Ali Bilge'yle söyleşi: Kürt siyasi hareketi

Ali Bilge'yle söyleşi: Kürt siyasi hareketi

21 Şubat 2019
Fotoğraf: Reuters

Açık Gazete'nin Ekonomi Politik köşesinde Ali Bilge'yle Kürt siyasi hareketini konuşmaya devam ettik.

Ekonomi Politik podcast servisi: iTunes / RSS

(18 Şubat 2019 tarihinde Açık Gazete'de yayımlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Ali bey!

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can!

Can Tonbil: Günaydın Ali bey, merhaba!

ÖM: Bıraktığımız yerden devam edelim, araya Küba izlenimleri girdi.

Ömer Madra: Günaydın Ali bey!

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can!

Can Tonbil: Günaydın Ali bey, merhaba!

ÖM: Bıraktığımız yerden devam edelim, araya Küba izlenimleri girdi.

AB: İki önceki programda yerel seçimlere giderken geriye doğru bir bakışla, 1990’ların başından itibaren yasal Kürt siyasi hareketini anlatmaya başlamıştık. 1987 ’de o zamanki SHP içerisindeki bazı milletvekillerinin ayrılmasıyla başlayan partileşmeyi Demokratik Toplum Partisi’ne kadar getirmiştik. Yasal Kürt siyasi hareketinin gelişimine baktığımızda partilerin sürekli kapatıldığına, yeni isimlerle yeni partilerin devreye girdiğine tanık oluyoruz. 1990’lardan itibaren %10 barajına rağmen Kürt siyasi hareketi TBMM’de bağımsız karakterlerle başlayarak siyasi kimliğini sürdürdü. Seçimlere genelde ya bir partinin çatısı altında ittifak kurarak girdi ya da bağımsız olarak katıldılar, yerel-mahalli seçimlerde de varlıklarını gösterdiler. 2003 geldiğimizde DEHAP hakkında anayasa mahkemesi bir soruşturma başlattı, 2005’te DEHAP anayasa mahkemesinin kararını beklemeden kendisini feshederek, o dönemde basına yansıyan şekilde Öcalan’ın isteği üzerine DEHAP, DTP’ye (Demokratik Toplum Partisi) katıldı. Yeni parti DTP’de aynı akıbete uğradı ve kapatılması için bir süre sonra anayasa mahkemesi soruşturma başlattı. Kapanma ihtimalinin olması nedeniyle de, Nisan 2008’de Barış ve Demokrasi Partisi kuruldu. DTP’li milletvekilleri bu partiye ilhak ettiler. Daha sonraki seçimlerde BDP genel seçimlere katıldı, ancak seçilmiş yerel yöneticiler DTP ‘de kaldılar ,yerel seçimlere bu parti ile katıldılar , daha sonra BDP , Demokratik Bölgeler Partisi adını alarak yoluna devam etti.

Şunun altını çizmek istiyorum, hatırladığım kadarıyla 2008’de kurulan BDP, kapatılma soruşturması açılmadan yeni bir partiye, yani HDP’ye (Halkların Demokratik Partisi) katılan parti oldu. Dolayısıyla yasal Kürt siyasi hareketine bakarken BDP ve sonraki aşamalara bakmakta dikkatle fayda var. Kürt yasal siyasi hareketinin geçen bu süre içerisinde çeşitli seçim performansları söz konusu oldu. Hatırladığım kadarıyla seçimleri tek tük boykot ettiği zamanlar var, örneğin 1994 yerel seçimleri, saydığım partiler yüzde 10 barajı nedeniyle seçimlere başka partiler ile ittifak kurarak ya da, blok oluşturarak bağımsız adaylarla girdiler. BDP’ye kadar bu partilerin aldıkları oylar en fazla Türkiye genelinde yüzde 6’ların biraz üzerine çıktı, yüzde 6.14-15 lik (DEHAP 2009 yerel seçimleri) bir oy kapasitesine sahip oldular. Ne zamana kadar böyle devam etti? 2015 Haziran genel seçimlerine kadar.

Zaten Kürt siyasi hareketinin ilk defa bir genel seçime, direkt kendi ismiyle, HDP ismiyle girdiği genel seçimler 2015 Haziran seçimleri oldu. Daha önce ya bir partinin çatısı altında ya da blok çatısıyla bağımsız olarak katılıyorlardı, daha sonra parlamentoda buluşuluyordu.. Bunun altını çizmekte fayda var. BDP’nin HDP’ye geçiş süreci ve sonrasını anlatırken altının çizilmesi gereken iki husus var, tüm 90’lar boyunca bir yandan şiddet sarmalı devam ediyor, güvenlikçi politikalar devam ediyor, insan kayıpları muazzam boyutlara ulaşmış durumda, ama 1999 yılında PKK lideri Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra da İmralı görüşmeleri başlıyor, İmralı –Öcalan kapsam dahiline alınıyor. Bu nasıl bir kapsam dâhilinde? Hem yasal Kürt siyasi hareketinin içinde önemli başat bir parametre, hem de devletin barışı aramak üzere görüşmeler yaptığı önemli bir merkez haline geliyor İmralı-Öcalan. İmralı faktörü devreye giriyor. Bu faktör hem legal Kürt siyasi hareketi için önemli, hem de devlet-hükümet açısından önemli. Çünkü biz iç ve dış basına, kamuoyuna yansıdığına göre, Öcalan’la devlet arasında, Öcalan’ın İmralı’ya gönderilmesinden, müebbet hapse tecride muhatap olmasından itibaren görüşmeler yapıldığını öğreniyoruz. Dışarda şiddet var ancak sayısızda görüşme var, 2005-2009 bir arayış içerisinde, devlet ve Öcalan görüşmeleri devam ediyor. Öcalan’ın mesajları bir takım yerlere özellikle PKK’ya ulaşıyor. 2005-2009 görüşmelerinde önemli hususlardan biri, bu görüşmelerin bir üçüncü ülke varlığında yapılmasıdır. Oslo görüşmeleri olarak daha sonra kamuoyuna yansıyan görüşmeleri kast ediyorum. Oslo görüşmeleri İmralı’nın da bilgisi dahilinde, legal Kürt siyasi hareketi dışında sürüyor, özellikle PKK’nın Avrupa temsilcileri, Kandil temsilcileriyle süren bazı görüşmeler olduğunu basına yansıdığı için öğreniyoruz.. Hatta o dönemde hatırlarsınız, birlikte program yaptığımız dönemlerdi, basında ilişki kuruculardan söz edilirdi 'balıkçı hikayeleri' filan gündeme gelirdi.. Altını çizelim Öcalan’ın İmralı’da hapsedilmesinden itibaren, hem kendisi ile hem de PKK temsilcileriyle bazı görüşmeler yapılıyor. Bunun altını çizdikten sonra, yine önemli bir hususun da altını çizelim. Habur konusunu daha doğrusu ‘demokratik açılım’ sürecinin başlamasını hatırlayalım. Nitekim Oslo görüşmeleri karşılığını buluyor ve ‘demokratik açılım’ adı altında ilk defa bir tavrın ortaya konduğuna tanık oluyoruz. Demokratik açılım denilen, Kürt açılımı denilen, Habur açılımı denilen yeni süreç hem İmralı görüşmelerinin hem de Oslo görüşmelerinin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Devlet, o zamanki hükümet, o zamanki başbakan Erdoğan, Kürtlere karşı bir sorunun varlığını kabul ediyor ve inkar, asimilasyon, ret politikalarına son verildiği açıklamalarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Kürt açılımıyla birlikte eşzamanlı olarak Alevi, Roman, Lozan anlaşması çerçevesi içerisinde azınlıklar denilen kesimlere de ilişkin açıklamaların, açılımların, değerlendirmelerin, dönüşümlerin başladığına tanık oluyoruz. O dönem aynı zamanda Türkiye’nin AB yapısal uyum paketlerinin, demokratikleşme hamlelerinin de başladığı, yoğunlaştığı, az demokrasiden geniş demokrasiye geçeceğimiz ümitlerinin çoğaldığı yıllar olarak karşımıza çıkıyor. Bunun karşılığı olarak Kürt sorununun çözümüne ilişkin hem Kandil’den hem İmralı’dan hem de devletten bazı jestler oluyor. Kandil’den, Mahmur kampından ve değişik PKK kamplarından güvenlik güçlerine toplu teslim olmalar var. Bu geri dönüşler, Kürt bölgesinin geniş katılımıyla miting, şenlik havası halinde kamuoyuna yansıyor. Biz, Habur sürecinin temellerinin, geri planının hem İmralı hem de PKK’nın Avrupa temsilcileriyle bir üçüncü ülke gözetiminde başladığını daha sonra kamuoyuna yansıyan bilgiler çerçevesinde öğreniyoruz.

ÖM: Bu tam anlamıyla bir yükseliş dönemiydi barış süreci denen olayın ve olgunun en yükseğe vardığı noktaydı değil mi? Herkeste belli bir, ülke çapında da bütün nüfusun büyük bir kısmının da katıldığı, yani en azından öyle bir anlayış çerçevesinde birleştiği bir çözüm süreci adı verilen bir noktada birleşmişti. Sonra dramatik bir değişme oldu.

AB: Bu adım açılım adı altındaydı, çözüm süreci ikinci perde. Çünkü bu açılım akamete, başarısızlığa uğradı, ilerleyemedi değişik nedenlerle, Habur sonrası yine bir gergin, şiddetli, silahlı çatışmalı döneme girildi. Ancak artık perde açılmıştı, şiddet devam ederken bile, güvenlikçi politikalar devam ederken bile çeşitli görüşmelerin yapıldığını sonradan öğreniyoruz. Habur sindirilemedi.. Çünkü burada tahterevalliyi gözünüzün önüne getirin, ağırlık hala askerde, Habur sürecinde tahterevallide ağırlık hala askerde.. Türkiye’de o dönemde milli güvenlik devleti diye adlandırdığımız yapı devam ediyor. Malum Kürt meselesi tarihimiz boyunca siyasal arenada çözüm yerine, askere teslim edilmiş bir anlayışla sürdü. Hatırlayın, Kürt açılımı o zamanki muhalefetin çok büyük bir bombardımana uğradı, özellikle askeriye tarafı bundan büyük bir rahatsızlık duyduğunu beyan etti. Yani Türkiye’de milliyetçi, ulusalcı, tabana dayalı hareketler, cumhuriyeti kurtarma anlayışı ile sert , büyük hamlelerde bulundular. O dönemlerde Hükümet ve AKP yetkililerinin demokratik çözümler arayışı içerisinde -samimi olup olmadıkları sonradan anlaşılan- olduklarını beyan eden açıklamaları görüyoruz. Başbakan Erdoğan ‘yeter ki barış olsun , baldıran zehiri bile içerim’ demişti. Açılım sürecinin başlamasından sonra taraflar arasında bazı gelgitler olmaya başladığını belirtelim. Açılımı sona ermesinde tarafların sorumluluğunu , güçler dengesinin vaziyetini, tabii ki PKK’nın da hatalarını ortaya koyabiliriz. Habur süreci büyük bir ümit vaat etti, PKK eylemsizlik kararları aldı, ancak daha sonra bir takım operasyonların başladığına şahit olduk. Hatırlıyorum KCK operasyonları başladı, KCK kuruldu, KCK nedir, KCK ne istiyor, ne yapıyor? Bunlar konuşulurken kimi tutuklamalar başladı , hükümetin bazı bakanları bu operasyon hakkında mütereddit kalıyorlar sanki başka bir güç Habur'u istemiyor gibi bir durum var, işte tam bu sıralarda 13 askerin hayatını kaybettiği PKK eylemi oluyor. Ardından Ankara’da Kumrular Sokak katliamı oluyor ve TAK isminde bir örgüt çıkıyor karşımıza. Sahnede TAK var, bir çok kanlı eylemden sonra, TAK sonra kayboluyor, nerede bu TAK? Nasıl bir örgüt, kimin nesi ? Kamuoyunda TAK şu anda ismi, cismi duyulan bir şey değil, PKK “TAK bizden ayrılanların olduğunu zannettiğimiz bir grup” diyor. Bu tür provakatif eylemlerle kitle katliamlarına tanık oluyoruz. Yine de o devirlerde, yani 2011-2012’de bir yandan şiddet devam ediyor, bir yandan Türkiye AB süreci içerisinde ciddi yeni adımlar atıyor, bir yandan görüşmelerin hem PKK’nın değişik kanatlarıyla, hem de İmralı ile devam ettiğine daha sonra öğreniyoruz. Tutuklu KCK ve PKK’lılar tarafından bir açlık grevi başladı o dönemde, bu açlık grevinin önlenebilmesi için ‘Abdullah Öcalan devreye girerse çözüm yolunun açılacağına’ dair legal Kürt siyasi hareketinin bir hamlesi oldu.. Kürt siyasi hareketinin sivil eylemlere ağırlık vermesi, ağırlığını hissettirmesi üzerinde ‘Öcalan yeniden devreye girmeli’ tavrı karşılık buldu, o zamanki MİT müsteşarı ki hala müsteşar olan Hakan Fidan 17 Kasım 2012 de Öcalan’la bir görüşme yaptı. Zayıflayan, azalan görüşmelerin bundan sonra hızlandığını anlıyoruz. Ve Öcalan kardeşinin aracılığıyla açlık grevlerinin sona erdirilmesine ilişkin bir açıklama yapıyor, grevde sona eriyor. Bunun sonucunda da Kürt sorunu ‘açılım’dan ‘çözüm’e doğru geçmeye başlıyor. Arada ciddi bir şiddet, savaş dönemi var. Yakın tarihi analiz ederken, iki süreci ihmal etmemek lazım, açılım ve çözüme ilişkin gelişmelerin altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor. Habur açılım süreci ve de çözüm süreci. Tüm bu gelişmeler anında olmasa da daha sonra kamuoyuna yansıdı. Önemli diğer bir husussu da belirtelim, özellikle çözüm sürecinde Öcalan’la yapılan görüşmelerde legal Kürt siyasetinin önemli bir rolü var. Birincisinde açılımda yok, yani çünkü direkt devletle Avrupa’daki PKK temsilcileri üzerinden bir üçüncü ülke kolaylaştırıcılığında yapılan görüşmeler, artık kolaylaştırıcı unsur olarak karşımıza legal Kürt siyaseti çıkıyor. Bütün İmralı görüşmelerinde devlet yetkilileri ki burada MİT ve kamu güvenliği müsteşarlığı yetkilileri var, bir tarafta da legal Kürt siyasetinin temsilcileri var. BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) o zaman temsil ediyor legal Kürt siyasetini ve üşemedim saydım toplam 25 görüşme yapılıyor. 3 Ocak 2013 ile 14 Mart 2015 tarihleri arasında. Bunların çoğu da kamuoyuna daha sonra yansıyor; devlet eliyle yansıyor veya parti eliyle yansıyor. Görüşmelere ilişkin pek çok not, tutanak o zaman yurt içinde ya da yurt dışında basında karşımıza çıkıyor. Bu görüşmelerin özelliği belirttiğim gibi , artık üçüncü ülke yok, devlet yetkilileri görüşmeyi yürütecek tarafları belirliyor, bu görüşmeler legal Kürt siyasetinin bir anlamda moderatörlüğünde, kolaylaştırıcılığında ama devletin gözetiminde yürüyor. İki müsteşarlık yetkilileri üst düzeyde görüşmelerde yer alıyor. Bu arada İmralı görüşmelerinin yasal statüsü gündeme gelmişti hatırlarsanız. Bu hususta MİT kanununda değişiklik yapıldı “Örgütlerle görüşme yapabilir” diye, İmralı görüşmelerini yasal çerçeve içine almak üzere. O zamanki basına yansıyan tutanaklara baktığımızda görüşmelerin de çok ümitkar bir vaziyette gittiğine tanık oluyorsunuz. Tabii ben özellikle kendi hesabıma, Gezi ve Roboski’den sonra büyük bir samimiyet derinliği bulamadığımı o zamanki yayınlarda da söyledim. Bunu sadece parantez olarak söylüyorum ama kamuoyunda müthiş karşılık bulan, çözüm süreci olarak tarihe geçen ve dediğim gibi 25 görüşmeyi ki bu arada Öcalan bütün mektuplarını, direktiflerini, talimatlarını ve isteklerini devlet görevlileri aracılığıyla ya da BDP yetkilileri aracılığıyla Kandil’e, başka makamlara, adalet bakanlığı temsilcilerine veriyor, silah bırakmaya ilişkin kararlar, Nevruz kutlamaları , bu arada sayısız da dışarıya devlet eliyle ilettiği açıklamalar, kongrelerdeki açılış konuşması, telgrafları, vb. Kürt siyasini yönlendirmeye yönelik açıklamaları karşılıklı görüşmeler ve iletişim çerçevesinde cereyan ettiğine tanık oluyoruz.

Bu görüşmeler sürerken, ki şunu da eklemek lazım, çözüm sürecine ilişkin bir yasa da çıktı Türkiye’de. Yani bunu unutmayalım, o yasanın tarihini hatırlamaya çalışacağım ama biraz bakmam lazım, buna ilişkin çözüm süreci yasası mecliste görüşüldü ve yasa bu ilişkileri sürdüren, diyalogları sürdüren bakanlar kuruluna yetki veriyor yasa ve çözüm sürecini sürdürenlere bir cezai yaptırımın gelmeyeceğini garanti altına alıyor ancak çözüm süreci, terörün sona erdirilmesi ifadesi adı altında yapılıyor. Çünkü karşılıklı olarak taraflar da, özellikle devlet yetkilileri "Bu konudaki hassas kamuoyunu gözetmek zorundayız" diyorlar. Bu hassasiyetler çerçevesinde sürdüreceğiz” diyorlar. Çözüm süreci yasası da gerçekleşiyor. Belirttiğim gibi MİT kanununda değişiklikler yapılıyor. Bu arada BDP de bir karar alarak, - BDP kapatılmayan tek Kürt yasal siyasi hareketidir-, yeni kurulan HDP ile birleşiyor, buna katılıyor. Burada da önemli bir hususun altını çizmekte fayda var, burada Türkiyelileşme projesinin altını çizmekte fayda var.

ÖM: Türkiyelileşmek ne demek?

AB: Yani sadece bölgede bulunan siyasi parti olmaktan öte olmak, tüm Türkiye’de olmak, sadece Kürt siyaseti hareketi temsilcisi , Kürt siyasi hareketi olarak algılanma hususunu , algısını ya da o pozisyonu değiştiriyor. Nitekim bunun da karşılığını nerede görüyoruz? 2015 Haziran seçimlerinde. İlk defa bu seçimlerde bir başka partinin ittifakına ihtiyaç duymadan yüzde 10 barajını aşıp yüzde 13 küsurluk bir oy patlamasını sağlıyor Kürt legal siyasi hareketi. Altının çizelim bu durumun, 1990’ların başından itibaren legal Kürt siyasi hareketi TBMM’de yüzde 10 barajını aşmak için çeşitli formüller uygulamak suretiyle yer almıştır ama oy oranı yüzde 6.15’in üstüne çıkamamıştır. Yasal Kürt siyasi hareketinin yerel seçimler performansına sonraki programda geleceğim, bir önceki yerel seçimimiz 2014’te oldu, yani beş yıl önce, Kürt siyasi hareketinin yerel seçimlerdeki pozisyonunu ve en son yapılan (2014) yerel seçim başarısını ayrı bir şekilde ele almakta fayda var, 2014’te HDP ve BDP olarak girdiler ve önemli bir başarı elde ettiler, bu elde ettikleri başarıyla 8 il ve 105 belediye toplamda aldılar. Bugün kaçı kayyumda bunların?

ÖM: Yarısına yakını galiba değil mi?

AB: Yok 98’i.

ÖM: %98’i?

AB: 98 belediye kayyumda şu anda.

ÖM: Toplam kaç belediyeden?

AB: 103 imiş sonra başka katılımlarla 105’e çıkmış.

ÖM: 105 belediyeden 98’i kayyumda? Evet söylenecek söz yok.

AB: Yerlerine kayyum atanan bu insanlar halkın oylarıyla seçilmişlerdir. Kürt siyasi hareketi 30 Mart 2014 yerel seçimlerde 102 belediyede seçimi kazanmış, sonra 4 belediye katılımı ile 106’ya çıkmış, bunun 94’üne -özür dilerim ama sonra da eklemeler olmuş galiba- kayyum atanmış. En son öğreniyoruz ki, kayyum atanan belediyelerde de borçlar yüzde 85 artmış. Biliyorsunuz genellikle kayyum olarak devletin kaymakamını vali yardımcısı gibi yetkilileri atıyorlar. Seçilmişler yerine kamu görevlileri geçiyor. Program serisine Kürt siyaseti üzerinden başlamamın nedeni o kadar fazla kapatılma var ki, sonuna kadar legalleşmek istediğin zaman o kadar da kapatılma oluyor. Çok çabuk unutuyoruz yaşadığımız zamanları, sürecin gazeteci- izleyici olarak canlı tanığı olmamıza rağmen hafıza tazelemeye ihtiyacımız var. AKP’nin Kürt sorununa 2002’den Dolmabahçe mutabakatının bozulmasına kadar olan süreçteki duruşunu ve sonraki duruşunu kamuoyunun gözünün önünde cereyan eden bu duruşların altını çizmek, hafıza tazelemek, demokratik açılımdan, çözüm sürecinden güvenlikçi politikaların askerden öte noktaya gelmesine, altı ilçenin yerle bir olmasına, yeni bir Dersim sürecinin yaşamasına kadar geçen bu ortamı, özellikle de 2015 seçimlerinde legal Kürt siyasi hareketinin başarısının altını çizerek, tüm dönemi tekrar hatırlamakta, 2015 sonrası gelişmeleri analiz ederken göz önünde tutmamızda ciddi fayda var.

Diğer önemli bir husus: yerel seçimlere gidiyoruz, Türkiye kuvvetler birliği esasına dayalı bir rejimle giriyor geçen yıllarda yapılan referandum ve seçimler için Avrupa parlamentosu “Türkiye’de seçimler yapılmamalı, demokratik seçimler yapılacak bir ortam hazırlanana kadar ertelenmeli” demişti. Bunun da altını çizerek isterseniz bugünlük burada bitirelim.

ÖM: Evet, bugünlük bitirelim ama tabii çok ürkütücü; 105 belediyeden 98’inin kayyumda olması ya da 94 olması çok düşündürücü, üzücü bir rakam.

AB: Bir de bunun 7-8 ili bildiğim kadarıyla büyükşehir, Diyarbakır, Van, Mardin, Şırnak

CT: Ali bey son iyi bir haber vereyim, bazı belediye başkanı adayları arasından daha doğrusu kayyumların arasından da seçimlere girecek olanlar varmış. Bu konuyla alakalı ufak bir liste yaparım ben önümüzdeki hafta için, onları da konuşuruz. Mesela Halfeti’ye.

AB: Bu arada Kürt siyasi hareketinin Dolmabahçe mutabakatını feshi sonrasında yaşananları dile getireceğiz, eş genel başkanlar içerde , kaç milletvekili var içerde ? 11-12 milletvekili ve binlerce üyesinin de içeride olduğunun altını çizelim. İyi yayınlar.

ÖM: Çok teşekkürler, haftaya devamını konuşuruz.

AB: Devam edeceğiz, hoşça kalın.

 

Kategori: