Neoliberalizm Bizi Kafalayınca Biz de İklim Değişikliğine Karşı Kendi Başımıza Kavgaya Girebiliriz Sanıyoruz

Neoliberalizm Bizi Kafalayınca Biz de İklim Değişikliğine Karşı Kendi Başımıza Kavgaya Girebiliriz Sanıyoruz

31 Temmuz 2017

Havuç yetiştirelim tabii ve bisiklete atlayıp pedal basalım; bunlar bizi mutlu edecek, sağlığımıza da iyi gelecektir. Ama artık, kişisel olarak ne kadar yeşil yaşıyoruz diye kafayı sıyırmaktan vazgeçip hep birlikte muktedir şirketlerin üzerine üzerine gitmenin tam zamanıdır.

Kaynak: The Guardian (17 Temmuz 2017)

Evi yanan birine havlu salla mı deriz? Silahlı kavgaya dalarken yanımıza sinek şaplağı mı alırız? İklim değişikliği konusunda bize verilen nasihatlar da krizin niteliğini düşünecek olursak, ancak bu saçmalıklar kadar “kel alaka” olabilir doğrusu.

Geçen hafta bilgisayarımın posta kutusuna gelen elektronik mesaj, işyerimi yeşilleştirmem için bana otuz öneri birden sunuyordu: yenilenebilir kalem kullan, duvarları açık renklerle badana ettir, asansörü kullanmaktan vazgeç...

Merdivenleri oflaya puflaya çıkıp eve döndüğümde, orada da beni yeni seçenekler bekliyordu: ampullerimi değiştirebilir, sebzelerimi yerel pazardan alabilir, ekolojik ev eşyaları edinebilir, çatıma da güneş paneli taktırabilirdim.

Bundan birkaç gün önce yayımlanan yeni bir araştırma da, iklim değişikliği ile savaşmanın en iyi yolunu bulduğunu iddia ediyordu: Çocuk yapmaya tövbe etmeliymişim.

Bireysel eylemlere girişmemiz yolunda özellikle Batı ülkelerinde her yana yayılmış olan – yani şirket reklamlarında, okul kitaplarında ve bellibaşlı çevre gruplarının kampanyalarında her yerde görmekte olduğumuz – bu vaazlar, nefes alıp vermek kadar doğal birşeymiş gibi görünüyor. Oysa, bize bundan daha kötü öğüt verilemezdi.

Biz kendi kişisel hayatlarımızı çevre dostu hale getirmek için harıl harıl uğraşırken fosil yakıt şirketleri bütün bu çabaları tamamen anlamsız kılacak şeyler yapıyor. 1988’den bu yana atmosfere saçılan karbon salımlarının dökümünü görmek ister misiniz? Salımların yüzde 71’i gibi dudak uçuklatan bir rakam var ortada ve bundan sadece 100 şirket sorumlu. Yani, biz o yenilenebilir kalemlerimizi kurcalayıp duralım, onlar da gezegeni ateşe versinler, iyi mi?

Bu şirketlerin gezegeni kirletme özgürlüğü – ve de bunlara cılız bir hayat tarzı değişikliği ile karşılık verme saplantısı – tesadüf falan değil aslında. Bu, son kırk yıldan beri, ortaklaşa eyleme geçilmesi ihtimaline karşı girişilmiş bir ideolojik savaşın sonucundan ibaret. Dehşet derecede başarılı olmasına rağmen, bu durumu geri döndürmek için hâlâ geç kalmış değiliz.

Thatcher ve Reagan tarafından hayatlarımıza egemen kılınmış olan neoliberalizmin siyasi projesi başlıca iki hedef gözetiyordu. Birincisi, özel güçlerin kimseye hesap vermeksizin ortalıkta at koşturmasının önüne konabilecek tüm engellerin kaldırılması. İkincisi de, demokratik halk iradesi nerede kullanılacaksa, bu engellerin getirilip orada o irade önüne konması.

Neoliberalizmin alamet-i fârikaları: yani özelleştirme, denetimlerin kaldırılması, vergi indirimleri ve serbest ticaret anlaşmaları. İşte bunlar şirketlerin elini muazzam kârlar biriktirip atmosferi bir açık lağım haline getirmekte serbest bırakırken, devlet aracılığıyla müşterek refah ve esenliğimizi planlama konusunda bizim elimizi kolumuzu ise tamamen bağladı.

Şirketlerin gücüne karşı getirilecek müşterek bir denetime benzer her şey, elitlerin hedefi oldu: lobicilik ve şirket bağışları, demokrasilerin içini boşaltırken bir yandan yeşil politikaların uygulanmasını engelleyip öte yandan da fosil yakıtlara para desteğinin gürül gürül akmasını sürekli kıldı; bu arada, çalışanların ortak güçlerini kullanmalarının en etkili aracı olan sendika gibi tüm emekçi birliklerinin hakları ise her fırsatta budandı.

İklim değişikliğinin şimdiye kadar görülmemiş güçte bir müşterek halk tepkisini gerektirdiği şu özel anda dahi neoliberal ideoloji yolu tıkıyor. İşte bu sebepledir ki, eğer karbon salımlarını hızla aşağıya çekmek istiyorsak, neoliberal ideolojinin bütün bu serbest piyasa lakırdılarının üstesinden gelmeliyiz; demiryollarını, kamu hizmet kurumlarını ve enerji şebekelerini yeniden kamunun denetimi altına almalıyız; fosil yakıt kullanımını aşamalı olarak durdurmak için şirketleri denetim altına almalıyız; ve iklim değişikliğine dayanıklı hale getirilmiş altyapı ve yenilenebilir enerji tesislerinin bedelini karşılamak üzere vergileri artırmalıyız – öyle ki, güneş panelleri, sadece bunların bedelini ödeyebilecek olanların değil, herkesin çatısına takılabilsin.

Neoliberalizm, bu gündemin siyasi bakımdan gerçekdışı sayılmasını garanti altına almakla yetinmedi; bu gündemin kültürel bakımdan düşünülemez hale getirilmesi için de büyük çaba harcadı. Neoliberalizmin rekabetçi kişisel çıkarı ve aşırı bireyciliği kutsaması, merhamet ve dayanışmayı karalayıp damgalaması, kendi aramızdaki ortak bağları da yıpratıp aşındırdı. Neoliberalizm, Margaret Thatcher’ın bir zamanlar va’zettiği “toplum diye birşey yoktur” sözünü toplum-karşıtı sinsi bir zehir gibi ortalığa yayıp durdu.

Araştırmalar, bu çağda yetişmiş olan insanların gerçekten daha bireyci ve tüketim yanlısı kişiler olduğunu gösteriyor. Kendimizi birer yurttaş olarak değil, birer tüketici olarak, karşılıklı bağımlılık içinde değil, sadece kendi gücüne güvenen insanlar olarak görmemizi öğütleyen bir kültür içerisinde yetişmiş kişiler olarak sisteme ilişkin bir sorunu çözmek için sürüler halinde etkisiz bireysel çabalara doğru koşuşturmamızda şaşılacak birşey var mı peki? Hepimiz Thatcher’ın çocuklarıyız.

Neoliberalizmin egemen olmasından öncesindeki dönemde bile kapitalist ekonomi, bir sömürü sisteminin yapısal sorunlarından – yani yoksulluk, işsizlik, sağlık bozulması, varlığını yetersiz hissetme gibi sorunlardan – mustarip olan ama bunların aslında kendi kişisel yetersizliklerinden kaynaklandığına inanan insanlar sayesinde başarılı olmuştu.

Neoliberalizm ise bu içselleştirilmiş kendini suçlama duygusunu alıp  türboşarja bağladı. Neoliberalizm şimdi bize diyor ki: İyi bir iş bulamamışsan, borca batmışsan, aşırı stres ya da aşırı çalışma yüzünden arkadaşlarına ayıracak zaman bulamıyorsan, bunun suçluluk duygusuna ve utancına kapılmalısın tabii, ama bu da yetmez; potansiyel ekolojik çöküşün yükünü de sırtında taşıyacaksın artık.

Ne var ki bireysel tercihlerin geçerli olması, ekonomik sistemin uygun, çevre dostu tercihleri yalnızca bir avuç zengin için değil, herkes için sağlayabilmesi halinde mümkündür ancak. Eğer makul fiyatlarla kullanabilecekleri kitle ulaştırma sistemleri mevcut değilse, insanlar evle iş arasında arabayla gidip geleceklerdir. Eğer yerel organik yiyecekler ateş pahası ise insanlar da yoğun fosil yakıt tüketen süpermarket zincirlerini kullanmaktan kaçınmayacaklardır. Ucuza üretilmiş kitlesel tüketim malları sonsuza kadar önlerinde akıp gidiyorsa insanlar da onları alacak, alacak, alacaklardır. Neoliberalizmin büyük üç kâğıdı da bu işte: İklim değişikliği ile başetmenin aracı olarak güç ilişkilerini ve siyaseti değil, cüzdanlarımızı kullanmamızı istiyor, bizi buna ikna etmeye çalışıyor.

Eko-tüketicilikle günahlarımızın kefaretini ödemiş sayabiliriz kendimizi. Ama, iklim krizinin yörüngesini değiştirme gücüne sahip olan tek şey, kitle hareketleridir. O zaman önümüzde öncelikli olarak duran görev, neoliberalizmin yaptığı büyüden kararlı bir zihinsel kopuştur: Yani, bireyler gibi düşünmekten vazgeçmemiz lazım artık.

İyi haber şu ki, insanlarda bir araya gelme güdüsü bastırılabilir birşey değil: Zaten hal-i hazırda kolektif hayal gücünün siyasi bakımdan geri döndüğünün işaretleri her yerde görülüyor. İklim adaleti hareketi boru hatlarını bloke ediyor, trilyonlarca dolarlık yatırımlardan vazgeçilmesini dayatıyor, dünyanın dört bir yanında şehirlerde ve eyaletlerde yüzde yüz temiz enerji ekonomilerine destek sağlıyor. Black Lives Matter (Siyahların Yaşamları Değerlidir) hareketi, göçmen ve Yerli hakları hareketleri ve insanca ücret mücadeleleri arasında yeni bağlar kuruluyor. Böyle hareketlerin ardından nihayet siyasi partilerin de neoliberal dogma’ya (doktrine) meydan okumaya hazırlanmakta oldukları görülüyor.

Bunların en iyi örneği Jeremy Corbyn: İşçi Manifestosu, iklim değişikliği ile baş etme konusunda toplumsal yeniden dağıtım projesini en net şekilde ortaya koydu: Manifesto, ekonominin kamusal araçları yenileyerek yeniden düzenlenmesinde, balatayı sıyırmış şirket oligarklarının durdurulmasında ısrarcı. Bu dönüşümün finanse edilmesinde zenginlerin de kendi paylarına düşeni ödemesi gerektiği kavramı önce hem siyasi sınıflar, hem de medya sınıfı tarafından kahkahalarla karşılanmıştı. Ama milyonlarca insan hiç gülmedi. Uzun zaman önce aramızdan ayrıldığı söylenen toplum, şimdi kesin dönüş yapıyor.

Yani. Havuç yetiştirelim tabii ve bisiklete atlayıp pedal basalım; bunlar bizi mutlu edecek, sağlığımıza da iyi gelecektir. Ama artık, kişisel olarak ne kadar yeşil yaşıyoruz diye kafayı sıyırmaktan vazgeçip hep birlikte muktedir şirketlerin üzerine üzerine gitmenin tam zamanıdır.

 

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.

İngilizce aslından çeviren: Ömer Madra