Bu Topraklar Son Durağımız!

Bu Topraklar Son Durağımız!

25 Şubat 2016

Televizyonlarda izleye geldiğimiz ve yazılı basında okuya geldiğimiz bilgilere göre, eğer gerekli önlemleri zamanında almaz isek, ülkemiz elli yıl içinde geniş ölçüde çölleşmiş olacak! Bu saptama, geçen hafta toplanan Erozyon Konferansı’nda açıklanmıştır. Bu ilk bakışta sarsıcı ve ürkütücü bir açıklamadır, ancak bu topraklara karşı işlediğimiz suçları anımsadığımızda, tam zamanında yapılmış önemli bir uyarıdır! Elli yıl gerekli önleyici ve düzeltici önlemleri almak ve tarihimizdeki efsaneyi yeniden yaşamamak için yeterince uzun bir süredir.

Televizyonlarda izleye geldiğimiz ve yazılı basında okuya geldiğimiz bilgilere göre, eğer gerekli önlemleri zamanında almaz isek, ülkemiz elli yıl içinde geniş ölçüde çölleşmiş olacak! Bu saptama, geçen hafta toplanan Erozyon Konferansı’nda açıklanmıştır. Bu ilk bakışta sarsıcı ve ürkütücü bir açıklamadır, ancak bu topraklara karşı işlediğimiz suçları anımsadığımızda, tam zamanında yapılmış önemli bir uyarıdır!Bizim kuşakların ortaokulda öğrendiği efsaneye göre, Orta Asya’dan göç etmemizin arkasındaki neden büyük kuraklık ve göllerin kurması imiş.

Eğer öğrenciler, sıradan yurttaş, çiftçi, iş adamı, bürokrat, bilim insanı ve politikacılar olarak bu ciddi bilimsel uyarıyı göz ardı eder ve bu sevgili topraklara karşı suç işlemeye devam edersek, kaçınılmaz sonuçla yine karşı karşıya kalacağız. Ancak bu kez, başka topraklara göç edebilme gibi bir seçeneğimiz yok, bu topraklar bizim son durağımızdır! Ya bu toprakları yaşanacak bir cennete çevireceğiz ya da cehenneme. Her ikisi de bizlere bağlı!

Bu aşamada, bir an durup, bu topraklara karşı bizzat kendimizin işlediği veya başkalarının işlemesine göz yumduğumuz zararlara ilişkin olarak belleklerimizdeki bilgileri anımsayıp sayalım.

 . Akarsularımızın üzerine birçok baraj yaptık, ancak, bu su havzalarını ağaçlandırarak yağışların toprak erozyonuna yol açarak barajları toprakla doldurmasını önleyemedik. Şimdi akarsularımız barajlara su yanında toprak da taşıyarak bu barajların ekonomik ömrünü kısaltmakta.

. Sulama projeleri için önemli yatırım harcamaları yaptık ve yapmaya devam ediyoruz, ancak, sulanan topraklardaki tuzlanmayı önleyecek yatırımlar için gereken yatırım harcamalarını yapmadık. Bu nedenle sulamasını yaptığımız yerlerden bazıları çölleşme adayı konumuna geldi.

. Akarsuların yanına kamu ve özel kesim olarak sanayi tesisleri kurduk, ancak atık suları arındırmak için gereken kaynakları ayırıp arıtma tesisleri kurmadık. Bu hatalarımız nedeni ile Sakarya ve Yeşilırmak’ta kitlesel balık ölümleri gerçekleşmektedir. Haliç’ten birçok sanayi kuruluşunu kaldırmamıza rağmen yeniden canlı yaşayabilir konuma gelmesi için uzun yıllar beklemek zorunda kalacağız.

. Hidroelektrik potansiyelimizin ancak yüzde kırkını kullanabilmemize rağmen, 1988 yılında dış finansmanının bir bölümü Japonya’dan sağlanan (bu kredinin önemli bir bölümü geri ödenmiştir) ve geri kalan kısmı da Dünya Bankası tarafından programa alınan Kayraktepe Barajı’nın yapımına başlanmasını bir tarafa bırakın, bildiğim kadarı ile, su altında kalacak arazinin kamulaştırılmasına bile başlanmamıştır. Buna karşılık, Yatağan, Gökova ve diğer yerlerde yüksek hava kirliliğine yol açacak düşük kalorili kömür yakacak termik santralleri kurduk bile.

. Bu ülke, akarsular, deniz, rüzgâr ve güneş gibi yüksek enerji potansiyeline sahip birçok temiz kaynağa sahiptir. Bu alanlarda küçük ve orta ölçekli yatırım yapmaları için özel sektör kuruluşlarını özendirecek yerde, mevcut kurulu hidroelektrik santrallarını özelleştirip, yeni termik santrallar yapmaya çalışıyoruz.

. Kaynak ve çabalarımızı yeniden ağaçlandırmaya harcayacağımıza, pikniklerde, anız yakmakla, arazi açmak için çıkan ve çıkarılan yangınlarla zaten az olan ormanlarınızı azaltmaya devam ediyoruz.

. Karadeniz’e ve diğer denizlere sanayi atıklarının akmasına göz yumuyoruz.

. Büyük kentlerin çevresindeki su toplama havzalarına kaçak yapılmasını özendirdik ve göz yumduk.

. Kanalizasyonları akarsulara, göllere ve denize dökmeye devam ettik.

. Kışları konutlarımızı yazlık giysilerle oturacak şekilde ısıtmak için özensizce hidrokarbon yakıtları tüketiyor ve küresel ısınmayı hızlandırıyoruz.

. Kentlerin çevrelerinde çöp yanardağları yaratıyoruz.

. Ozon tabakasını aşındıracak ürünleri ve teknolojileri kullanmayı sürdürüyoruz.

. Çevreyi ek zehirli gazlarla kirletecek şekilde araçları gereksiz ve yersiz şekilde gazlamaya devam ediyoruz.           

. 1974 petrol krizinden önce geliştirilmiş teknolojilerle motorlu taşıt üretip kullanılmasına göz yumuyoruz.

. En az bunlar kadar çevreyi etkileyecek şekilde karıncalar gibi üremeye devam ediyoruz.

Olasıdır ki, benim bilmediğim yol ve yöntemlerle doğaya zarar verecek davranışları da sürdürüyoruz. Ve bütün bunları durup bir an nereye gitmekte olduğumuzu düşünmeden tekrar tekrar yapmaya devam ediyoruz.

Yanlış anlamayın, sanayileşmeye veya gelişmeye hiç de karşı değilim. Karşı olduğum şey, vahşi kapitalizm yöntemleri ile doğaya zarar vererek sanayileşmektir. Bu yöntemlerle içimizden bazıları çok daha hızla zenginleşebilir ve hatta bu zenginliklerini harcamak için diğer ülkelere bile göç edebilir. Ancak ulus olarak bir başka toprağa göç etmemiz olası değil. Sonuçta, bu doğa cinayetlerine sesini çıkarmayan çoğunluk olarak ağır bedeli ödemek zorunda kalacağız. Sustukça, ödeyeceğimiz fatura kabarmakta!

Bir kez daha belirtmek isterim ki, bu sevgili topraklar ulusumuzun son durağıdır. Bu topraklara kendi verdiğimiz zararlardan koruyalım! Bu mücadele sorumluluğumuzu, soyumuzdan gelenlere ve geleceklere aktaramayız. Fazla zamanımız kalmadı! Sonuçta öz saygımızın gereği olarak doğaya yönelik suçlarımıza karşı sesimizi yükseltelim!

***

Yukarıda okuduğunuz metin, 27 Eylül 1994 günü “Turkish Daily News” gazetesinde İngilizce olarak yayınlanan yazımın Türkçesidir. Bu metni okurken aklınızdan bunların yirmi iki yıl önce yazılıp yayınlanmış olabileceği hiç geçti mi? Sanmıyorum! Çünkü aynı hatalarımızı günümüzde de hız kesmeden sürdürüyoruz. Üstelik 1994 yılında açıklanan elli yılın, yirmi iki yılını geride bırakıp, her yıl çevre felaketlerini daha yoğun olarak yaşamamıza rağmen, inat ve ısrarla aynı hataları yinelemekle kalmayıp, yeni yanlışlarla doğaya çok daha büyük zararlar vermeyi sürdürüyoruz. Yeni hatalarımıza ilişkin ek açıklama yapmadan önce yukarıdaki yazıda yer alan bazı bilgileri güncellemek istiyorum.

. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın, bir milletvekilinin Kayraktepe Barajı ile ilgili yazılı soru önergesine verdiği yanıt, TBMM’ne 30.9.2014 tarihinde gönderilmiştir. Yanıtta, Kayraktepe Barajı ile ilgili şu bilgi verilmiştir: “Barajın uygulama projesi henüz tamamlanmadığından kamulaştırma çalışmalarına başlanılamamıştır. [1]” 420 megawatt enerji üretme kapasiteli bu baraj ve hidroelektrik santral, 28 yılı aşkın süredir tamamlanamadığı için, eşdeğer enerji üretimi, düşük kalorili ve çevre zehirleme katsayısı çok yüksek olan düşük kalorili kömür tüketen termik santrallar tarafından karşılanmıştır. Bir mühendisin 28 yılda bu kapasitede enerji üreten düşük kalorili termik santralların ülkemiz atmosferine saldığı zehirli gazları boyutunu ve çevresel maliyetini hesaplayıp yayınlaması toplumsal çevre bilincinin gelişmesi bakımından yararlı olacağı kadar, enerji üretiminin planlaması yönünden de uyarıcı ve uyandırıcı olacaktır diye düşünüyorum.

. Yukarıya aldığım yazımda, küçük akarsular üzerinde hidroelektrik santrallarının özel sektör kuruluşlarınca yapılmasını önermiştim. Önerim, akarsular üzerinde küçük ölçekli hidroelektrik santralları kurulması idi, yoksa nehirlerin özelleştirilmesi aklımdan bile geçmemiştir. Nehirlerin özelleştirilmesi yolunda alınan kararlar sonucu, başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere, akarsu kaynaklarına komşu köylerimizde yaşayanlar bu suları kullanamaz hale geldiler. Bu konudaki eleştirilerimi öğrenmek isteyen okurlar,  “Nehirleri Özelleştirmenin Bedelini Kim Öder?” başlıklı yazıma göz atabilir.

Şimdi de aradan geçen yirmi iki yılda ülkemizin çölleşmesini hızlandırmak için neler yaptığımıza ilişkin sadece birkaç örnek vermekle yetineceğim.

Yukarıdaki yazımın yayınlandığı 1994 yılında ülkemizde 2,861,640 adedi otomobil olmak üzere 5,606,712 adet motorlu taşıt aracı varken, bu sayılar Temmuz 2015 tarihinde sırasıyla 10,298,300 ve 19,541,369 a tırmanmıştır [2]. Diğer bir deyişle yirmi bir yılda otomobil sayısı yaklaşık yüzde 260 (259.87) oranında artmışken, toplam motorlu taşıt sayısı yüzde 248 (248.53) boyutunda büyümüştür. Bir başka ölçüde, 1994-2015 arasında ülkemizin motorlu taşıt sayısı 13,934,657 adet artmıştır. Diğer bir deyişle ülkemizde motorlu taşıtların hava kirlenmesine yaptıkları katkının en az yüzde 250 arttığını varsayabiliriz. Artan motorlu taşıt sayısının hava kirliliğine etkisini daha somut bir rakamla ifade edemiyorum, çünkü, Türkiye İstatistik Kurumu, motorlu taşıtların yıllık yolculuk kilometreleri konusunda veri yayınlamadığı için ona dayanarak artan motorlu taşıt filosunun yaptığı yolculuk boyutu ile çevre kirletici etki hesabını yapamıyorum. Ancak, internette motorlu taşıtların karbon dioksit salınımına ilişkin bilgiler içeren sitelerde bulduğum verilerle, bu konuda kabaca bir fikir vermeye çalışacağım. İnternette yer alan “CO2.myclimate.org” sitesinde, bir aracın bir yılda yaptığı kilometre ve 100 km. de yaktığı yakıt miktarına göre atmosfere saldığı yıllık karbondioksit miktarını hesaplama motoru mevcuttur. Buna göre yılda 10,000 km yol giden ve 100 km de 5.6 litre benzin yakan bir aracın yıllık ürettiği karbondioksit miktarı 2 ton 152 kg dır. Yine yılda 10,000 km yol giden ve 100 km de 6 litre dizel yakan bir aracın yılda ürettiği karbondioksit 2 ton 396 kg dır. Hesaplamayı kolaylaştırmak amacıyla her iki karbondioksit miktarının ortalamasını yaklaşık olarak 2 ton 250 kg olarak alırsak, 1994-2015 arasında artan motorlu taşıt sayısının sadece 2015 yılında saldığı ek karbondioksit miktarı (13,934, 657 x 2.250=) yaklaşık 31,352,978 ton olur. 2015 yılındaki toplam motorlu taşıtların saldığı yaklaşık CO2 miktarı ise (19,541,369 x 2.250=) 43,968,080 tona çıkar. Dikkat ederseniz bu hesaba, 1994 ten sonra yapılan düşük kalorili kömür tüketen termik santralların ve artan uçak trafiğinin saldığı CO2 ve diğer zehirli gazlar dahil değildir. Sanırım, ülkemizdeki motorlu taşıtların yıllık olarak yaptığı yolculuk ortalaması 10,000 km den az değildir.

Şimdi de sadece motorlu taşıt sayısındaki artışla salınan ek CO2 i yok etmek için ne kadar ağaç ektiğimize bakalım. Türkiye’de 1994 yılında 20,199,000 hektarlık orman arazisi vardı. TÜİK’in verilerine göre 2015 yılındaki orman arazisi ise 21,537,000 hektardır. Bu durumda 1994-2015 arasında (21,537,000 – 20,199,000=) 1,338,000 hektar orman artışı olduğu anlaşılmaktadır. (Hükümetçe açıklanan ağaç dikim verilerine yönelik olarak son yıllarda yer alan yoğun tartışmalara girmiyorum.) İnternette yaptığım aramaya göre, bir ağaç için 2X2 metrelik alan ayrılırsa bir hektara 2,500 ağaç, 3×3 metrelik alana bir ağaç dikilmesi durumunda ise bir hektara 1,111 ağaç sığmaktadır[3]. Elbette ağaçlar fidan düzeyinde iken bu metre ölçümleri çok daha düşük düzeylere inebiliyor. Ağaçlar 20-30 yaşa geldiğinde de 3×3 metre yetersiz kalıyor. Yetişkin ağaçların CO2 temizleme boyutuna bakacağımız için, olgunluk çağındaki bir ormanda her bir ağacın ortalama 3×3 lük bir alan kapsadığını varsayarsak bir hektarda 1,111 ağaç olacak 1994-2015 arasında orman arazisi artışı olan 1,338,000 hektarda (1,338,000 x 1,111=) 1,486,518,000 ağaç olduğunu düşünebiliriz. Olgunluk çağındaki bir ağacın bir yılda yaklaşık 22 kilogram (veya 48 libre) CO2 i fotosentez sonucu tüketip oksijene çevirdiği bilinmektedir[4]. Bu durumda, 2015 yılı itibariyle ek orman arazimizdeki 1,486,518,000 ağacın tüketebildiği yıllık CO2 tüketim miktarı (1,486,518,000 x 0.022=) 32,703,396 ton olacaktır. Görüldüğü üzere, dikildiği varsayılan 1.5 milyara yakın ağaç, olgunluk çağında kabul edilerek hesaplarsak, 2015 yılı itibarıyla artan motorlu taşıtların ürettiğini varsaydığımız en düşük düzeydeki CO2 miktarını ancak karşılayabilecektir: salınan ek CO2 miktarı 31,352,978 < 32,703,396 olgunluk çağındaki ağaçların temizlediği azami CO2 miktarı. Ancak bu noktada hemen belirtmeliyim ki, 1994 ten sonra genişleyen ormanlardaki ağaçlar çok büyük ölçüde fidan veya genç ağaç durumundadır. O nedenle de yıllık CO2 tüketim miktarları 22 kg’ın çok altındadır. Bu durumda 1994 sonrası ekildiği varsayılan ağaçların tükettiği CO2 miktarı da 32,703,396 tonun çok altında kalacaktır. 1994 sonrasında orman alanlarındaki genişlemenin nasıl bir seyir izlediği aşağıda Tablo 1 de yer almaktadır. Tablo 1 de açıkça göstermektedir ki, 1997 yılından başlayarak ekilen ağaçların 25-35 yaş arasında tüketebildiği yıllık 22 kg boyutunda CO2 tüketebilmelerine olanak yoktur.

Tablo 1

Yıllar itibariyle orman alanları

Yıl  Orman alanı hektar Eklenen alan hektar 2016 yılında ağaçların eriştiği yaş
1994 20,199,000 0  
1997 20,703,000 504,000 18
2004 21,189,000 486,000 11
2009 21,390,000 201,000 6
2010 21,537,000 147,000 5
2015 21,678,000 141,000 1

Kaynak: TÜİK İstatistik Göstergeler 1923-2011 ve 2015 yılı için TÜİK veri tabanı

Dolayısı ile günümüzde, Türkiye, 1994 yılına göre sadece motorlu taşıt sayısındaki artışla çok daha fazla CO2 üretmektedir. Genişlediği ileri sürülen ormanlarındaki ağaç sayıları, üretilen bu ek CO2 miktarının sadece motorlu taşıtlardan kaynaklanan boyutunu bile karşılayamaya yetmeyecektir. Bu hesaplamalarda motorlu taşıtların CO2 salınım verileri en düşük düzeyde alınmıştır. Yaşlı araçların fazla yakıt tüketmesi, büyük ve ağır taşıtların ek yakıt tüketimi, trafikte bekleme nedeni ile ek yakıt tüketimi ve spor taşıt araçları ile özensiz araç kullanımı yoluyla fazladan ve faydasız yakılan enerjinin ortaya çıkardığı ekstra CO2 miktarı hesaplanmamıştır.

Eğer kentlerde ve ülke çapında toplu taşıma konusunda raylı sistemlere gereken boyutta ağırlık verilebilseydi, motorlu taşıt sayısındaki artış bu boyutlara varmayabilirdi.

Bir de düşük kalorili kömür yakan termik santrallar, eklenen yeni fabrikalar, artan konut sayılarından kaynaklanan, diğer zehirli gazlar bir yana, CO2 salınım miktarları göz önüne alındığında ülkemizdeki hava kirliği çok büyük ölçüde artmıştır. Artan bu CO2 miktarı ve diğer zehirli gazlar ve yukarıda 1994 tarihli yazımda değinilen ve etkisi daha da artmış bulunan unsurlar da göz önüne alındığı, çölleşme hızımızın da artmış olduğu sonucuna varabiliriz.

Çölleşmeyi hızlandırmakta olan bu tehlikeli gelişmelere rağmen, İstanbul’a yeni hava alanı yapmak, İstanbul Boğazı’na paralel kanal açmak, başta altın olmak üzere çevre maliyeti göz önüne alınmadan verilen maden ruhsatları ile mevcut ormanları yok etme girişimlerini anlamak olası olmadığı gibi onaylamak ta mümkün değildir. Bu bağlamda özellikle siyanür gibi çok tehlikeli ve çevreyi yok eden teknolojilerle altın üretme projelerini yok edeceği orman arazileri ve mikro klimaları, çıkarılan altının birkaç katı ile harcansa bile geri kazanılmasının mümkün olamadığı dünyadaki birçok örneklerle ortadadır.

Doğaya veregeldiğimiz zararlar konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler www.hikmetulugbay.com/?p=36da yer alan “CO2 Cahilliğinden Kurtulmak II” başlıklı yazıma göz atabilirler.

O nedenle tekrar yazmakta fayda görüyorum, bu topraklar bizim son durağımızdır ve göç edecek yeni topraklar da yoktur. Her bir metre karesi tonlarca altından çok daha değerlidir, toprağımıza bilinçle sahip çıkalım, Artvin İlinde olduğu gibi sahip çıkanlara, uyarıları için gönülden teşekkür edip saygı duyalım.         

 

[1] T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği, …/200648 sayı ve 20.09.2014 tarih ve Soru Önergesi (7/50713), TBMM internet.

[2] TÜİK Motorlu Kara Taşıtları 2013, Tarihsel İstatistikler Tablo 1.1 ve Haber Bülteni No. 18769 16.9.2015.

[3] “Number of trees per area by spacing combinations”, cta.omi.gov.

[4] “Tree Facts”, www.americanforests.org.