"Kişiler gibi toplumlar da zaman zaman hastalanabiliyor"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ali Bilge, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri siyasi ve ekonomik açıdan değerlendirdi.

""

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.)

Ömer Madra: Günaydın Ali bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.: Seçim konuşmak mecburiyet adeta.

A.B.: Başka türlü bir konuya geçemeyiz. Zaten haftanın ilk günü ve seçimden sonraki ilk program. İki hafta önce de değerlendirme yapmıştık meclis seçimlerini. Cumhurbaşkanlığı seçiminin de Erdoğan tarafından kazanılmasından sonra, Türkiye’de çok uzunca bir süredir devam eden otokratik yönetim adeta yeni bir üst platoya yükseldi. Görünürde ömrünü bir beş yıl daha uzattı, daha da uzun olabilir tabii bu gidişat. Türkiye otokrasisine ilişkin ‘Rusyalaşmak’, ‘Putinleşmek’ deyimini kullanıyorduk. Adeta otokrasi yani Rusya’nın karikatürü bir vaziyette. Çünkü Türkiye, katastrofik bir durumda aynı zamanda. Yani otokrasisi, deprem felaketini yaşadığı gibi ekonomik ve siyasal felaketler de içinde. Bir anlamda gezegen nasıl bir yok oluş sürecindeyse yani bağışlayın ama Türkiye de bir yok oluş sürecinde, kendi kendini yok eden bir pozisyona doğru gidiyor. Çünkü bütün göstergeler; iktisadi, siyasal ve sosyal göstergeler, dış politika alanındaki pozisyonu bunlara işaret ediyor. Maalesef bu yok oluşa isyan edenler, karşı çıkanlar yeterli olamadılar, güçlü bir şekilde isyan edemediler. Bunları analiz edeceğiz önümüzdeki dönemde öyle anlaşılıyor.

Düşünün 20 yıl öncesinde Avrupa Birliği (AB) kapılarında, kapılarını çalan, oradan AB ile aday üyelik süreçlerine başlayan bir ülkenin böylesine bir yok oluş sürecine sürüklendiği bir ülke olduk. Yani devletin iflasıyla karşı karşıyayız. Dün gece biraz otokratik, faşist ülke tarihleri hakkında da bilgi sahibi olunca, bana seçim sonuçları 1934’te Weimar Cumhuriyeti’nin sona erişini hatırlattı adeta. Biraz iddialı olabilir ama ardından gelen külliyet konuşması da onunla pekişti. Kişiler gibi toplumlar da zaman zaman hastalanabiliyor. Yani Mayıs 1945’te Adolf Hitler eşiyle birlikte intihar ettiğinde bir referandum olsa otoritelere göre Alman halkının Hitler’i seçeceği anlaşılıyor. Dolayısıyla iki hafta önce de değindiğim asıl mesele, seçmenle yani otokrasideki seçmenle iktidardaki parti ve lider arasındaki bu Katolik ilişki, katı ilişkinin kaynaklarına inmek gerekiyor. “AKP’nin seçmeniyle olan bu Katolik ilişkisi devam ediyor,” demiştim. Biz iktisatçılar, uzun yıllar enflasyondaki katılığı konuştuk ama bu yıllardır devam eden Erdoğan/AKP ve ona sadık, en azından bütün hile, hurda taraflarını bir kenara bırakıyorum gayet net bir %35’lik bir katılık var. O %35’lik katılık, kararsızların ve diğer oyunlarla birlikte yükselebiliyor. Dolayısıyla bu katılık üzerine yoğunlaşılması gerektiği, bu ilişkinin bu kadar pandemiye, depreme, ekonomik zorluklara rağmen bu katılığın devam ediyor olması çok ayrıntılı incelenmesi gereken bir husus.

Finansal açıdan batıya; enerji ve pek çok yönden de doğuya bağımlı bir ülkeyiz

Seçimlerin olmasının demokrasi olduğu anlamına gelmediğini hep tekrar edegeldik. Çünkü öyle bir seçim oldu ki otokrasilerde genellikle yapılan seçimlerde iktidar pozisyonu her türlü gayri ahlaki, gayri demokratik yolları kullanıyor. Bunlar adeta meşru sayılıyor. Yani Kılıçdaroğlu için neyi değiştirir denilebilen bir ortamdayız. Bu Reichstag’ın yakılması anlamına gelebilecek bir şey. Yani 1933’te Alman meclis binasını Naziler yaktı ve başkasının üstüne yükledi. Böyle bir anlayış hakim ve dolayısıyla bu anlayış aynı zamanda seçmenle kendisine bağlı bir katı ilişki kurmuş durumda. Dolayısıyla asıl mesele bu ama manzara-i umumiye şöyle; öyle bir ülke ki Türkiye, finansal açıdan batıya bağlı, yani borçlarımızın %90’ı batıya ve borçlanamıyoruz, yeni kaynak girişleri yaratamıyoruz. Enerji ve pek çok yönden de doğuya bağımlı bir ülkeyiz, Rusya’ya bağımlı bir ülkeyiz. Böyle bir paradoks yaşıyoruz, yani borçta batıya bağımlı, enerji ve dış ticarette, dış ticarette en fazla açık verdiğimizin başında Rusya geliyor, Çin’e de bağımlıyız. Bizim çocukluğumuzda hep duyardık ‘peyk olmak’ yani ‘komünistlere ve sosyalistlere peyk olmak.’ ‘Türkiye’nin peyk olması düşünülüyor, bunların hedefi o’ denilirdi. Aslında şu anda Türkiye doğuya bağımlılığı anlamında hem yönetsel hem de enerji bakımından ciddi bir Rusya peyki eskinin deyimiyle.

Ö.Ö.: Ne demek bu?

A.B.: Uydu, Ömer bey iyi bilir.

Ö.Ö.: Tamam.

Ö.M.: Evet ve çok geniş kapsamlı bir kullanım alanı olan bir şeydi. Hatta bir şey olunca, herhangi bir protesto gösterisine, gençler –o zamanlar gençtik!- protesto gösterisine katıldığımızda, “Moskova’ya, Moskova’ya!” diye de sağcılar bağırırdı.

A.B.: Ben Turhan Feyzioğlu, Metin Toker, Kemal Satır gibi çocuktum, onların ağızlarından düşmezdi.

Ö.M.: “Siz hadi bakalım Moskova’ya gidin!” derlerdi.

A.B.: Evet şimdi faşistler Moskova’ya gidiyor, işin o tarafı ayrı. Türkiye 2019 Yerel Seçimleri öncesinde hep şunu söylemiştim, şöyle bir baktım hafızama -ameliyat hafızama engel olmadı onu da söyleyeyim- kapıyla eşik arasında bir ayak var Türkiye’de. Yerel seçimlerde gerçekten bu ayak genişledi, epeyce aralandı. 11 ilde, büyük şehirlerde belediyelerin kazanılması ama 14 Mayıs sonuçları, ilk sonuçlar, meclis sonuçları adeta ayakkabının burnu kaldı. Şimdi aralık da kalmadı. Dolayısıyla böylesine kutuplaşmış bir toplum, %50-50 birlikte yaşamı sürdürmenin zorlukları had safhaya ulaşmış durumda. Bu çatışmalı bir şey yani birlikte yaşamayı ortaya koyabilecek bir performans da yok. Birlikte yaşamakla çatışma arasında kalmış, sıkışmış bir toplum. Dolayısıyla öne çıkan sorular yani bundan sonra çok konuşacağız, birincisi muhalif ittifak nasıl devam edecek? Yerel seçimlere kadar dayanabilir mi?

Bu lokomotif bu vagonları taşıyamıyor

Bir kere ittifaksız çıkış yolu olmayacağı, ittifaklar bozulur, yeni ittifaklar kurulur ama ittifaksız bir çıkış olamayacağını geç de olsa Türkiye muhalefeti idrak ve müdrik oldu diyebiliriz. Onun için ittifak konusu önümüzdeki dönemde de çıkış stratejisi anlamında çok konuşacağımız konuların başında geliyor. İkincisi, hep söylediğimiz bu sistem yani dünyada eşi benzeri görülmemiş bir başkanlık sistemi var; kişiye özel, şahsa özel. Bu sistem ülkeyi taşıyamıyor yani bu lokomotif bu vagonları taşıyamıyor. Bakınız işte, tamam Erdoğan seçildi, külliye önünde konuşma yaptı ama vagonlar sağa sola devrilmiş durumda. Dolayısıyla yani bir sorun. AKP bu sistemden ki AKP’nin anayasa hukukçuları ya da ona gönül verenler iş yükü bağlamında cumhurbaşkanlığının ezildiğini öne süren makaleler de ortada. Yani gerçekten pek benzeri görülmemiş bir durumla karşı karşıya, cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle memlekette en detay atamaları bile yapabiliyorsunuz. Burada mevzi dönüşler olabilir mi? Bir soru da bu.

Şimdi ekonomik çöküş mukadderat. Görüyoruz yani batıya bu kadar borçlusunuz, doğuya da borcunuzu ödeyemiyorsunuz, erteliyorsunuz. Sürekli depo paralar alıyorsunuz filan. İşte geziye çıkacakmış Cumhurbaşkanı, AKP ile Katolik ilişkisi olan seçmeni nasıl etkileyecek bugünden sonraki durum? Verilen vaatler var, deprem başlı başına muazzam bir harcamayı gerektiriyor. Bunların kaynaklarını nereden bulacaksınız? Şimdi Erdoğan’ın dün gece açıkçası bir seçim yaptığını düşünüyorum yani parti merkezi önünden değil de sarayın önünden bir konuşma yapması. Bununla diyor ki, ‘ben bu işi perçinledim,’ yani ‘parti devlet buradadır, saraydadır, meclisin de partinin de düğümlendiği yer saraydır.’ Dolayısıyla bu neyi ima eder ayrıca? Bu sertleşmeyi de bana göre ima eder çünkü eğer ekonomide, iç ve dış siyasette, pek çok sektörde bu kadar kriz içindeyseniz, batmış vaziyetteyseniz böyle bir iktidar akıl dışı yöntemlerle de ‘faizi düşürdük, düşürmeye devam edeceğiz, enflasyon da düşecek’ filan sloganlarıyla batıdan zırnık alamaz, doğudan da alabileceğini aldı. İktidarını sürdürülebilir kıldı o depolar vesaire.

Şimdi bu bana kalırsa, yani yanılırsam da çok mutlu olurum, sertleşmeyle bu süreci aşabilmekten başka çaresi olmaz. Umarım biz burada çok tarihsel örnekler verdik, kendi tarihimizden ve dünya tarihinden. İçinde bulunduğumuz, bedbaht olduğumuz durumu açıklamak için. Yani Takrir-i Sükûn gibi, benzeri gibi, 21.yüzyılın Takrir-i Sükûn’u gibi gelişmeler umarım yaşamayız. Çünkü çok gerici, bugüne kadar ki AKP iktidarlarının oluşturduğu gerici bir meclis ve hükümet olacak. Artık mecliste Hizbullah var, kadına şiddeti uygun görenler var. Hem de böyle bir dönemde Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’nin (JİTEM), Susurluk’un, Hablemitoğlu sanıklarının serbest bırakıldığı bir dönemde yeni bir meclis, yeni bir hükümet ve beş yıl süresini uzatmış, en azından bugün için, bir otokrasiyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla duruma bu merkezde bakıldığında ve içinde bulunulan yani Türkiye parası olmayan bir otokrasi, daha doğrusu paralar, borçlar rejimi yönetenlerin serveti oldu. Bu rejimi döndürecek para yok şu anda, yani züğürt bir otokrasi olması nedeniyle otokrasisini sürdürecek kaynakları Erdoğan nereden bulacak? Bu paradoks yani Çin’den, Rusya’dan, Suudi Arabistan’dan, Katar’dan vs. bu tür ülkelerle Türkiye gibi obez bir ekonomiyi, değerleri alt üst olmuş bir ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak bu ancak batının finansal kaynakları ile mümkün olabilecek bir husus. Ya da kaybolan kaynakları yeniden ekonomiye devreye sokarak, ülkede bu konuda o şans yok. Yani 418 milyar dolar diyor Kılıçdaroğlu, bu kapasite yandı gülüm keten helva. Yani buradan gelebilecek 100 milyar olsa bile Türkiye için son derece önemliydi. Şimdi bu da ortadan kalkmış durumda. Bütün değerleri, yani kan üretemiyor ekonomi. Son dönem kan değerlerime bakılıyor sürekli, oradan demir bağlama kapasitesi yok vesaire. Bunların hepsi Türkiye ekonomisi için de geçerli, zayıflamış durumda.

Aynı zamanda bir de şöyle bir durum var, yani iktidarı yönetenlerin bedensel ve zihinsel mafsallarının da zayıfladığı görülüyor. Yani bunu, bu seçim süresi içerisinde performanslarda gördük. Dolayısıyla bu kadar iş yükünün olduğu bir cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi altında ezilen bir külliye var. Ayrıca ortalıkta da Haydar Aliyev’in oğlu İlham Aliyev var. Dünyada otokratların ya karısı ya çocuğu devreye giriyor, onlar yetiştiriliyor, bir süre onlar idare ediyor, Türkiye’de böyle bir veliaht da görünmüyor. Dolayısıyla pek iç açıcı konuşmadığımın farkındayım ama kabus devam ediyor.

Ö.M.: İlk konuşmasında da, Kısıklı’da yaptığı konuşmada da zaten Azerbaycan’dan hemen ilk tepkinin geldiğini belirtti. Özbekistan’dan bir de yanılmıyorsam, yanlış da söylüyor olabilirim, düzeltebilirsin Özdeş. Ondan sonra en önemli şey olarak da Katar Emiri’nden, bir de Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’den geldiğini söyleyebiliriz. Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinden dolayı ilk resmi tebrik Putin’den, “Seçim zaferi, Türkiye Cumhuriyeti’nin başı olarak özverili çalışmalarınızın doğal bir sonucu. Türk halkının devlet egemenliğini güçlendirme çabalarına ve bağımsız dış politikanıza desteğinin açık bir kanıtı,” demiş. Ayrıca Rusya-Türkiye ilişkilerinin güçlenmesindeki kişisel katkısından ötürü de teşekkür etmiş. Yani bayağı belirgin, altı çizilerek verilmiş bir tebrik mesajı olduğunu söyleyebiliriz. Diğerleri çok daha az, kısa. Bir de Katar Emiri Hamed bin Halife es-Sani, “Kardeşim Recep Tayyip Erdoğan, zaferin için seni tebrik ederim ve yeni döneminde başarılar dilerim,” demiş. İki ülkenin güçlü ilişkilerinin daha gelişmesi temennisinde bulunmuş.

Ö.Ö.: Donald Trump da destek mesajı göndermiş, belki görmüşsünüzdür.

Ö.M.: Görmedim.

Ö.Ö.: Kendi sosyal medyası üzerinden, ‘Truth Social’ üzerinden yapmış, “Türkiye’deki büyük ve hak edilmiş zaferinden ötürü Erdoğan’ı kutluyorum,” deyip, “Onu iyi tanıyorum, o bir dost,” demiş. Zaten her şeyi dost ve düşman olarak ayırıyor biliyorsunuz eski ABD Başkanı Donald Trump. “Yeni bir tanınırlık ve saygınlık seviyesine yükselttiği ülkesini ve büyük Türk halkını ne kadar sevdiğini ilk elden öğrendim,” demiş mesajında.

A.B.: Bu ilk tebrikler de yıllardır söylediğimiz, önümüzdeki aks kaymasını da bize nasıl gelişeceğini gösteriyor.

Ö.Ö.: Taliban’dan da hemen ilk mesajların gelmesi.

A.B.: Öyle mi? Onu görmedim.

Ö.M.: Evet. Onu da eklemek lazım, Afganistan Başbakanı Molla Muhammed Hasan Akhund, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve kardeş Türkiye halkını tebrik etmiş. İlk tebrik mesajlarından biri de o.

A.B.: Durum bu merkezde. Bir de şu konuya değinmek istiyorum. Şimdi Türkiye’de en azından 2015’ten itibaren olan sürece baktığımızda bütün seçimler üzerine öncesinde ve sonrasında yapılan hilelere, sahtekarlıklara ve oyunlara ilişkin hep konuşulur. Otokrasilerde bir kere seçimler sorunlu. Rusya örneği ortada, bu anlamda muhalefet ve genel olarak toplumsal muhalefet de hep bunları konuşuyor ama bunlara karşı önlem almada, böyle akılcı önlemler almada bir türlü bu refleksi geliştiremiyor. Genelde konuşuluyor aslında. Mesela büyük toplantılar düzenledi muhalefet, Rifkin’den danışmanlık alındı değil mi? Rifkin’den, Daron’dan danışmanlık alana kadar en acil konu, dünyada otokrasilerin özellikle Rusya’nın ve genel olarak otokratların seçimlere müdahalelerinin oyunları üzerinde çatışmakta. Danışmanlık hizmeti alınacaksa mesela ben muhalefetten bir kere olsun İngiltere’deki Brexit’e Rusya’nın müdahalesi, Britanya’daki müdahalesi, ABD seçimlerine müdahalesine ilişkin bir rapor düzenlediğini, bu konuyu incelediğine tanık olmadım. Hatta 2018’den sonra, bol bol, şahsen ben, çalıştay yapılması, bu konunun üzerinde durulması gerektiğini, yerli ve yabancı deneyimlerin göz önünde tutulması gerektiğini çok değindim, programlarda da değindim.

İki konuda aslında, temelde muhalefetin otokrasilerden kurtulmak için güçlenmesi, tecrübe ve bilgi birikimini arttırması gerekiyor. Biri ittifak mühendisliği, biri de seçim sahtekarlıklarına karşı önlem alınması gerekiyor. Son gün değindi, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) Rusya ile olan işbirliğine sayın Kılıçdaroğlu seçimden bir gün önce değindi. Yani bunlar o kadar az önemseniyor ki, bir seçim geçiyor üstünden ve sonradan vazgeçiyor. Seçim yasaları mesela, defalarca örneğini verdim. 1946-50 deneyimi, İsmet Paşa’nın tek parti rejiminden sonraki sürece Demokrat Parti diyor ki, “Eğer bu seçim yasası devam ederse ben seçimlere girmiyorum,” diyor, boykot ediyor. Şimdi seçim yasaları sürekli muhalefetin aleyhine karşın ve bu konuda bir refleks geliştirilemiyor. Birincisi, ittifak konularında yeterince derinliğe inilmiyor. İkincisi, seçim sahtekarlığı konusunda yeterince inilmiyor. Üçüncüsü, bütün şeyler lehine olmasına karşın neden bu ülkede iktidarın istediği seçim kurallarına boyun eğilerek seçimlere giriliyor? Yakında şu yasa çıkabilir çok rahat bundan sonra, denilebilir ki, ‘artık ittifak yasaktır, partiler ittifak kuramaz, sadece iktidara mensuplar ittifak kurabilir.’

Otokrasilerde oyun bitmiyor

Bunlara karşı demokrasi meydanla, sokakla, itaatsizlikle kazanılan bir rejimdir. Bu tür meselelere son derece duyarsız bu kamuoyu. Entelektüeller açısından da böyle. Mesela biz, seçmen nasıl üretiliyor bu ülkede? Nasıl seçmen olunuyor? Buna kim karar veriyor? Buna öncelikle neresi karar veriyor 2020’den itibaren? Seçmen kütüğü nasıl oluşuyor? İçişleri Bakanlığı’na bağlı Vatandaşlık ve Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü. O nereye pas ediyor, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne, YSK’nın Seçim Bilişim Sistemi (SEÇSİS) diye bilgisayar sistemine. Bu şekilde kütükler güncelleniyor. Bu konuda bir çalışma var mı? Yani vatandaşlık hizmetleri genel müdürlüğü kime bağlı? Süleyman Soylu’ya bağlı. Öbürü bağımsız ve tarafsız olmayan YSK’ya. Yani biz seçmenin üretim menbasını bile doğru dürüst gözlemleyemiyoruz. Dolayısıyla bu SEÇSİS sistemi, 2007’den itibaren geçerli bir sistemdir. Daha önce hatırlarsınız, Özdeş belki bilmez ama böyle nüfus sayımları olurdu, nüfus sayımlarına göre de seçmen şeyleri belirlenirdi. O da çok ilkel bir yöntemdi ama Nüfus ve Vatandaşlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve bakınız yani bütün bu süreç içerisinde Türkiye’de sayısını doğru dürüst bilemediğimiz bir göçmen dalgasının da olduğu bir dönem. Her kanaldan gelen göçmenler var. Dolayısıyla şimdi bu tür meseleleri muhalefet, pek çok sular aktı yani geçti ama bu tür konulara gerçekten çok ciddi eğilmek gerekiyor. Önümüzdeki dönem açısından da esas mesele bu katılığı, katılıkla birlikte dünya pratiklerinden gözlemlediğimiz otokrasilerin devamını sağlayan dijital ve dijital olmayan sahtekarlıkların yeterince üzerine gidilmesi, incelenmesi gerekmekte.

Ben önermiştim, bugün altılı masadan önce sen seçim güvenliği masasını sapa sağlam yapacaksın, ondan sonra bunu bir garanti altına alacaksın. Yani CHP binası Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin (ODTÜ) karşısında. Orada bir teknopark var, inanın teknoparktan beş kişiyi toplasanız CHP’nin dijital servisinden daha iyi hizmet verir. Birincisinde çok kötü çuvalladılar ve dediğim konulara yani her şey ıslak imzayla çözülmüyor. Otokrasilerde oyun bitmiyor. Hiçbir rakama inanmadığımız bir ülkede yaşıyoruz, seçmen kütüklerinin doğru oluşturulduğuna mı inanacağız?

Ö.M.: Evet. Yani genel bir anomi durumu da var. Çok sayıda şiddet ve yani ortalama sıradan vatandaşlarda da sıradan cinayetler, 16 yaşında bir çocuğun annesini, ablasını katletmesi gibi olaylara sık sık rastlanılan bir ortamda bir de böyle büyük bir belirsizlik içindeyiz. Bir bölünmüşlük var evet.

A.B.: Kan da girdi değil mi? Ordu’da bir İyi Partili öldürüldü dün gece?

Ö.M.: Evet öldürüldü.

Türkiye destabilize bir ülkedir

A.B.: Ayrıca gene 2018 seçimleri gibi sokaklar silah sesleriyle çınladı. Yani böyle bir ülke destabilize bir ülkedir. Destabilize bir ülke, hep onu söylüyorum. Eskiden Türkiye’nin güneyinden doğusundan başlayan destabilizasyon, bugün Bulgaristan’ın güneyinden, Yunanistan’ın batısından başlar hale geldi.

Ö.M.: Evet, İrfan Aktan’ın Artı Gerçek’te 27 Mayıs tarihinde yayınladığı bir şey, Prof. Dr. Hamit Bozarslan’la yaptığı uzunca ve etraflı bir mülakatı var. Orada Türkiye’nin Susurluk’tan çıkamadığını, sizin de biraz önce belirttiğiniz şeylere paralel diye okuyabiliriz; “14 Mayıs sonuçlarını son birkaç aylık gelişmelerle değil uzun erimli tarihsel veriler ve 1950’lerden sonra yapılmış seçimler ışığında okumak gerekiyor. 1973 ve 77 seçimleri hariç 1950’lerden sonra yapılmış seçimlerin tümüne baktığımızda, sağ oyların %60-65 oranında olduğunu görüyoruz. Türkiye’de her türlü değerlendirmeye bunun ışığında bakmalıyız,” demiş mesela.

A.B.: Çok güzel, 1973-77 konusunu ben en son Kemal Kılıçdaroğlu ile konuşmuştum bir sohbette. Yani 73-77 çıkışının üzerine ne kadar çalışma yaptı bu ülkede sosyal bilimciler? Bunun üzerinde durmadan bugünkü o katılığı çözmek için ipuçları elde edemeyiz. Neden? En önemlisi bana göre 73-77’de Bülent Bey o zaman Kürt lafı edilmiyordu ama Doğu ve Güneydoğu da vardı. CHP, Doğu ve Güneydoğu’da varlığını hissettiriyordu. Ahmet Türk, CHP milletvekiliydi ve Nurettin Yılmaz da CHP milletvekiliydi. Dolayısıyla, 73-77 dediniz de aklıma geldi, gerçekten böyle bir akademik çalışmaya rastlamazsınız. Neyse, keselim burada. Vakit de bitti. Ben de bayağı konuşmuşum, performansım fena değil yani.

Ö.M.: Evet, geçmiş olsun diyelim size tekrar.

A.B.: Sağolun.

Ö.M.: Türkiye’de yeni bir seçim travmasından çıktık.

A.B.: Biz de bu travmaları Pazartesi günleri yıllardır... Yani gerçekten Pazartesi ne kadar talihsiz bir günmüş Ömer Bey! Bilerek mi verdiniz bana zamanında bu Pazartesi’ni?!

Ö.M.: Tabii kasıtlı!

A.B.: Kasıtlı, benden önce kim vardı? Ama o zaman tabii AB kapılarında dolanıp duruyorduk yani o zaman renkliydi. Gerçekten zor ilk konuşmayı yapmak ama umarım bu kabustan kurtuluruz.

Ö.M.: Çok teşekkürler Ali Bey, görüşmek üzere.

A.B.: Hoşçakalın!

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.