'Saraya kaçan CHP'li kim?' opereti: "Ruhsatlı, güdümlü ve arızalı bir muhalefet yapısı var"

Diğer Program: 
Açık Gazete

'Saraya kaçan CHP'li kim?' opereti: "Ruhsatlı, güdümlü ve arızalı bir muhalefet yapısı var"

28 Kasım 2019
Fotoğraf: Yeniçağ

Açık Gazete'nin Ekonomi Politik köşesinde Ali Bilge, 'Saraya giden CHP’li' polemiği üzerinden ana muhalefet fonksiyonunda yaşanan zafiyetleri dile getirdi. Ana muhalefetin 2015 ve 2019 seçimleri sonrasında elde ettiği kazanımları kaybetmesinin nedenlerini açıkladı: “İyi yönetilmeyen, siyaset üretmekte sorunlu, asıl odakla münasip olmayan bir ana muhalefet gerçeği ile karşı karşıyayız." 

25 Kasım 2019 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Ekonomi Politik podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali bey!

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can, günaydın Selahattin, merhabalar!

Can Tonbil: Günaydın Ali bey, sabah şerifleriniz hayır olsun efendim.

AB: Hepimizin.

ÖM: Evet hayırlı sabahlar. Nedir durumlar şimdi neyi konuşalım?

AB: Geçen haftanın en önemli gündemi, saraya kimin gittiğinin sorgulanması oldu. Bir hafta önceki programda “Türkiye’de bir ana muhalefet,  CHP sorunu bulunmaktadırdemiş nokta koymuştuk. Yüzümüzü yine  kara çıkartmadı CHP! Ülkenin  muazzam sorunlarla yaşadığı bu günlerde, “Saraya giden CHP’li kim?" sorusu ile memleket çalkalanıp durdu. 2 ay öncesiydi, CHP meclis grubu bir ekonomi raporu yayınladı, o raporda “Türkiye toplumunda gerçek işsiz sayısı 7 milyonu aşmış vaziyette” diyor ve işsizliğin analizini yapıyordu. 

ÖM: Bu işsizlik mi?

AB: İşsizlik evet. Gerçek işsizliği 7 milyonun üzerinde hesapladılar, raporu yayınladılar. Şimdi, bu  ülkede 7 milyon işsiz var, bir de ana muhalefet var.  7 milyon işsiz, potansiyel olarak ana muhalefetle yollarının kesişmesi gereken bir toplumsal kesimdir. Normali, ana muhalefet partisi CHP’nin,  ıstıraplı kötü koşullar içinde yaşayan 7 milyonu kendisine yönlendirmek için kafa yorması ve çalışması yerine ‘Saraya kim gitti?’ bulmacası üzerinde yoğunlaşmış vaziyette olması bir akıl tutulmasıdır. CHP abuk sorular ve olaylar içinde savrulup durmaktadır.  Mesele aslında çok basit, bu haberi yazan gazeteciye bakmak, irdelemek yeterli. Gazetecinin sicili  haberi çöpe atmak için yeterlidir. 1980’lerde bir TAN gazetesi olayı vardır, aman 1930’ların, 40’ların TAN’ı ile  karıştırılmasın

ÖM: Zekeriya Sertel’in Tan gazetesi.

AB: Evet. Hatırladığım kadarıyla bu Tan gazetesi 1985 yılında yayınlandı. İşte ‘bu TAN’, bulvar gazeteciliğinin Türkiye’de en önemli temsilcisidir, fotoğrafı koyup altına asparagas haber yazılarak çıkarılan bir gazeteydi.

ÖM: Evet gayet iyi hatırlıyorum ben de yaşım gereği maalesef.

AB: Biz çok iyi hatırlıyoruz, isteyenler gazete hakkında yapılan – sanki yüksek lisans tezi de yapılmıştı-, araştırmalara ve kitaplara bakabilirler. ‘Tan gazetesi gerçeği’ diye. Meslekte ilk yıllarımızdı, canlı olarak şahit olduk Rahmi Turan ‘gazeteciliğine’. Basının bitişine ilişkin ilk taşları döşeyenlerdendir kendisi. Yani yazıyı yazan gazeteciye bakarak bu konuyu kesmek mümkündü, birbiri ardına yapılan rezalet açıklamalar sonrasında gazetecinin geçmişi ortaya döküldü, ‘bilmem kaç yıllık gazeteci’ diye ünlenen kişinin gazetecilik ilkelerini nasıl dümdüz ettiği ortaya kondu. Sicili cümle alem tarafından bilinen bu beyefendinin nasıl bir gazeteci olduğunu sanki CHP bilmiyormuş! Böyle bir kişinin haberine itibar ederek hiç böyle duruma düşülür mü?

Tan gazetesi ve sorasında yaşanan medya rezaletleri, benim de içinde bulunduğum gazetecilik örgütlerinde Gazetecilik Etik İlkeleri tartışmalarını ve çalışmalarını başlattı. Türkiye’de sorunlu bir gazetecilik, cumhuriyet tarihi boyunca olmadı mı, elbette oldu, basın çoğu zaman iktidarlara bağlıydı, ama neredeyse tümüyle asparagas haberlerle yoğrulmuş gazetecilik, Rahmi Bey’in şefliğinde TAN’la başladı pekala diyebiliriz. Şimdi aklıma geldi, bu gazetenin ‘ne menem bir şey’ olduğunu anlatan ilk araştırmanın ismi, ‘büyüklere masallardı’ gibi bir başlıktı, yazarın ismini hatırlamıyorum. Bu tür gazeteciliğin yaratıcısının haberini ciddiye almamak gerekirdi. Anında kesmek bitirmek gerekirken sakız gibi uzadı.

Peki, daha önce Saray’ı ziyaret eden CHP’li olmamış mıydı? Elbette oldu, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra -ki büyük bir yenilgiydi Erdoğan için- 48 saat mi, 3 gün mü ortalıkta gözükmemişti, sarayından çıkmamıştı, bir de baktık ki CHP’nin Deniz Baykal’ı saraya gitmiş, Erdoğan’ı ziyaret etmiş. Seçim yenilgisinden; 6 ay içinde yeniden seçime gidilmesi, barışın bitmesi, savaşın başlaması, bilumum terör olayları, Erdoğan’ın yeniden vücut bulması, bu ziyaret sonrası  gelişmelerle başladı. İktidarın seçim yenilgisi sonrasında (yasal süre) 45 gün süren görüşmeler ve oyalamacalarla koalisyon kurulması engellendi. Muhalefetin seçim başarısı ortadan kayboldu, üstünlük tekrar Erdoğan’ın eline geçti. O zaman, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli şunu söylemişti Deniz Baykal olmasaydı Erdoğan olmazdı, AKP olmazdı!” 

Evet, CHP’den Saray’a gidişlerin böyle sonuçları olmuştur. Saray ziyaretleri siyaseten sonuçları olan hikayelerdir. İnisiyatifin Erdoğan lehine dönüşmesine yol açan pek çok gelişme yaşamışızdır. Deniz Baykal saray ziyareti sonrasında Erdoğan’ı “Koalisyona açık olduğunu gördüm” diyerek, Erdoğan’a alan kazandırmıştı. Hükümetin kurulması için gerekli 45 günlük yasal sürenin dolması sonucunda Türkiye yeniden seçime gidecek, Erdoğan yaşadığı yenilgiyi bertaraf ederek kaybettiği inisiyatifi tekrar ele geçirecekti. Ayrıca Baykal’a verilen söz de gerçekleşmedi, Baykal TBMM Başkanlığına da seçilemedi, talip olduğu ve söz aldığı devletin 2 numarasını da elde edemedi. Erdoğan ve partisi yenilgiye rağmen, muhalefet hatalarıyla 3 önemli kurumu kendisinde topladı; başbakanlık, meclis başkanlığı ve de cumhurbaşkanlığı ile kuvvetlenerek otoriterlik yoluna devam etti.

4 yıl içinde yapılan iki seçim sonrasında yaşanan benzer duruma ayrıca işaret etmek isterim. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP ve genel olarak muhalefetin başarılı performansı olmasına karşın, sonrasında inisiyatif Erdoğan’ın eline nasıl geçtiyse, son seçim sonrasında da kaybeden Erdoğan olmasına karşın, inisiyatif tekrar Erdoğan’ın eline geçmiş durumdadır. Erdoğan, 23 Haziran’da önemli bir yenilgiye uğradı ama CHP’nin kayyım atamalarına kayıtsız kalması ve Suriye tezkeresini desteklemesi ile 23 Haziran 2019 kazanımını, ele geçirdiği inisiyatifi ana muhalefet önemli ölçüde  kaybetmiş gözüküyor. 7 Haziran 2015 seçimler sonrasındaki gibi süreci yanlış yönetmek suretiyle inisiyatifi Erdoğan’a bırakmış oldu. Dolayısıyla, iyi yönetilmeyen, siyaset üretmekte sorunlu, asıl odakla münasip olmayan bir ana muhalefet gerçeği ile karşı karşıyayız. Sonuçta Erdoğan’ın istediği  gibi bir arızalı muhalefet yapısı var, ruhsatlı, güdümlü muhalefet denebilir buna.

ÖM: Ben de birkaç şey sormak istiyorum bu noktada izin verirseniz. Bu Sözcü gazetesinin yazarı deniyor ama başyazarı aslında.

AB: Evet başyazarı.

ÖM: Bu atlanıyor, çok önemli bir konu çünkü “Sözcü’de bir sorun yok, tezgah var mı var” diyor Muharrem İnce çeşitli televizyon kanallarına ciddi açıklamalar yapmış başlıca adı geçiyor çünkü Saray’a giden CHP’li olarak. “Tezgah var mı var, Sözcü gazetesi var mı bu tezgahta? Yok. Rahmi Turan var mı? Göbeğinde!” diyor. Bu biraz böyle, Fehmi Koru buna “vodvil” demiş ama bence şöyle nitelendirsek ne dersiniz? Saray’dan CHP’li kaçırma operası gibi bir şey söyleyebiliriz.

AB: Çok iyi!

ÖM: Ama çok acayip bir şey çünkü “CHP’de bulunanlar bana kumpas kurdu” diyor Muharrem İnce ama mesela Kılıçdaroğlu da “Şaşırmadım” diye açıklama yaptı ama isim açıklanmıyor hiçbir şekilde. Bu Türkiye’de artık hakikaten vodvil ötesi bir tuhaflığa sahip. Yalnız sizin de biraz önce belirttiğiniz gibi Aydın Engin de hatırlatmış Rahmi Turan’ın gazeteciliği konusunda diyor ki “Rahmi Turan’ın kaynağı olan gazeteci (gazeteci?)” diye sormuş. Kendi kaynağını açıklayacak mı yoksak öyle bir kaynak yok mu ve o zat üfürük bir habercilik denedi ve yüzüne gözüne mi bulaştırdı, göreceğiz. Ama yani bayağı ciddi bir Rahmi Turan’la ilgili çok ilginç bir anısını paylaşmak yetiyor. İsmail Uyaroğlu yolladı, Politika gazetesinde kapı yoldaşımdı. 1985 yılında Cen Ajans’ta metin yazarlığı yaparken yeni çıkacak Sabah gazetesinin reklam kampanyasını yapma görevi bana verildi. Reklam verenle toplantı yapıyoruz, ajans tarafında Nail Keçili, Engin Ardıç ve ben varım, gazete tarafında da Dinç Bilgin, Zafer Mutlu ve Rahmi Turan. Nereden açıldı hatırlamıyorum, Rahmi Turan bir ara gazetecilik anılarından birini anlatmış bizzat kendi. Galiba Günaydın gazetesini yönetiyormuş o sırada, orta yaşı geçmiş olanlar hatırlar, cinayet haberlerinin eksik olmadığı Türkiye’de 70’li yıllarda sıra dışı bir cinayet işlenmişti, bütün ülke çalkalanmıştı, cinayetin kurbanı genç bir kızdı. Rahmi Turan’ın bizzat anlattığına göre kızcağız olay mahallinde yerde ölü yatıyormuş, Günaydın’ın foto muhabiri de fotoğraf çekiyormuş. Rahmi Turan foto muhabirine “Kızın eteğini yukarı doğru sıyır, bacakları görünsün ve fotoğrafı öyle çek” demiş. Foto muhabiri de söyleneni yapmış. Rahmi Turan’ın övünerek söyledikleri aynen böyleydi, tanıkların hepsi yaşıyor. Ertesi gün Günaydın gazetesi yok satmış, ikinci baskı yapmışlar. Yıllar sonra niye mi anlatıyorum bunu? Son günlerdeki marifetini konu olan, televizyonlarda programlara katılan herkes isim açıklamamasını doğru bulmamakla birlikte Rahmi Turan’dan övgüyle söz etti “Şöyle usta gazeteciymiş, şöyle başarılı, şöyle saygın, şöyle değerliymiş. İşte Rahmi Turan’ın değeri; bir ölünün üstünden cinsel istismar ve tiraj hesabı yapacak kadar usta ve saygın!” diyor.

AB: Of!  Sicili böyle işte..

ÖM: Çok ağır bir durum değil mi?

AB: Maalesef bu tür gazeteciliğin sayısız örnekleri bulunmaktadır. 1980’lerde bu tür gazetecilik anlayışının başlamasıyla birlikte Türkiye’de basın da medyalaştı! Basından medyalaşmaya geçtik, bir süre sonra Asil Nadir devreye girdi, Günaydın’ı Rahmi Turan’ı Asil Nadir satın aldı, Dinç Bilgin İstanbul’a taşındı, Sabah kuruldu, Uzan’lar sahaya girdi, sonra ki süreçleri biliyoruz. “İki buçuk medya istiyorum” diyen kişiyi, devrini hatırlayınız! Banka-finans, enerji, telekomünikasyon şirket sahipliği ve medya sahipliği iç içe geçmeye başladı, neo-liberal dönem medyası ve gazeteciliğine geçildi, vahşi bir dönemdi. Çok ağır iktisadi, sosyal ve siyasal sonuçları olan 2001 krizi ile sonuçlanan bir  dönem yaşandı. O dönemlerin canlı tanığıyız.

ÖM: Evet.

AB: Ekonomi Muhabirleri Derneği’nin 90‘lı yıllarda hem yönetim kurullarında çalıştım hem de genel başkanlığını yaptım, sonrasında bozulan çığırından çıkan gazetecilikle kıymet-i harbiyesi kalmadı ama etik ilkelerini ilk yayınlayan dernektik. Hem 30 yıl yayınladığım dergide, hem de EMD ve o zaman G7 dediğimiz 7 gazeteci örgütünde, medya üzerine, medyanın geleceği üzerine, duyduğumuz kaygılarımız nedeniyle pek çok toplantı düzenlemişizdir. Bir seferinde, 2002 olmalı, derginin (iif.com.tr) düzenlediği, “Krizin medyası medyanın krizi” başlıklı panelde siz de konuşmacımızdınız. 

ÖM: Evet.

AB: Türkiye’de medyanın ve ahlakının bozulmasına en önemli katkı yapan isimler kimler diye sorsanız, birinci sırada gelecek ismin haberine itibar ediliyor ve bu kişide Sözcü gazetesinin baş yazarı pozisyonunda…!

ÖM: Ben bu arada bir de şunu da sormak istiyorum “Rahmi Turan’da benim cep telefonum var, onun telefonu da bende var. Daha önce 3-4 kez görüşmüştük. Taraf benim, olayın öznesi benim ama beni aramıyorsun ve ‘CHP’den aldım, Kılıçdaroğlu’na doğrulattım’ diyor, bu nasıl iş?” demiş Muharrem İnce. Bir de “Sözcü gazetesi bu tezgahta yok, nasıl Sözcü gazetesinin baş yazarının olmadığı bir şeyde, tezgahta olmuyor” diyebiliyor Muharrem İnce, onu da anlayabilmiş değilim yani! Kılıçdaroğlu’nu da anlayabilmiş değilim “Bir isim açıklamadan hiç şaşırmadım” diye konuşuyor olması. Talat Atilla’yı da anlayabilmiş değilim, Talat Atilla diye bir gazeteci?

AB: Ben bilmiyordum böyle bir gazeteci olduğunu.  

ÖM: Ben de bilmiyordum.

AB: Bir de Ankara gazetecisiymiş üstelik, gazetecisiniz, haberi yakalamışsınız ve “Rahmi abime vereyim, kıyak geçeyim, ‘favour’ yapayım!” diyorsunuz. Gerçek gazeteciyseniz, böyle bir şey olur mu hiç, olmaz yani!

ÖM: Çok acayip bir durumdan bahsediyoruz. İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nu da anlayabilmiş değilim, bir açıklama yapmış.

AB: Ne demiş bilmiyorum.

ÖM: Onu da ben size atlatma haber olarak vereyim! İBB başkanı Ekrem İmamoğlu ilk kez konuşmuş, saraya giden CHP’li iddiası, benim yorumuma göre Saray’dan CHP’li kaçırma operası!

AB: Saray’a kaçırma!

ÖM: Evet Saray’a kaçırma ve Saray’dan sonra da bir takım trafik numaraları, plaka, vs. neyse “CHP’siyle ilgili hiçbir sorun yoktur” demiş! Ne diyeceğimi bilemedim. Bu durumda Saray’a giden CHP’li iddiası sonrasındaki tartışmalarla ilgili “CHP ile ilgili hiçbir sorun yoktur” demiş. E iyi o zaman, tamam mesele yok!

AB: Gidişat çok kötü, umudun muhalefette olması gerekirken, Erdoğan ana muhalefet tasarımında  oldukça başarılı, ana muhalefetle rahat bir biçimde oynayabiliyor. 23 Haziran sonrasında güçlenerek devam etmesi gereken bir ana muhalefet beklerken, genişleyen ve gelişen demokratik ittifak olması gerekirken, edilgen bir muhalefetle karşı karşıya olmak çok acı. Yerel seçimlerde yenilen inisiyatifi kaybetmiş olan sanki Saray değil, muhalefet.

Hatırlayalım: İktidar, “Dokunulmazlıkları kaldıracağız” diyor ana muhalefet “Tamam” diyor.  Dokunulmazlıkların kaldırılmasının yarattığı fecaati son 3 yılda yaşadık, yaşıyoruz. Parlamento, o gün önemini yitirmeye başladı. Koskoca HDP budandı, budanmaya da devam ediliyor. 2016’da TBMM’de dokunulmazlıklar kaldırılırken ve ana muhalefetin lideri şöyle bir cümle sarf etmişti “AKP’nin dokunulmazlık teklifi Anayasa’ya aykırı ama ‘Evet’ diyeceğiz” 

ÖM: Evet.

AB: İbretlik bir tavır, “Anayasaya aykırı ama evet oyu vereceğiz” ve hem de üstelik halka bile sorulmadan referanduma bile sunulmadan hocam! Tepside sunuldu..

ÖM: Bunu CHP genel başkanı söyledi değil mi?

AB: Evet. Sen, bunu yaparsan inisiyatifi de kaybedersin zaten, ana muhalefet ruhsatın yiter gider kaybolur, yok hükmünde olursun. Gelelim bugüne, yani 23 Haziran sonrasına, kayyum atamaları oluyor sayısı 24’e ulaştı, CHP yine kayıtsız, “Bizi ilgilendirmez, onların sorunu!” siyasetinde. Hâlbuki siz onların sayesinde bu başarıyı elde ettiniz, HDP- Kürt siyaseti oy vermeseydi ne İstanbul’u ne Ankara’yı ne de Antalya’yı kazanabilirdin, ne de 12  büyük şehri? Peki kayyım atamalarına duyarsız kalıp iktidarın suyuna gidince, ardından ne geldi? Buyurun Suriye için harekat tezkeresi..! Yine benzer bir  durum, Kılıçdaroğlu, “Suriye tezkeresine evet oyu vereceğiz, içimiz ağlaya ağlaya!” dedi.

Bakın, ana muhalefetin siyaset anlayışı işte bu. Böyle olduğunuz zaman da, ana muhalefet olamıyorsunuz, Erdoğan’ın istediği gibi “Türkiye ittifakına” girmiş oluyorsunuz. Seçim sonrasında Erdoğan, “Türkiye ittifakı yapalım” dedi, bu teklife sazan gibi atladılar, CHP’de bakanlıklar paylaşılmaya başlandı, neyse kısa sürede toparlandılar ama malzeme budur. CHP, “Müsaadeye mazhar muhalefet” olma yolunda bu tasarıma çok uygun ilerliyor. Siz, ağlaya ağlaya, anayasaya aykırı şekilde iktidar yoluna, suyuna devam ederseniz, o zaman siz güdümlü muhalefet isteğine olur veriyorsunuz demektir, ruhsatlı, güdümlü, müstakil muhalefet.

Siyasi tarihimizde, CHP tek parti döneminde parti içinde “müstakil bir grup” oluşturmuştur. Artık  işler o kadar iyi gitmiyor ki, eleştiren yok, vekiller ve bakanlar sıra neferi, saksı gibi, işler dar bir kadro içinde dönüyor, bir muhalefetsizlik sancısı yaşanıyor, “Olmuyor artık bazıları bizi de eleştirsin ama  bunlar içimizden birileri olsun” diye oluşturulan bir yapılanmadır. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra 1939 yılında, “müstakil grup” oluşturuldu, bu grubun tüzüğü, çalışma esasları da vardı. Muhalefet zinhar dışarda olmasın, tek parti içinde olsun, partiye ve hükümete biraz enerji katsın, yoksa kadrolar fosilleşmiş vaziyetteler…

Bugün Erdoğan’ın istediği Azerbaycan muhalefeti, eh o kadar olmasa da, burada da oldukça uyumlu bir CHP var, Kürt alerjisi mebzul miktarda bulunuyor, “Yurtta barış, cihanda barış” ama Suriye hariç, “tezkereye bin selam” vaziyetleri, HDP’ye gelince iktidar değirmenine suyu taşımaya, hürmete devam ediliyor. İktidar için “bundan alası  Şam’ da kayısı”. CHP; iktidarı desteklemekle Şam’la da arayı limonileştirdiğinin farkında mı, bilmiyorum. “Şam’la derhal görüşülmeli” diyen CHP değil miydi.! Neyse, biz konumuza devam edelim. CHP bu hali ile “Türkiye ittifakında” kendisine yer buluyor, uysal  muhalefet kavramının içerisine girmiş oluyor. “Saraya kim gitti bulmacası” ile Saray lehine bir operasyon yapılıyor, CHP yerel seçimlerde kazandıklarını Erdoğan’a veriyor, abuk bir arbede içinde  bunları yaşıyoruz. Muharrem İnce tekrar sahneye çıkıyor, şunu da belirtelim CHP kongre süreci yaşıyor, 2020’de büyük kongresini yapacak.

ÖM: Evet kongre öncesinde zaten bütün Muharrem İnce’ye de zaten o şekilde sorular sorulmuş ama başka bir merak ettiğim konu var, mesela CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun hem de yayına çıkıp “Şaşırmadım” dedikten sonra hâlâ herhangi bir isim açıklanmaması duruma hakim olduğu halde. Yani Muharrem İnce de aramış ve 8 buçuk dakika da görüştüklerini söylüyor Kılıçdaroğlu ile kendisinin araması üzerine ancak Kılıçdaroğlu’nun çıktığını söylüyor. Hürriyet gazetesi yeni yönetimiyle Kılıçdaroğlu meselesine el atmış bu CHP’ye “Bakın niye doğrudur?” dedim diye bir açıklaması var, Hürriyet’in bugünkü manşeti o. Peki o zaman ismi de açıklamasını bekliyorsunuz ama yok! Yani Kılıçdaroğlu bir CHP’linin Erdoğan’la görüştüğü iddialarına “Neden doğrudur” dediğini Hürriyet’e açıklamış. Nedenmiş? Bu sözle Erdoğan’ın CHP’nin iç işlerine müdahil olmasını kastettiğini belirtmiş. Talat Atilla’nın aradığı iddiası da vardı bu iddianın kaynağı olduğu ortaya çıkınca.

AB: Evet “Doğrulattım!” diyor.

ÖM: Evet doğrulattığını söylüyor, Kılıçdaroğlu’na doğrulattığını öne sürmüştü. Bu iddiayı da yanıtlamış CHP lideri “Hayır aramadı!” demiş, yani o zaman Talat Atilla’nın yalan söylediğini söylüyor. “Zaten 7 yıldır kendisiyle aramızda ne görüşme ne yüz yüze gelme var, ne konuşma var, yakın çevremi de aradığına dair bana gelen bir bilgi yok”. Peki o zaman neden doğrudur ve böyle bir iddia karşısında. O anlaşılamamış. Fakat asıl tabii Hürriyet bu hamleyi yaparken şeyde hiç bu haberler yok, sadece Star ve Yeni Şafak gazetelerinde aynı manşetle çıkmışlar. Bu da Türk medyasının ilginç özelliklerinden biri.

CT: Artık gelenekselleşmeye başladı.

ÖM: Evet gelenekselleşmeye başladı, “CHP bu pisliği temizlemeli” Yeni Şafak, “CHP genel merkezinde üretilen yalan CHP’yi sallıyor”, Star gazetesi “CHP bu pisliği temizlemeli” filan diye böyle bir manşet atıyorlar. Durum böyle.

AB: Medyanın büyük bir bölümü neredeyse tamamına yakını Saray gazeteciliği yapıyor, “Saray’a kim gitti” malzemesi ile de inisiyatif o tarafa geçmiş oldu. Programın başında söylediğim gibi ülkede 7 milyon işsiz yaşıyor, 7 milyon işsiz potansiyel olarak CHP’yi desteklemesi gerekir, 7 milyon kişi iktidar yapar adamı. Böyle bir vaziyet varken, Saraya kim gitti bulmacası ile gündem kayıyor, CHP’nin gündemini bu oluşturuyor.

ÖM: Yani yüzde 12’sine yakın bir kısım değil mi nüfusun? Muazzam bir şey tabii.

AB: Evet , rakamlar kendi raporlarından...

ÖM: Evet kendi raporları. Ben bir de medyayla ilgili son bir soru sormak istiyorum süreyi de aşmadan. Bir de başka bir konu var, çok önemli bir konu, aile içi şiddet karşıtlığı gibi, işte bugün kadınların değil erkek şiddetinin engellendiği bir dünya için sokağa çıkma. Beyoğlu kaymakamlığı yasakladı bunu gerekçe göstermeden. Bütün dünyada da yapılan bir şey Paris’te filan, haberlerini de verdik. Tünel meydanında yapılmasına izin vermiyor ve kaymakam gerekçe açıklamamış. Burada ilginç bir durum ortaya çıkıyor bugün gazeteleri önümüze açtığımızda görüyoruz; Hürriyet gazetesinde hiç yok bu mesele ilginç bir şekilde, yani estetik faciası, Mithat Can filan, kanser nasıl yenilir filan konuları var. Öte yandan Milliyet gazetesi “Boyun eğme!” diye koskocaman tam sayfa bildirmiş kadına yönelik şiddetle mücadele gününü “Eş, sevgili, kardeş, baba ve arkadaş bildiklerin kurbanı oldu bu yıl 404 kadın” diyor. Yani büyük bir mücadele çağrısında bulunmuş, yani bütün kapağı kolaj yapmış Milliyet gazetesi. Sabah gazetesi de “Başarabilirsiniz, kadına yönelik şiddetle mücadele gününde göz yaşartan yeni hayat öyküsü” filan diye. Sabah da manşet yapmış. Bu iki gazete kaymakamla papaz olacaklar yalnız tabir-i caizse! Ne olacak şimdi? Ciddi bir, bizden uyarması yani naçiz gazeteciler, yayıncılar olarak!

AB: İyi polisi de oynayacaklar vardır hocam!

ÖM: Hürriyet’te hiç yok, Milliyet’te çok var “Boyun eğme!” diyor “1 Ocak’tan bugüne kadar 404 kadın öldürüldü” üst başlık ve yalnız o var, başka bir şey yok birinci sayfada başka hiçbir haber yok. Tam sayfa vermişler fotoğraflı. Kaymakam kızacak ama!

AB: Kaymakam kızarsa bölge olarak siz de oraya bağlısınız!

ÖM: Ama Milliyet’e kızacak kaymakam, bir de Sabah’a da kızabilir!

AB: Onları aktardığınız için size de kızabilir !

ÖM: Yok canım! Naçizane aktarıyoruz biz.

AB: Muhabirlik yapıyoruz.

ÖM: Muhabirlik yapıyoruz.

AB: Çok önemli konular dosyalar varken, bizi de işgal etti, CHP’yi Saraya Kaçırma Operasyonu Pazartesi günümüzü buna hasretmek zorunda kaldık..

ÖM: Eğlenceliydi aslında.

AB: Evet eğlenceli.. Ancak  sonuç olarak, Türkiye’de bir ana muhalefet sorunu, CHP sorunu çok ciddi olarak karşımızda dikili durmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun 10 yıla yaklaştı genel başkanlığı, şu ana kadar  başarısız bir genel başkanlar kervanına, o da katıldı. CHP’nin ciddi düzenlenme ihtiyacı olduğunu da belirtelim ve pek çok konuyu da işleyemedik..

ÖM: Evet. Operadan operete çeviriyorum, traji komik çünkü Saray’da CHP’li kaçırma opereti!

AB: Hocam Saray’dan değil Saray’a kaçırıyoruz!

ÖM: Saray’a kaçırıyoruz evet pardon!

AB: Kılıçdaroğlu, sanıyorum partisinin içinde, tahmin ettiği, bildiği ya da bilip de söylemek istemediği, Saray’la parti arasındaki linkleri düşünerek bu topa girdi ama yüzüne gözüne bulaştırdığı anlaşılıyor. Herhalde kapatmamız gerekiyor çünkü başka bir konuya girersek süremiz yetmeyecek.

ÖM: Evet çıkamayacağız işin içinden.

AB: Değinemediğimiz konuları yutkunarak, programı Rahmi Turan, Saray ve CHP’ye heba ettiğimizi belirtelim ve kapatalım.

ÖM: Evet çok teşekkür ederiz.

AB: İyi yayınlar, hoşça kalın!

CT: Görüşmek üzere.