama’sı ile 2012 Obama’sı arasında da birtakım farklar var. 2008’de Obama’nın seçilmesi aslında bir anlamda çok önemli ve çok büyük bir sonuçtu Amerika için. Ben o zaman Kuzey Carolina’da oturuyordum. Kuzey Carolina çok daha tutucu bir yer. Jesse Helms gibi son derece açıkça ırkçı, çok tutucu, kökten dinci bir adamı 20 sene boyunca senatosuna seçmiş bir eyalet falan. Bu eyalet de dâhil olmak üzere bir sürü tutucu yer Obama’ya oy verdiler, Obama böylece seçildi. Benim üniversiteden arkadaşlarım arasında bir sürü insan işte duvarlara yazı yazmaya, afiş asmaya gittiler, gönüllü oldular; bir sürü insan seçim akşamı göz yaşları döktü. Bu kısmen ırkla ve Amerika’daki ırkçılıkla ilgili bir şey. Yani 2012 senesindeyiz ama Mars’tan üç tane antropolog gelse ve Amerika’da gezip “Ya bu insanlar nasıl insanlar? Hangi insanlarla dostluk ediyor, birarada bulunuyor ya da sosyal olarak beraber takılıyorlar?” diye baksalar yani uzun saçlılar kısa saçlılarla beraber, gözlüklülerle gözlüksüzler, işte şişmanlarla zayıflar bunların hepsi birarada bulunuyor; fakat bir şekilde yani gözlüklü olmak, olmamak ya da şişman ya da zayıf olmak kadar aslında sığ bir kriter olan ten rengi, hâlâ son derece belirleyici. Beyazlarla beyazlar, siyahlarla siyahlar beraber yani bir üniversite kampüsüne de gitseniz stadyuma da, restorana da, alışveriş merkezine de, en ilk göze çarpacak yüzeysel özellik bu.

            Böyle bir ülkede her ne kadar annesi beyaz da olsa, işte bir beyaz insan gibi davranan, konuşan bir insan falan da olsa ten rengi itibarıyla siyah renkli bir insanın başkan seçilmiş olması çok önemliydi pek çok insan açısından. Bunun ötesinde iç siyasetle dış siyaseti de ayrıştırmak lazım. İç siyasette de aslında Obama’nın seçilmesi mesela diğer adayların seçilmesine göre -geçen seçimde John McCain’in ya da bu seçimde Romney’nin seçilecek olmasına göre- önemli farklar yaratıyor, yani emekli sandığı, sağlık sigortası, kadın hakları, kürtaj, eğitim programları, burslar, yüksek mahkemeye kimin ya da ne tür insanların, hâkimlerin seçileceği falan konularında ciddi farklar var. Yeterli olmamakla beraber var. Dış siyasette farklar çok daha az yani Obama Guantanamo’yu kapatacağım diye söz verdi, kapatmadı. Gizli operasyonlar devam etti, hatta arttı, insan hakları ihlalleri, Afganistan’dan çıktık çıkıyoruz dedi, şimdi 2014 deniyor. O zaman aslında 2014’te de tam ne olacağı belli değil gibi gözüküyor. Zaten Amerika’nın yakın tarihçesine baktığımız zaman II. Dünya Savaşı’ndan sonra her on yılda, bir işlere bulaşmış vaziyetteler yani 1950’lerde Kore Savaşı, 1960’larda Vietnam, az kaldı Küba ve Küba dolayısıyla Sovyetler Birliği ile bir savaş oluyordu. 1970’ler 80’lerde özellikle CIA ve üstü kapalı operasyonlarla Latin Amerika’da yapmadıkları kalmadı, Şili’den Honduras’a, Nikaragua’ya, Panama’ya kadar. Türkiye de bundan nasibini aldı, Orta Doğu da kısmen. 1990’ların başında I. Irak Harekatı, 2000’lerde Irak Savaşı filan. Bu şeye baktığımız zaman 1950’lerden bugüne kadar başkan demokrat da olsa, cumhuriyetçi de olsa çok bir şey fark etmiyor. Bu dış siyaset bu şekilde gidiyor; bu agresif emperyalist tutum ve insanlar; Obama’ya gerçekten gönül vermiş insanlar da aslında bunu teslim ediyor fakat kendi hayatlarıyla daha yakından ilgili iç siyaset meselelerindeki farklılıklar yüzünden aslında en çok Obama’nın peşine takılmış gidiyorlar. Üçüncü seçenek meselesine geleyim...

ÖM     Evet pardon bu noktada şey aklıma geldi Gore Vidal’ın çok çarpıcı bir gözlemi vardı; Amerika’daki seçim sistemini tam da üçüncü sisteme gelirken konuşabiliriz. Gore Vidal şey diyor: “Amerika Birleşik Devletleri’nde iki kanadı da sağcı olan tek bir parti var aslında” diyordu ki çok aslında gerçekçi bir değerlendirme gibi de geliyor insana.

GG      Sahiden öyle yani Amerikan siyasetinde yelpazenin çok küçük bir parçası içine sıkışmış iki parti arasında -birbirine aslında bir hayli yakın duran iki parti aslında- sanki böyle ölümcül bir savaş ve büyük farklar varmış gibi bir propaganda ile gidiyor Amerika’da hep seçimler ve bunun dışında yelpazenin sağında, solunda yer alan aslında bir sürü başka insan var. Bu başkanlık seçimlerine katılan ve resmen aslında aday olmuş olan, seçimlerde insanların kendilerine oy atabileceği neredeyse bir düzine falan aday var. Bunların içinde Liberteryenler var, Sosyalistler var, işte Jill Stein, Rocky Anderson gibi insanlar var filan; fakat bunlar hep periferide, dışarıda kaldıkları gibi sanki dışarıda kalmaya da elleri mecbur gibi bir hava var. Bu niye, buna biraz aslında bakmak lazım. Ömer Bey siz bana Chris Hedges’ın son bir hafta içinde çıkmış iki makalesinden bahsetmiştiniz.

ÖM     Evet.

GG      Okudum ikisini de. Bir tanesi “Niye Yeşil Parti’ye Oy Vereceğim” başlıklı bir makale, öbürü de “Sadomazoşistler’in Seçimi” başlıklı bir makale. İkisinde de gerçekten çok çarpıcı şeyler söylüyor. Diyor ki: “Obama'nın kapitalist sistemin hizmetkârı olmaktan vazgeçmeyeceği anlaşılmış vaziyette, dolayısıyla ben artık Obama'ya falan oy verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Yeşil Parti’ye oy vereceğim ama Yeşil Parti olmasaydı bu Adalet Partisi’ne de Rocky Anderson'ın partisine de oy verebilirdim rahatlıkla” diyor. Aynı şekilde Al Jazeera'den Dahr Jamail de: “Ya işte tam Yeşil Parti'nin zamanı yani iklim değişikliği kapımıza dayanmış vaziyette; acil bir durum var; niye hâlâ Yeşil Parti politikanın merkezine doğru hareket edemiyor?” diye soruyor. Bunlar önemli sorular. Bu soruların cevaplarının bir kısmı yapısal zorluklarla ilgili yani aynen Türkiye'de olduğu gibi seçim sisteminin yapısal birtakım zorlukları var.

ÖM     Evet.

GG      %5 oya ulaşamadığı zaman bir parti, gerekli finansmanı sağlayamıyor ancak kendilerinin, kendi ceplerinden o paraları harcamaları gerekiyor. Bu da her babayiğidin yapabileceği bir şey değil. İşte bir tek benim yakın tarihte bildiğim Ross Perot milyoner bir adam ve bu işi kafasına takması neticesinde, 1992’de sahiden milyonlarca dolar harcayarak kendi cebinden...

ÖM     Alo. Eyvah kesildi.

CT       Kesildi evet.

ÖM     Evet kesildi. Belki de yani şunu söyleyelim tekrar bağlantı kurma imkânı ararken; özellikle de eğer şey olmazsa diyordu Güven Güzeldere’nin de sözünü ettiği makalesinde: “Neden Yeşillere Oy Veriyorum” dediği Chris Hedges’ın buradaki bir mücadele aslında Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki bir mücadele değil bu seçim. Bu Barack Obama ile Mitt Romney arasında da değil yani şirketler devletinin bizimle yaptığı mücadele diyor ve eğer bu mücadeleye hemen girmezsek sonumuz geldi, eğer iklim değişikliğini sözünü eden, iklim değişikliğinden bahseden, bütün iklim bilimciler haklıysa, o zaman çok net olarak söyledikleri gibi bizim işimiz bitmiş olacak. Dolayısıyla tek şeyimiz büyük bir mücadele vermekten geçiyor. Jill Stein da “Obama'nın ya da Romney’in bizi buradan canlı olarak çıkaracak bir önerisi yok” diyor.

CT       Yok olduğu gibi Dahr Jamail’in de Al Jazeera’de yayınlanan “Yeşiller Partisi Nerede?” adlı yazısında da bu seçim sisteminde olan yapısal durumdan ötürü iki parti arasında sıkışan partilerin kendilerine donör yani kendileri üzerinden propagandalarını ve görünürlüğünü sağlayabilecek destekçiler bulamadığından söz ediliyor bu baraj sistemi yüzünden ve bu baraj sisteminin de bu şekilde olmasını, mesela Yeşiller Partisi söz konusu olduğu zaman Demokrat Parti bunu sürekli hasır altı ediyor çünkü kendi donörlerinin bir şekilde Yeşiller Partisi gibi bir alternatif oluşumları destekleyip, onlardan yani Demokrat Parti’ye verdiği parayı diğer kanallara aktarması gibi bir durum söz konusu olacakmış ve bu sebepten ötürü de bu seçim barajıyla alakalı durumla hiçbir zaman mevzubahis edilmemiş. Hatta Hillary Clinton özellikle bu konu üzerinde de uğraşmış olduğundan bahsediliyor Obama'nın başkanlık yaptığı dönemde.

ÖM     Evet yani aslında donakalmış, aptallaşmış, tamamen aklını kaybetmiş, durumda...

CT       Tek kutuplu.

ÖM     ... gibi felce uğramış bir sistemden bahsediyoruz yani bütün bunlar olduktan sonra ve şimdi 6 Celcius derecelik bir  ısınmaya doğru gideceği de Dünya’nın en önemli iklimcileri tarafından, fizikçileri, jeofizikçileri, şunlar bunlar tarafından söylendiği hâlde, bundan tek kelime bahsetmeyip alabildiğine daha da petrolü, kömürü, doğalgazı, hatta zift petrollerini de çıkaralım diye hücuma geçen, başka hiç kelime etmeyen...

Ct        Ve bunları çıkarılan kampanyalarından yararlanılan, mesela Koch Brother’lar gibi biraderler gibi olanlardan, kampanyalarından yararlanan adaylardan konuşuyoruz...

ÖM     Evet yani bu aslında gezegende canlıların, canlı kalabilmesine imkân tanımayan bir durum. Bunu da Jill Stein açıkça söylüyor, “en karamsar senaryo bile iklim değişikliği konusunda, ilerleme hızı, iklim değişikliğinin üzerimize ilerlemesini tahmin edemedi, patlattı” diyor. Dolayısıyla da yani tek yol bu şekilde mücadele etmekten geçiyor. Evet yani galiba bağlantıyı tekrar sağlayabilmiş değiliz. Burada programı da kapatmak durumunda kalacağız, öyle. E konuşalım o zaman, tekrar arıyormuş. Amerika'dan yayın yaparken böyle de bazı şeylerimiz olabiliyor. Tamamlama fırsatını bulacağımızı ümit ediyorduk programda. En ilgi çekici nokta da şu; büyük çoğunluğu Amerikalılar’ın bütün anketlerde gözüken, sağduyulu, çevrenin korunması, alternatif enerjilere, yenilenebilir enerjilere geçmenin hem de hemen geçmenin gerekli olduğunu söyleyen insanların çoğunlukta olmasına rağmen bunları konuşmayan adaylardan bahsediliyor. Güven Bey tekrar bağlantı kuruldu galiba. Alo.

GG      Alo merhaba, evet bağlantı kesildi az önce. Tekrar bağlanana kadar vakit geçti, özür dilerim.

ÖM     Estağfurullah. Ben de bu arada o sözünü ettiğimiz makalelerden küçük bir özet yaparak durumu kurtarmaya çalıştım.

GG      Peki aslında vaktimizi de geçtik. Ben şöylece bir dakika içinde bitireyim müsade ederseniz.

ÖM     Lütfen, estağfurullah.

 

ÖM     Lütfen, estağfurullah.

GG      Bir yapısal zorluklar olduğundan bahsediyordum; finansman zorluğu filan gibi şeyler fakat bunun ötesinde ilginç bir durum daha var. Amerika'da yaklaşık 200 milyon kadar seçmen var. Bunların yaklaşık %50’si, %55’i seçime katılıyor yani neredeyse 100 milyon insan hiçbir seçimde oy kullanmıyor. Bu aslında şu demek; oy kullanmayanlar hep biraraya gelip, kalkıp seçecekleri herhangi bir adama yani mahalle bakkallarına oy verseler onu başkan seçtirebilirler. Oy kullanmayanların yarısı bile bu yönde birlikte oy kullansa yine seçtirebilir fakat bu insanları mobilize edebilen bir siyasi hareket çıkabilmiş değil şimdiye kadar. Bu bir tür ümitsizlik hissinden, değişimin olanaksızlığı hissinden, nasıl olsa ben oy atsam da atmasam da bu hiçbir şey değişmeyecek. Ben bu hayata mahkûmum hissinden kaynaklanıyor kısmen diye düşünüyordum. Kalan %50, oy kullanan %50-55 kesime baktığımız zaman burada da benzer bir aslında mahkûmiyet duygusu görülüyor. Bunlar mahkûmiyet duygusu dolayısıyla oy vermeyen insanlar değil fakat mahkûmiyet duygusu dolayısıyla iki partinin dışına hiçbir zaman çıkılamayacağını düşünen insanlar. Dolayısıyla ya Demokratlara ya Cumhuriyetçilere oy veriyorlar. Yeşil Parti’nin başkanı olan Ralph Nader 2000 senesinde mesela bu döngüyü kırmaya çalışarak bir hayli uğraşmıştı. 3 milyon kadar oy aldı, aslında az değil çünkü o zamanki seçimde alınan oyların, her iki adayın da yaklaşık 50 milyon oyu vardı, yaklaşık %6’sına tekabül eder fakat mesela bir sürü insan Nader’ın bu 3 milyon oyuyla Al Gore’un Demokratların oylarını böldüğünü ve bunun George W. Bush’un işine yaradığını düşünerek Nader’a hâlâ kızgın o gün, bugün. Bunların hepsini bir araya koyduğumuz zaman Demokrat Parti'ye oy verenler ile Yeşiller arasında aslında bir sürü ortak noktada buluşan insan ya da seçmen olsa bile bunların bir kısmı mecburiyetten “yetmez, ama evet” diyerek yine Obama'yı seçecek gibi gözüküyor. Yalnızca küçük bir grup bunların içinde “yetmez, dolayısıyla hayır” deyip Chris Hedges gibi her ne olursa olsun ben artık oy vermiyorum, Demokrat Parti benden bir daha oy alamaz deyip mesela Yeşil Parti’ye oy verecek gibi gözüküyor. Geçenlerde okula giderken bir arabanın arkasında gördüm; tamponuna bir çıkartma yapıştırmış: “Sakın beni suçlama ben Yeşiller’e oy vermiştim.” yazıyor. Biraz ortada öyle bir durum da var.

ÖM     Evet, peki çok teşekkür ederiz yani siz ama galiba Obama kazanacak diyorsunuz son tahmin alarak da bitirelim.

GG      Benim tahminim Obama'nın çok büyük olmayan bir marjinle kazanacağı yönünde, evet.

ÖM     Çok teşekkürler Güven Bey.

GG      Peki, ben teşekkür ederim, hoşça kalın.

CT       Görüşürüz.