İstanbul’un sokak köpeklerinin “uzun yüzyılı”

-
Aa
+
a
a
a

Havrita tartışmaları sürerken, Dr. Mine Yıldırım'la 1910 yılında yaşanan Hayırsızada Vakası sonrasında kent insanının ve yerel yönetimlerin İstanbul'daki sokak köpekleriyle kurduğu ilişkiyi konuştuğumuz İstanbul Ansiklopedisi bölümüne yeniden kulak veriyoruz.

Hayırsızada'ya sürgün edilen köpekler.
Cumhuriyet döneminde sokak köpekleri
 

Cumhuriyet döneminde sokak köpekleri

podcast servisi: iTunes / RSS

Cem Erciyes: Bu hafta İstanbul'un sokak köpeklerini konuşacağız. Geçen kış Ekrem Işın'la bu konuya değinmiş, Osmanlı döneminde İstanbul'un sokak hayvanlarını konuşmuştuk. Bugün biraz daha yakın bir döneme, Cumhuriyet yıllarında İstanbul'daki sokak hayvanlarının durumuna bakacağız. Bu konuda çalışmaları olan Kadir Has Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Mine Yıldırım konuğumuz. Mine Hanım, hoş geldiniz. 

Mine Yıldırım: Merhaba. 

C.E.: Geçen programda Ekrem Işın'la İstanbul'da sokak hayvanlarına dair 1987 tarihli “Dört Ayaklı Belediye İstanbul'un Sokak Köpekleri” başlıklı yazısı ve 2017 yılında İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde aynı adı taşıyan sergi üzerinden kentin köpeklerini, şehirdeki görece rahat yaşamlarını, batılı seyyahları hayrete düşürecek şekilde kamusal alanda insanlarla iç içe var olabilmelerini konuşmuştuk. Bu güzel sokak hayvanlarının hikâyesinin acı bir finali vardı. 1910 yılında yaklaşık 80 bin sokak köpeği İstanbul'un en uzak ve en küçük adalarından biri olan Hayırsızada’ya sürgün edilmiş ve neredeyse ölüme terk edilmişti. Ekrem Işın bunları anlattı bize. Bu hafta Mine Yıldırım’la 1910’dan, yani Hayırsızada Vakası’ndan sonrasını konuşacağız. İstanbul'daki sokak hayvanlarının, özellikle köpeklerin kamusal alandaki varlık savaşını dinleyeceğiz.
 

Hayvan Partisi tarafından 2012 yılında Hayırsızada'ya yaptırılan anıt.

Hayvan Partisi tarafından 2012 yılında Hayırsızada'ya yaptırılan anıt.

“Hayırsızada Vakası belediyecilik politikası bakımından kurucu bir tecrübe.”

Kansu Şarman: Ben de Mine Yıldırım'ın bu konudaki çalışmalarını inceleme fırsatı buldum.1910’dan sonra İstanbul'da sokak hayvanlarının, özellikle de sokak köpeklerinin durumu önceki döneme göre çok sorunlu. Osmanlı dönemindeki görece konforlu yaşam yerini ciddi bir hayatta kalma kavgasına bırakmış. Mine Hanım, siz bu dönemi Hayırsızada Vakası öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırıyorsunuz. Nasıl bir fark görülüyor bu iki dönem arasında?

M.Y.: Hayırsızada Vakası hem bizim için, yani İstanbul'un kurulu çevre tarihi, kent kültürü, ekolojik tarihi açısından bu dönem üzerine çalışan, düşünen insanlar için hem de bu şehirde yaşam mücadelesi veren hayvanların tarihi açısından bir dönüm noktası. Köpeklerin bu büyük felaketi, şehirde 20. yüzyılı açan ilk büyük kitlesel insandışı nüfus hareketi olarak örgütlenen bir politikanın sonucu. Dolayısıyla ilk büyük girişim, ilk büyük sürgün, yerinden etme ve tecrit altında öldürme deneyimi. Bu tarihi inceleyenler açısından bir kırılma noktası. Modernleşme adı verilen, bizim ise batılı olanın topluma entegre edilmesi adını verebileceğimiz o karmaşık tecrübe son derece acıklı. Neden oldu bunca ölüm? Bir önceki dönemde bu hayvanların korunduğu bir düzen vardı, bu düzenden kopuş yaşandı. Hayvanların bakıldığı, sevgi gördüğü geleneksel dönemden bir kopuş… Aynı zamanda 21. yüzyılı aşan büyük bir felaket tecrübesi bu. Hayvanlar için de ciddi anlamda şehirden koparılma ve ölüm hikâyesi.

Benim çalışmama da ışık da tutan Hayırsızada Vakası’nın kendisinden sonrasını da dönüştürmüş bir “kurucu” tecrübe olduğunu düşünüyorum. Bu gelenekten kopuş sonraki dönemi şekillendirmiş, ona ışık tutmuş ve yön vermiş aslında. Bugün İstanbul'daki sokak hayvanlarının yaşam mücadelelerine, yaşamlarını kuşatan siyasi, idari ve yerel yönetim pratiklerine şekil veren bir tecrübe. 1910 yılında İstanbul'daki köpeklerin çok büyük bir kısmı Hayırsızada’ya sürülerek yok edildi. Yalnızca iki sene sonra köpeklerin yeniden şehirde görülmeye başladığını biliyoruz. Bu anlamda doğuyla batı arasında kalmış bir durum diyebiliriz, gecikmiş modernite de diyebiliriz. Yarım yamalak, arkasındaki sistematiği örgütleyememiş bir modernite. Aslında iyi ki de öyle olmuş. Bu sayede bugün bize sokak köpekleriyle birlikte yaşama fırsatı vermiş. Yaşanan tam bir fiyasko. Siz 100 bin köpeği toplayıp öldürüyorsunuz. Yalnızca iki sene sonra geri geliyorlar.

“İstanbul’daki sokak köpeklerinin tarihinde ne yalnız şiddet ne de şefkat var.”

C.E.: Çalışmalarınızda 1910 sonrasında şehrin köpeklerine karşı hem şiddet hem de
hem de ihtimam olduğunu söylüyorsunuz. Bu iki zıt kavram şehirdeki köpeklerin hayatında nasıl bir yapı oluşturmuş? 

M.Y.: İnsanla hayvan arasındaki ilişki alanı ne yalnızca sevginin, korumanın, yakınlığın ne de yalnızca tahakkümün, zorbalığın, şiddetin, zorun ve baskı altına almanın alanı. Hayırsızsada sonrasındaki ilişkilerin ikili bir örgü içerisinde geliştiğini düşünüyorum. İstanbul'daki sokak köpeklerinin tarihine ne yalnızca şiddetin olduğu ne de yalnızca romantik, estetik ve biraz da nostaljik bir kategori olarak korumanın, hayvanseverliğin, şefkatin, merhametin olduğu bir tarih olarak bakabiliriz. Hepsinin aynı anda var olduğu ve etkili olduğu bir dönem. Hayırsızada Vakası’nı tarihsel bir olay kategorisine taşıyan, her iki yapıyı da yönetim düzeyine, belediyecilik düzeyine taşımış olması. Hayvanlara karşı örgütlü bir şiddet var. Oysa ki 20. yüzyılda modern belediyecilik gelmiş. Bununla birlikte hayvan sevgisi de gelişmiş. Belediyelerin hayvanlara karşı, köpeklere karşı daha şefkatli, daha koruyucu, onlarla birlikte yaşamı hedefleyen bir perspektif içinde olması beklenmez mi? Neden böyle olmamış?

Bizim belediyecilik anlayışımızda kurucu bir tecrübe olarak batılılaşmanın izlerini görüyoruz. İnsan-hayvan ilişkisi modern belediyeciliğin içinde bir planlama mantığına tabi tutulabilir ancak bizim belediyeciliğimizde ilk icraatlarından biri Hayırsızada Vakası.Avrupa'da ya da Kuzey Amerika’da hayvanı, köpeği nerede görüyoruz? Paris'te, Londra'da, New York'ta köpeği ancak sahibinin yanında bir tasmaya bağlı olarak görüyoruz. Ya da hane halkı ilişkilerine dahil edilmiş bir aile ferdi olarak görüyoruz. İstanbul'daki insan-hayvan ilişkisinin tarihsel olarak farkı buradan geliyor. İstanbul'da biz köpekle sokakta ilişkileniyoruz. Köpek ne tarihsel olarak ne de ontolojik olarak evde duran bir hayvan değil. Bu batıda da böyle değil. 19. yüzyılın ortasında çok hızlı bir şekilde sokak hayvanlarının itlaf edilmesinin sistematik tarihinden sonra köpeği ya evde ya da bir takım av faaliyetlerinde görüyoruz. Oysa İstanbul'un köpekle temel ilişkilenme alanı sokak yani kamusal alan. Hiç kimseye ait olmadan bu hayvanlar kamusal alanda yaşama hakkına sahipler. Bu bizim için, İstanbul'da yaşayan insanlar için ya da İstanbul araştırmaları için öylesine gündelik bir tarih ki bunun ne kadar özgün olduğunu atlayabiliyoruz. Oysa bu Türkiye'deki kültürel ortamın çok önemli ve özgün işaretlerinden bir tanesi. Sokakta yaşayanı, düşkün, yardıma muhtaç ve kimsesiz olanı koruma hâlinin hâlâ geçerli olduğunu, hâlâ yaşayabildiğini gösteren bir şey. Bahsettiğiniz örgütlü şiddete rağmen hayatta kalmalarını sağlayan da bu aslında. Bunun bir gelenek olduğunu düşünüyorum. 

“İstanbul’da sokak köpeklerine yaklaşımın parçalı ve değişken bir tarihi var.”

C.E.: Şiddet ve şefkat bir arada yine de. Yaşadığımız kentte belediyeler kedi besleme noktaları, bakım yerleri açmak için birbirleriyle yarışıyorlar. İnsanların sokak hayvanlarıyla olan ilişkisini düşünen, kollayan yaklaşımlar da var. 1910’dan sonraki yıllarda geçiş dönemleri, belediyelerin farklı yaklaşımları var mı?

M.Y.: Kesinlikle var. 1910 yılında yaşanan gerçekten büyük bir felaket. Sonrasında büyük bir şiddetin ilerleyen, kendini sürekli açan, geliştiren tarihinden söz etmiyoruz. Son derece parçalı, kopuşlu, ileri geri hareketleri olan, bazı uygulamaların dönem dönem yükselip bazı uygulamaların toplumsal tepkiyle geri çekildiği bir tarih. Bir toplumsal pratiğin kanuna, hayvanla ilişkilenmenin belediyecilik pratiğine doğrudan müdahale ettiği ve hatta bugün hayvan hakları yasası tartışmasıyla yasal düzleme de müdahale ettiği örneklerden bir tanesi bu konu. 

Tarihi dönemlere ayırmak oldukça önemli. 1930’lar, 1950’ler sokak hayvanları açısından çok farklı. Benim en çok ilgimi çeken dönemlerden biri 1940’lar, yani İkinci Dünya Savaşı dönemi. Hayırsızada Vakası’ndan sonra sürgün etme bir hayvan yönetimi politikası olarak hızla terk ediliyor. Ardından gelen erken Cumhuriyet döneminden 1940’lara kadar yoğun bir şekilde hayvanı yerinde öldürme pratiği görüyoruz. Nedir bu? Özellikle toplumsal bakım ilişkilerini tahrif eden zehirleme, zehirli et vererek öldürme. Yani büyük kitlesel hareketlerle değil, Hayırsızada gibi büyük sürgünlerle değil, yerinde tamamen enformal, görünmez, merkezî, bir hükümet kararına dayanmadan, gördüğü yerde hayvanı öldürmeye dayalı bir belediyecilik politikası görüyoruz. Bunun karşılığında yine bir dip dalga olarak örgütlenen hayvan korumacılığı, modern anlamda hayvan hakları savunuculuğu da aynı dönemde gelişiyor. 1912 yılı İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin kurulduğu yıl. 1910 ve sonrasında sokaklarda hayvanların can çekişerek ölmesine tepki veren, o dönemin bürokratik ve siyasi elitlerinin girişimiyle kurulan bir dernek. Derneğin temel amacı belediyenin yerinde öldürme icraatlarını insancıl hâle getirmek, tamamen engellemek değil.

C.E.: 1960’larda ve 1970’lerde de aynı şey devam ediyor mu?

M.Y.: Etmiyor. Bu derneğin girişimiyle, kendini belediyenin bir yardımcısı olarak görmesiyle ve bu konuyu bilimsel ve insani düzeye çekme çabasıyla birlikte insancıl öldürme metodlarına geçiliyor. 1970’lerde ve 1980’lerde bu metodların giderek geliştiğini görüyoruz. Belediye eliyle yerinde öldürme, zehirli et vererek öldürme, münferit vakalar dışında kentte yaygın olarak görülmüyor. 1970’ler ve 1980’ler İstanbul’u zaten toplumsal hareketliliğin son derece yoğun olduğu bir siyasi mücadeleler dönemi. 12 Eylül döneminde belediyelerin, yani askeri cunta döneminin artık zehirli et yerine doğrudan ateşli silahlarla köpekleri öldürdüğünü görüyoruz

K.Ş.: Benim yaşım yetiyor. Cem'in de öyle. Çocukluğumda, 1970’lerin sonunda ve 1980’lerin başında sokakta tüfekli itlaf ekipleri olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Hatta gözümün önünde sokak köpeklerini hedef aldıklarını da hatırlıyorum. Bugünkü gibi bir hassasiyet olmadığı için de o dönemde insanların bunu bir miktar normal algıladığını da hatırlıyorum. Siz sonrasına bu uygulamanın kalmadığını söylüyorsunuz. 

M.Y.: Gelen tepkilerden dolayı terk edilmiş. Ancak hâlâ uygulanıyor mu? Yer yer uygulanıyor. O dönemi farklı kılan şiddetin bu derece görünür olması. Yani uzak bir adada ya da bugünkü gibi dev barınaklarda, tecrit merkezlerinde hayvanların öldürülmediği, sokak ortasında, güpegündüz, insanların, çocukların, bütün kent sakinlerinin göreceği şekilde öldürüldüğü bir dönem. Ben o dönemi hatırlamıyorum ama Habitat II dönemini hatırlıyorum. Şu anki cumhurbaşkanının belediye başkanı olduğu dönemin ortasında, Habitat II etkinliklerinde tek tek bütün sokak köpeklerinin zehirlendiğini hatırlıyorum. Dolayısıyla zehirleme pratiği geride kalmış olmasına rağmen şehir büyük olaylara, büyük etkinliklere, özellikle uluslararası etkinliklere hazırlanırken ortalığa çekidüzen verme amacıyla gerçekleştirilen eylemlerin birinci kurbanı yine köpek dostlarımız. İkinci Dünya Savaşı dönemi belediyecilik açısından daha da enteresan bir dönem. Çünkü her öldürülen hayvan kayda geçiriliyor. Ve belediye kendi reklamını yapıp öldürdüğü hayvanları bir sayı olarak yayınlıyor. O dönemin gazetelerini incelerseniz bunun en üst noktaya ulaştığı ve bir belediyenin icraat raporuna girdiği dönem 11 yıllık Lütfi Kırdar dönemi. 

“Bugün sokak köpeklerine uygulanan şiddet artık şehrin çeperlerinde ve daha görünmez.”

C.E.: Bu karanlık dönemler geride kaldı mı? Bugün İstanbul'da sokak hayvanlarıyla, özellikle de köpeklerle ilişkimiz nasıl? 

M.Y.: Bütün varlığımla, kimliğimle, çalışmalarımla geride kaldı demeyi çok isterdim. Maalesef geride kalmadı. Ancak form, pratik ve mekan değiştirdiğini görüyoruz. Bu şiddet ilişkilerinin içinde sokak ortasında öldürme yok. Bugün sokak ortasında binlerce köpeği öldürürseniz infial olabilir. Belediyeciliğin kayıt dışı uygulamalarının gerisini, sinsi bir şekilde örgütlendiğini görüyoruz. İki yıl öncesine kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi hâla bu uygulamalara devam ediyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şehrin iki ucunda, bir tanesi Pendik, Tepeören'de, bir tanesi Sarıyer, Kısırkaya'da iki büyük hayvan tecrit merkezi var. Her biri yaklaşık 10 bin hayvan kapatma kapasiteli. Yani bu hayvanların hiçbir gerekçe olmadan şehirden koparılıp kapatılabileceği merkezler var. Bugün ikisi de boş ama son iki yıldır boş. İki yıl öncesine kadar bu tesislerde köpeklerin öldürüldüğünü biliyoruz. Yani bu yöntemler zaman içerisinde gelişiyor, değişiyor. Bu da her döneme ayrı ayrı bakmamız gereken parçalı bir tarih oluşturuyor bizim için. 

Lakin hayvanlara uygulanan bu şiddete tepki olarak son derece önemli, umutlu ve benim dik dalga olarak örgütlendiğini düşündüğüm bir toplumsal tepki var. Bu aynı zamanda o kadim koruma ilişkisinden geliyor. Merkezî, sistematik olarak örgütlenen şiddete karşılık örgütlenen bir hayvan hakları mücadelesi var. Yani belki hayvan eti tüketmeme ya da veganlık üzerinden gelişmiyor mücadele ama sokaktaki, kamusal alandaki hayvanı, kimsesiz olanı koruma üzerinden gelişiyor. İnsanların duyarlılığı da var. Şiddetin görünürlüğüne dair Türkiye'de ve İstanbul'da düşünmeye, daha çok çalışmaya başladığımız bir dönem. Yani sokak ortasındaki şiddete tepki vermek kolay ama şehrin çeperlerinde, kapalı kapılar ardında örgütlenen şiddeti de düşünmek lazım. Bu anlamda umutluyum ben. Ama üzgünüm de. Çünkü bu köpekler için çok uzun bir tarih aslında.  

K.Ş.: Sosyal medyanın etkisini pek çok alanda eleştirdiğimiz durumlar oluyor. Ama gerek barınakların koşullarının iyileştirilmesinde, gerek toplumun içinde belirttiğiniz hassasiyetin gelişiminde, gerekse sahiplenme mantığının doğru ayaklar üzerine oturmasında sosyal medyanın da etkisi var, değil mi? 

M.Y.: Kesinlikle olumlu bir etkisi olduğunu görüyorum. Bu “sokakta olanı sahipsiz bırakmama” duygusunun sosyal medyada güzel bir şekilde örgütlendiğini görüyorum. Bu çok mutluluk verici. Yani kış aylarında ya da afetler sırasında ve sonrasında görüyoruz. Orman yangınlarında köpekler dışında başka hayvanların da kurtarıldığını görüyoruz. Bu tür toplumsal duygular kanuna giren şeyler değil. Kanun eliyle, iktidar eliyle belirlenen şeyler değil. Mutlaka bir tür yönetimsellik içerisinde yerini alması, adının konması ve korunması gereken bu duyguları Türkiye'de insanlar ayakta tutuyor. İstanbul'da ölmekte olan bir hayvana sosyal medya üzerinden yardım çağırabiliyorsunuz. Yeterli mi? Biz hâlâ 10 binlerce hayvanla, resmî rakamla 136 bin köpekle birlikte yaşıyoruz. Dolayısıyla kurtarıcı ve desteklenmesi gereken pratikler bütünü bence. 

K.Ş: Sokak hayvanlarıyla, sokak köpekleriyle ilgili planlamanın insanların vicdani duygularının, vicdani tepkilerinin ötesinde kurallara ve onları koruyucu, kollayıcı yasalara yönetmeliklere bağlı olması gerekiyor. Siz de bunun altını çizdiniz. Tekrar teşekkür ediyoruz.