Dayanışırsan "1+1 = 5" olur

-
Aa
+
a
a
a

İnsani yardım uzmanı Gökhan Erkutlu'yla deprem bölgesinde faaliyete geçen "SAHA" sivil koordinasyonunu konuşuyoruz.

""
Dayanışırsan "1+1 = 5" olur
 

Dayanışırsan "1+1 = 5" olur

podcast servisi: iTunes / RSS

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.) 

Aylin Örnek: Merhabalar. 95.0 Açık Radyo’da Dayanışma Kuşağı programındayız. Ben Aylin Örnek. Bugün konuğum Gökhan Erkutlu. Gökhan Erkutlu, uzun seneler boyunca sivil toplum kuruluşlarında aktif olarak çalışmış. Şu anda ise serbest olarak, özellikle insani yardım konusunda aktif çalışıyor. Fakat deprem sonrasında, deprem bölgesinde yoğun çalıştı ve şu anda da SAHA'da da (Sivil alan hareket ağı) oluşumun bir parçası. Gökhan'dan öncelikle depremin hemen ardından oraya giderek ne tür faaliyetlerde bulunduğunu dinlemek istiyoruz. Sonrasında da bu SAHA oluşumuyla ilgili bilgi almak istiyoruz. Gökhan hoş geldin.

Gökhan Erkutlu: Hoş bulduk.

A.Ö: Nasılsın? İyi misin?

G.E.: İyiyim çok teşekkürler. Çok sağolun programa davet ettiğiniz için. Burada olmak çok güzel.

A.Ö.: Biz çok teşekkür ederiz bize zaman ayırdığın için ve ben biraz daha öncesinde seninle konuştuğum için biliyorum ama saha oluşumunu bizim dinleyicilerimize de aktarabiliyor olacağımız için. Gökhan, öncelikle ben sana şunu sormak istiyorum. Senin bir sivil toplum geçmişin var. Uluslararası alanda da özellikle azınlık hakları, insani yardım, mülteciler konusunda çalışmış birisin. Belki biraz deprem öncesinde bununla ilgili bize biraz bilgi verirsin çok kısaca, neler yaptın, neler ettin? Ama ben esas deprem oldu ve sonrasında sen ne yaptın? Onu çok merak ediyorum.

G.E.: Yani üniversiteden mezun olduktan hemen sonra, 2000 yılından başlayarak aslında ben hep sivil toplumun içindeydim. Mültecilerle başladım, mültecilerle ilgili projelerde görev aldım. Ama 2008’den sonra aslında insani yardıma da kaydım ki zaten mülteci konusunda insani yardımla bir noktada kesişti, birleşti. Dolayısıyla Hayata Destek’in dernekleşme sürecinin de içindeydim, kurucularındanım o anlamda. Aslında Hayata Destek’i kurulma amacı da o dönem insani yardımdı ve 2018’e kadar aslında bayağı bir faaliyette bulundum. Ondan sonra ise daha bireysel anlamda katkı sağlayacağım işlerin peşinden koştum diyelim ve aslında farklı insani yardım alanlarında bulundum. Depremden hemen evvel de aslında Ukrayna'daydım. Gene orada, doğu bölgesindeki operasyonların başlatılması için bulunuyordum. Döndüm, aslında tam böyle çantamı açtım, deprem oldu. Dolayısıyla böyle bir insani yardımcı olarak, kendimizi öyle tanımlıyorum, çantayı tekrar toplayıp, hazırlanıp -bir noktada şunu da anlıyorsunuz yani depremin boyutu gelen haberlerle birlikte ‘evet’ diyorsunuz, ciddi bir durum var orada- üç dört saat sonra yola çıktık. Birlikte farklı kurumlarda çalıştığım, bağlantılı olduğum, networkte olduğum arkadaşları da yoldan alarak, toplayarak ikinci gün Hatay'a vardık.

A.Ö.: Bir şey soracağım. Neredeydin? İstanbul'da mıydın? Ya da neredeydin?

G.E.: Ben Çanakkale tarafında, Ayvacık'ta bir köyde yaşıyorum. Dolayısıyla oradan yola çıktık. Terslik de öyle ki aslında, yani normalde yağmaz tipi yağıyordu. Biz o Asos'un köyünden çıkarken tipi eşliğinde çıktık. Biraz ulaşması zordu açıkçası hava şartlarından dolayı. Ama ikinci gün Hatay'daydık ve hemen o refleksfle, insan yardım çalışanı olmanın verdiği geçmiş tecrübelerle gidip sahada insanların kaldığı yerleri gezerek durumu anlamaya çalıştık. Yani kaldıkları kapalı spor salonları, kapalı pazar yerleri gibi yerleri görüp oradaki ihtiyaçlarını, ‘biz ne yapabiliriz’, ‘nasıl katkı sağlayabiliriz’ gibi onlara dahil olduk. Bu bir giriş oldu.

A.Ö.: Peki bir şey soracağım. 11 ilde depremin etkisini gördük. Hatay'a gitmeye nasıl karar verdiniz?

G.E.: Ben aslında Hatay'a 2012’de gittim. Suriye krizinin en başıydı, daha savaş yeni başlamıştı, mültecilerin gelişi yoğundu ve Hayata Destek’in ilk operasyonunu orada başlattım. Ondan sonra çok uzun süreler kaldım ve çok fazla eşimiz, dostumuz, tanıdığımız insan vardı. Yani telefonu alıp kaldırıp aradığımız insanlar oradandı. Dolayısıyla bir gönül bağı vardı. Direkt oraya gitme sebebi biraz ondandı açıkçası.

A.Ö.: Peki. Gittiniz.

Çok fazla koordinasyon, dayanışma ve birliktelik gerektirdiği zaten daha ilk gün, ilk saat belliydi

G.E.: Gittik ve aslında oradaki insanlara yardım eden bir sürü sivil inisiyatifler var. Kendileri, insanlar, oradaki halk, mahalleli toplanıp bir şeyler yapıyor. Ben de kendi tecrübelerimden zaten şey gibi düşünüyordum. Yani tam da kendimi bunun için eğittim ve eğer orada olmazsam gerçekten kendimi iyi hissetmeyecektim. Dolayısıyla yaptığım iş, mesleğim gereği, bunca sene biriktirdiğim emek, tecrübe tam da bugünler için lazım. ‘Benim orada olmam gerek’ diye gittim ve ‘işin ucundan nereden tutabilirsen’ diye giriştik aslında. Büyüklüğünü de fark ettik yani afet daha önce bizim de karşılaşmadığımız büyüklükteydi. Bütün altyapıyı da çökerttiği için tek bir kurumun, kişinin altından kalkabileceği nitelikte bir afet değil. Dolayısıyla çok fazla koordinasyon, dayanışma ve birliktelik gerektirdiği zaten daha ilk gün, ilk saat belliydi.

Bizim o zaman söylediğimiz de çok büyük bir masa var. Masanın etrafında toplanmış bir sürü kurum, kuruluş, sivil toplum kuruluşları var. Herkes bir şey yapmaya çalışıyor ama hepimizin bir şekilde ‘evet, masayı kaldırıyoruz, haydi hep birlikte! Bir, iki, üç!’ deyip kaldırıyor olmamız lazım. Yoksa olmaz, hareket etmiyor. Bu afet de öyle. Yani dayanışmadığınız zaman yaptığınız etki, ‘bir artı bir eşittir iki değil.’ Bire kadar düşüyor, belki sıfır nokta beşe iniyor. Ama dayanışırsanız, o ‘bir artı bir beş oluyor’ bir anda. Biz onu çok net gördük sahada.

Eksik olan şeyi tamamlayınca arkası geliyor

Kendi anladığımız yönden de şeyi fark ettik. Sivil inisiyatifler, sahada bir şeyler yapmaya çabalayan insanlarla köprüler kurabilir. Çünkü biz dışarıdan geliyoruz ve bizim bir networkümüz var,
biliyoruz; ne gelebilir, kim ne yapabilir dışarıda? Onu yereldeki insanlara bağladığımız zaman, etkinin nasıl yükselebildiğini gördük, fark ettik. İlk günlerde çok sağolsunlar kendi çevremizden arkadaşlara haber ettik ve Adana'dan üç tane 10 tonluk, üç tane de beş tonluk su deposu getirdik. Dördüncü günün sabahıydı galiba. Defne'de sabah 04:30’da indirdik onları. Ben yattım ve insani yardımcı olmanın verdiği refleksle ‘depoyu getirdik de suyu kim koyacak’, ‘çeşmeyi kim bağlayacak’, ‘nasıl olacak bunlar’ı düşünüyorum. Onları da çözmem lazım. Sanki o yük benim omzumdaymış gibi böyle dertli bir şekilde yattım. Sabah kalktım gittim. Bir artezyen kuyusu bulmuşlar çünkü biliyorlar. Mahalleli dedi ki, “Burada var.” Biri jeneratör getirmiş, boru çekmişler. İçlerinden biri su tesisatçısıymış, boruyu bağlamış, içine su koymuşlar, bir de çeşmeyi takmış. Dört gündür kimse elini yıkayamıyordu, bir baktım orada insanlar elini yıkıyor. Çok güzel bir şey olmuş. Yani dedim demek ki aslında bir şey verince, eksik olan şeyi tamamlayınca arkası geliyor. İnsanlar kendi çözümlerini bir şekilde hallediyor. En ideali mi oldu? Tabii ki en ideali olmadı. Ama zaten en idealine ihtiyaç yoktu orada. Orada elinizi yıkayacağınız bir suya ihtiyaç vardı, onu bir şekilde çözebilmiş olayım. O da bunu gösterdi bana. Yani her şeyi benim yapmam gerekmiyor. Depremzede dediğimizde aslında herkesi tek bir kalıba koyup sıfırlıyoruz. Bunu mültecilere de yaptık. Herkes sanki aynıymış ve sıfırmış gibi aldık. Aslında o insanların arkasında su tesisatçısı var, doktor var, mühendis, mimar, öğretmen, psikolog, bir sürü insan var ve bir sürü hikayesi var, becerisi var. Onları işin içine kattığınızda, onlara bir şey yapan insanlar olarak davrandığınızda işin şeklinin çok değiştiğini fark ettim. Çünkü onlar da bir şey yapabiliyorlar ve yapmak istiyorlar. Hatta benden iyi yaptıkları yerler var. Dolayısıyla insani yardımcı olarak onlarla yapıyor olmanın daha etkili olduğunu gördüm açıkçası.

A.Ö.: Peki bir şey soracağım. Sen ilk gittiğinde bir kurumla bağlantılı olarak mı gittin yoksa tamamen bireysel ve arkadaşlarınla birlikte mi hareket ettin?

Herkes elinde ne varsa ortaya koyup paylaştığı bir dönemdi

G.E.: Gönüllü grup olarak gittik. Başta böyle arabada ve çadırda kaldık. Araç üstü çadırımız vardı bizim. Ama sonra Defne'de, tenis kortlu bir parkın olduğu bir yerde bir oluşum başlamıştı. Oranın mutfağının kurulmasını sağladık. Gönüllü aşçıların gelmesini sağladık. İşte su deposunda kurduk. Ondan sonra su geldi, hijyen paketleri geldi. Oradaki tenis kordunda yatıp kalkmaya başladık. Orada aslında depremzede aynı depremden etkilenmiş 200 kişi vardı. Onlarla birlikte orada yatıp kalkmaya başladık. Tam o anda odağındaydık, orada bulunduk. Bir yandan da köylere gitmeye başladık. Diğer taraflara gitmeye başladık. Diğer dayanışmaları bulduk. Yani çok enteresan, bizde hijyen paketleri vardı, 1300 tane hijyen paketi gelmişti. Bir tane dayanışmaya hijyen paketi bırakıyorduk, 50 tane gıda paketi alıyorduk. Sonra gidip köydeki ya da mahalledeki ihtiyacı olanlara 50 hijyen, 50 gıda paketi bırakıp çıkıyorduk. Aslında böyle bir dayanışma alanı kurduğunuz zaman hem size bir şey veriyorlar hem de siz onlara bir şey veriyorsunuz. Herkes elinde ne varsa ortaya koyup paylaştığı bir dönemdi o.

A.Ö.: Bütün bunlardan sonra siz SAHA diye bir oluşum başlattınız değil mi?

G.E.: Aslında bir aya yakın bir gönüllülükten sonra yapmak istediğim şeyleri daha etkili yapabilmek adına dernekte çalışalım dedik ve ekip olarak Hayata Destek Derneği’ne bir dönüş oldu.

A.Ö.: Bir ay sonra mı dedin?

G.E.: Evet, gönüllülük bir ay sürdü. Ondan sonra daha etkili olabileceğimiz şekilde, daha fazla imkan var diye. Ama orada da şunu fark ettik, tam doğru yerde değiliz. Bunu dernekleri kötülemek anlamında söylemiyorum ama onların da iş yapış biçimleri bence bu afete kalibre edilmemişti. Daha esnek olmayı, daha farklı düşünmeyi gerektiren bir durumdu. Çünkü operasyonel de olamıyorsunuz. Yani gönderdiğiniz personel, çalışanınız, oradaki insanların kalışı, yemesi, tuvaleti, duşu, hijyen koşullarını düşünmek zorundasınız. Onlar yoksa çalışamıyor kimse aslında. Dolayısıyla onlar da operasyon alamadı.

Bir yandan da bu donör proje ilişkilenmesi. Yani elimizde bir tane proje var, onu yapmakla yükümlüyüz. Ona odaklanıyor, bütün enerji ve kaynak oraya akıyor. Ama aslında hem sahadaki ihtiyaç değişiyor, hem yapış biçimleri değişmesi gerekiyor. Dolayısıyla daha esnek, daha oradaki yapıya uygun bir şeyler üretmeniz gerekiyor. O dönemde çıkan proje, benim ürettiğim mobil çamaşırhaneydi. Gerçekten çok iyi iş yaptı. Çünkü her gün bir yere gidip kapaklarını açıyordu. Mahalleli gidip yıkıyordu. Kadınlarla sohbet etme şansınız oluyordu bir saat boyunca. İnanılmaz bir sosyal alan da yaratıyordu. Dolayısıyla böyle farklı çözüm önerileriyle gelmeniz gerektiği bir yerdi ve daha etkili olabilmek adına aslında farklı bir yere konumlayabiliriz kendimizi dedik ve tekrar ilk günlerde gördüğümüz şeyi önceliklendirebildik yani sivil inisiyatiflerini nasıl destekleyebiliriz. Çünkü belli ki afetler çok büyük olduğunda halk, oradaki afetten etkilenen topluluklar kendileri bir şekilde mücadele etmek zorunda kalıyorlar ve onların aslında katkıları çok daha değerli hale geliyor.

Bize temas eden insanları doğru kanallara yönlendirdiğimizde etkinin arttığını görmeye başladık

Sonra onlara nasıl katkı sağlayabiliriz diye düşündük ve aynı dertle, aynı düşünceyle birlikte olduğumuz, tanıştığımız insanlarla birlikte bir şey yapalım diye ortaya çıktık ve Sivil Alan Hareket Ağı dediğimiz SAHA’yı kurduk. Burada da yapmak istediğimiz şey, sivil inisiyatifleri bir araya getirmek. Yani şöyle de söylenebilir; Hatay ve Adıyaman için de bence geçerli bu, orada topluluklar var ve onlar bir şeyler yapmak istiyorlar. Kendi yerellerine sahip çıkmak, kendi kendilerine destek olmak istiyorlar. Bir diğer yerde de bakıyorsunuz, depremin dışındaki büyük şehirlerde oraya destek olmayan, uzmanlıkları olan insanlar var.
Su filtresini gelip takabilecek insanlar, psikologlar, veterinerler, ziraat mühendisleri... Dolayısıyla onlarla konuştuğumuzda, mesela psikologlar diyor ki, “Ben seansımı açmak istiyorum.” Çok güzel. Ama diyor ki, “Nasıl yapacağımı bilmiyorum. Birkaç kere denedim, kimseyi alamadım,” ya da “SAHA’daki bir psikolog bana yönlendirme yapabiliyor.” Daha sistematik bir hale getirdiğinizde fark ediyorsunuz ki sahadaki psikolog sayısından daha fazla dışarıda online seans verebilecek çok yetkin psikologları da bu işin içine dahil edebilirsiniz. Aynı şekilde su filtresi takmak isteyip, nereye takacağını bilemeyen insanları doğru yere yönlendirdiğinizde çok efektif bir şekilde oradaki hakla birlikte aş evlerine, okullara, camilere, birçok yere, halkın kullandığı yerlere su filtresi takabildiğini gördük.

Bu afetler karşılığında eş değerde iyilikleri de ortaya çıkarıyor

Bunlar bizim yapabildiklerimiz. Yani bize temas eden insanları doğru kanallara yönlendirdiğimizde etkinin arttığını görmeye başladık SAHA’yla birlikte. İki tane yere ihtiyaç olduğunu görünce, biraz daha böyle bir yerleşkeye, bir yer kiraladık. Yeşilliklerin içerisinde bir su deposu ve eski bir ahır var, burayı dönüştürmeye başladık. Seninle de konuşmuştuk aslında. Bu afetler karşılığında eş değerde iyilikleri de ortaya çıkarıyor. Yani ‘her kötülük kendi iyiliğini, her büyük iyilikle kendi düşmanını yaratır’ gibi aslında. Dolayısıyla hiç tahmin etmediğimiz, belki de yollarımızın kesişmeyeceği çok güzel insanlarla yollarımız kesişti. Burayı kurarken de permakültür, ekoloji alanlarındaki gerçekten deneyim sahibi birçok insan bir araya geldi ve o alanın nasıl dönüştürebileceğimizi söylediler bize. Bu şu anlamda kıymetliydi; neden başka bir şey yapmıyorsunuz?

Deprem bize orada bir şey öğretti; betonarme yapılar ve onların sonucunda neler olduğunu. Dolayısıyla aynı şeyi burada tekrar etmeden, beton yapmadan, doğal yapılarla bu işi çözebilir miyiz diye, daha çevreci bir bakış açısıyla geldiğimizden çok güzel örnekler de çıkarabileceğimizi fark ettik. Projelerden bir tanesi de bir yuva. Ahşap bir yapı bu. Bizimle birlikte ortak çalışan bir ekip daha var. Onlar da bize bağlandılar. Yani biz de onlara bağlandık gibi oldu böyle. Doğal bir yapı ama aynı zamanda toprak yapı şeklindeki bu ahırı bir mutfağa, bir aşevine ve daha sonra bir ortak çalışma alanına, toplantı merkezine çevirdik. Yarattığımız küçük kalış ve küçük odalara ‘yuvacıklar’ diyoruz. Mesela siz gelip Hatay'ın havasını ölçmek istiyorsunuz ya da siz gelip çocuklarla çalışmak, bir rapor hazırlamak istiyorsunuz. Ama nerede kalacaksınız, kime erişeceksiniz Bunları bilmiyorsunuz. Bu noktada SAHA’ya ulaşıyorsunuz. Biz size kalacak yer, güzel bir yemek, güzel bir sohbet, doğru insanlarla tanışma, doğru sohbet ya da sizin fikrinize fikir ekleyecek güzel insanlarla birleştiriyoruz. O sayede SAHA’da yaptığınız çalışmayı katbekat arttırabiliyorsunuz. Bu fiziksel alana bunun için ihtiyaç vardı. Çünkü bugün Hatay'a gitseniz, Adıyaman da aynı şekilde, kalacak yeriniz yok. Yani doğru şartlarda kalmadığınızda siz de çabuk yoruluyorsunuz. Ama bizim planlarımız biraz daha şifalandırıcı. Yani Antakya'ya gittiğinizde sizi ruhen çökerten manzarasını gördükten sonra, akşam en azından döndüğünüz sıcak bir ortam var, dostane bir ortam var. Orada gördüklerinizi paylaşıp hem daha iyi hissedeceğiniz hem de bir yandan da aslında gördüklerinizi konuşarak fikir ürettiğiniz bir alan yaratıyoruz.

A.Ö.: Bir tür toplum merkezi gibi bir yer diyebilir miyiz bunun için?

G.E.: Yani insanların gün içerisinde uğrak yeri olur mu bilmiyorum. Çok böyle ayaküstü bir yer değil aslında. Biraz daha atölye gibi. İnsanların gelip fikirlerini paylaşıp bir şeyler ürettiği bir yer olacak. Burada toplantılar organize etmek istiyoruz. Özellikle bizim önemsediğimiz şey yerellik. Yani yerellik, inisiyatifler, yereldeki girişimler örneğin. Ya da şöyle devam edeyim, bu işin biraz daha yapısal boyutuydu. Yani ihtiyacımız olan yaşam alanı, çalışma alanı, ortaklaşma alanı gibi. Bunun üzerine kurmak istediğimiz aslında üretmek istediğimiz fikirlerimiz var ve bunlara biz ‘çemberler’ diyoruz, gördüğümüz her bir konuya çember olarak bakmak. Bir noktada aşevleri kapanıyordu bu bayramın sonunda ve biz mahalle tipi diyelim yani mahallelerde yerellerin kurmuş olduğu aşevlerini haritalandırdık, datalarını topladık ve onları bir araya getirdik. İlk defasında şunu sorduk; nasılsınız, nasıl hissediyorsunuz, iyi misiniz? Böyle sorunlarla karşılaştınız şimdi nasılsınız? Onlar da ilk defa aşevlerinden çıkıp başka aşevleriyle bir araya gelip dertleşme imkanı buldular. Ama derdimiz tabii ki sadece dertleşsinler değil ki o da onlara çok iyi geldi bu arada. Ama bir yandan da tespit ettiğimiz, onların da tespit ettiği, birlikte tespit ettiğimiz sorunlara ortak çözümler üretmekti. Dolayısıyla onlarla sorunların ötesinde şeyi paylaşmaya başladık bunları nasıl çözebiliriz diye. İnanılmaz fikirler gelmeye başladı. Bir WhatsApp grubu kuruldu hemen akabinde. Bir aşevinin bir eksiği varsa o gruba yazıyor, diğer aşevi ona gönderiyor. Bir aşevi bir problemini çözmüş, tüpünü ya da başka bir şeyi. Onu diğeri de çözüyor ya da ekmeği çözdürüyor. Mesela AFAD'dan Kızılay'dan ya da başka kurumlardan faydalanacakları bir konu varsa o bilgi hemen oradan yayılıyor. Dolayısıyla hemen başvurularını yapıyorlar. O anlamda bilginin erişimi, kaynakların paylaşılması açısından iyi oldu.

Ama bunun da ötesine geçti. Dediler ki, “Bir tane mahalle tipi aşevi kitapçığı hazırlayalım.” Biz bu afette bir şey öğrendik. Bundan sonra Türkiye'nin herhangi bir yerine bir afet olursa oraya gidip aşevini ilk kuracaklar bizleriz. Buradaki öğrenimimiz çok kıymetli. Dolayısıyla oraya gidip aşevi kuracağız ve insanlara bunu da devretmek, yaptırmak istiyoruz. Böyle bir kitapçık güzel olur. Çünkü hiç elektriğin olmadığı, suyun olmadığı zamanlarda aşevlerini işletmek çok zor. Yani artan yemeği nasıl değerlendireceksiniz, 300 kişiye nasıl yemek yapılır, hangi ekipmanlar lazım gibi birçok detay var. Bunları böyle bir kitapçık haline getirelim. Bu da bize şunu öğretti; bu öğrenimleri tutsak iyi olur, çabuk unutuyoruz. En azından bu bilgi ve birikimleri aktarmak lazım, kayıt altına almak lazım.

A.Ö.: Yeni bir afette her şeye sıfırdan başlamaktansa elimizde böyle bir veri olsun ve bu veriyi kullanalım gibi algıladım ben.

Aşevleri işin kalbi

G.E.: Evet, bu aşevlerinin yaptığı muazzam çalışmayı, bunu bir şekilde kayıt altına alalım. ‘Niye aşevleriyle başladınız’ sorusu enteresan geliyor bize. Biz de aslında başta fark etmedik ama aşevleri işin kalbi. Yani her şey aşeviyle başlıyor. Afetten sonra her şey bir çorba tasın pişmesiyle başlıyor ve insanlar o sıcak yemeğin etrafında toplanıyor. Bir noktada aşevlerine bugün gidip baksanız hepsinin çevresinde çocuklar, kadınlar oluyor. Bir etkinlik oluyor, bir aktivite oluyor. Dolayısıyla bir sosyal merkeze dönüşüyor bir noktada.

A.Ö.: Üstelik bir de galiba aşevlerinin şöyle bir şeyi var. Hem afetzedelere hizmet ediyor, hem de afetzedelere yardım etmek için gelenlere hizmet ediyor. Galiba ikisini de bir araya getiren yer olarak düşünebiliriz aşevlerini o anlamda.

G.E.: Tabii ki. Sonuçta gidiyorsunuz oraya. Ben yanımda kamçı tüpümü, diğer şeylerimi götürmüştüm kendimi bir şekilde idare edebilmek için. Ama orada aşevleri kurulduğu an siz de orada yiyorsunuz. Onlarla birlikte otomatikman aslında. Yani depremden sonraki dönemde herkes çok eşitti. O anlamda aynı noktadaydı. O bir yandan da o dayanışmayı da güçlendiriyordu tabii ki. Dolayısıyla aynı yerden aynı yemeği yiyorsunuz siz de. O da bir şey birliktelik ruhu veriyor.

Bu aşevleriyle ilgili yaptığımız çalışma da bize şunu gösterdi. Yani bir yaklaşım olarak aslında biz şunu yapmalıyız; bir data toplamak, haritalamak önemli. Ondan sonra bu topladığımız datayı bu paydaşlarla, yereldeki insanlarla oturup konuşmalıyız. Tespit ettiğimiz sorunlara, onların tespit ettiği sorunlara çözümleri birlikte üretmeliyiz. Sonra da bunlar için kaynak bulup belki bir pilot projeyle bunu hayata geçirip bir öğrenme alanı yaratıp geri bildirimlerle o projeyi açık kullanıma açmalıyız yani herkes kullanabilmeli. Burada en başından beri önemli olan bu. Kimin ne yaptığı, hangi derneğin neyi ne kadar yaptığının hiç bir önemi yok. Sonuçta önemli olan ne kadar destek verebildik, ne kadar problem çözebildik? Bir de sistematik çözümler gerekiyor yani sizin bir seferlik yaptığınız bir şey değil de daha uzun soluklu çözümlere evrimleşecek şeyler yapılmalı. Bunu da oradaki insanlarla birlikte yapmak lazım ki orada kalsın.

A.Ö.: Kayıt altına almak galiba değil mi?

G.E.: Evet. Orada da bir örneğimiz var. Yani gene biz gönüllü çalışırken karşılaştığımız, hep söyledim, bir Mahmut'umuz var. Onunla karşılaştığımız yok. Hakikaten bir inisiyatif olarak kendisi mahallesinde çıkıyor ve elindeki jeneratörle artezyen kuyusunu bildiği yerlere gidip, evlere gidip oradaki herkesin deposuna su doldurmasını sağlıyor. Dolayısıyla tek bir kişi o mahalledeki su ihtiyacını belli ölçüde karşılıyor. Biraz evvel, en başta söylediğim derneklerin yaklaşımı ise sanki standart bir şey bu, proje bazlı çalışıyoruz çünkü. Bir derneğin bunu yapabilmesi için önce oraya gitmesi, ihtiyaç analizi yapması, bunu projelendirmesi, yazması, donöre sunması, donörden gelecek cevapla, onaylanmasıyla birlikte insan işe alacak, satın almasını yapacak, bunların sahada operasyon olmasını sağlayacak. Araç kiralayacak, şoför bulacak, oraya gönderecek. Oradaki artezyen kuyusu olan evleri tespit ettirecek ve daha sonra da jeneratörle su dağıtımını yapacak. Bir buçuk, iki ay sürecek bir süreçten bahsediyorum. Bu ilk ihtiyaç analiziyle, ilk ihtiyacın doğduğu zamanla ve ihtiyacın karşılanma arasındaki zaman dilimi. Ama Mahmut bunu ikinci gün yapıyordu zaten.

A.Ö.: Oralı biri olarak yapıyordu bir de, dışarıdan gelmiş biri olarak değil değil mi?

Hareket eden insanları desteklediğimizde, onların etkisini güçlendirdiğimizde aslında gerçekten bir değişim başlatabiliyoruz

G.E.: En basiti benim dışarıdan gelen biri olarak hangi evde artezyen kuyusunun olduğunu bilmem mümkün değil zaten. O biliyor ve çok rahat organize edebiliyor. Dolayısıyla onun inanılmaz bir etkisi var. Onun gibi hareket eden insanlar yarattığımızda ya da onları desteklediğimizde, onların etkisini güçlendirdiğimizde aslında gerçekten bir değişim başlatabiliyoruz sahada. Bir etki dalgası yaratabiliyoruz. Öteki türlü daha uzun soluklu işler başlıyor, dernekler olarak bizim oraya gelmemiz vakit alıyor.

A.Ö.: Prosedür olarak uzun süreçler oluyor anladığım kadarıyla.

Sivil toplumun elinde bir şekil var ama o şekil o kutunun üzerinde yok

G.E.: Evet. Bir şeyden daha bahsedeceğim. Çocukların oyuncakları vardır, çocuğu olanlar bilir. Kare, üçgen, yıldızı kutuya sokmaya çalışırsınız. Ben Ukrayna'da da fark ettim. Burada artık tamamen inandığım şey şu. Yani sivil toplumun elinde bir şekil var ama o şekil o kutunun üzerinde yok. Elinde çekiçle o şekli o kutuya sokmaya çalışıyor yani vurarak. Ama girmiyor. Zorluyoruz, o da direnç gösteriyor.

Sevdiğimiz bir akademisyen arkadaşımız var. Onunla konuşurken Mersin'de şunu söyledi, bir anda böyle bir aydınlanma oldu. 99 depreminden sonra sivil toplum inanılmaz büyüdü, etkisi oldu. Dernekler kanunu değişti, AKUT büyüdü, diğer dernekler kurulmaya başlandı. İnanılmaz bir değişikliği yarattı. Ama şimdi görüyoruz ki bu depremden sonra sivil inisiyatifler inanılmaz etkindi. Yani sivil inisiyatifler ve belediyeler inanılmaz rol aldılar. Bence belediyelerin rolleri de kovid dönemindeki refleksleriyle birlikte çok gelişti. Farkına vardık ki bu depremden sonra onların aslında döneminin başladığı ya da onların gerçekten etkili olduğunu görüyoruz. Derneklerin ise o kadar çevik hareket edemediğini fark ediyoruz. Dolayısıyla düşünce yapımızın biraz değişmesi gerekiyor o anlamda. Özellikle ilerideki afetleri düşündüğümüz zaman ki iklim değişikliğini ele aldığımızda selleri, yangınları; büyük şehirlerde yaşanabilecek depremleri düşündüğümüz zaman insani yardım çalışanı olarak şunu görebiliyorum; dünyada bu afetlere yetecek kadar insani yardım çalışanı yok zaten. Yani hem oraya hem oraya koşamayacağız.

Topluluklar kendileri mücadele etmek zorundalar

İnsani yardımda da aslında çıkan bir terim var. Topluluklar kendileri mücadele etmek zorundalar. Yani afeti atlattıktan sonra öyle bir refleks geliştirmemiz, öyle bir kültür geliştirmemiz gerekiyor ki bizim kendi sorunlarımızı çözebilecek noktaya gelmemiz lazım. Bunun da aslında desteklenmesi gerekiyor. Dolayısıyla sivil inisiyatifler, sivil oluşumlar, topluluklar olarak bunun kıymetli olduğunu gördük.

A.Ö.: Aslında 99 depremi sonrasında da özellikle mahalle örgütlerinde bu tür gelişimler çok yaşandı. Ama sonra o sönümlendi yani unutuluyor bir şekilde ama ben hatırlıyorum. O zamanlar İstanbul'da insanların afete yönelik eğitilmesi konusunda da çok çalışılmıştı. Fakat her şeyi unuttuğumuz gibi afetleri de unutuyoruz belki ve şimdi o organizasyonlar tekrar gündeme geldi. Yani yine mahallelerde bu tür çalışmalar devam ediyor. Dolayısıyla yerelin kendisini afetten kurtarabilmesi için girişimde bulunmak çok önemli bir şey aslında. Bunu burada vurgulamak önemli. Senin de söylediklerin vurguluyor. Vurgulamak bir kere daha önemli diye düşünüyorum.

Bir şey daha soracağım Gökhan; Yuva Projesi bir konut projesi midir? Onu tam anlayamadım. Sizle organik bağı nedir? Yani siz direkt onun içinde misiniz? Yoksa organik bağınızın olduğu başka bir girişim midir?

G.E.: Şöyle söyleyeyim, bahsediyorum aslında gördüğümüz bütün o sorunları çember olarak alıyoruz biz ve bu bahsettiğim yaklaşımı uyguluyoruz. Data topla, paydaşlarla çalış, sonuçta bir proje üret kısmı. Çalıştığımız çemberler sivil inisiyatiflerin haritalandırılması, aşevleri, su istasyonları, ruh sağlığı
çok kritik. Bunun altında bir sürü çemberimiz var, daha küçük çemberlerimiz. Bir de aslında barınmayla ilgili kısım var. Barınmayla ilgili olan kısım da aslında ‘yuva’. SAHA kurulmadan evvel aslında yuvayla ilgili olarak bütün o fikirlerin konuşulmaya başlandığı noktada biz de vardık. Bütün o SAHA’da çalışan arkadaşlarla bir araya gelip buraya gelen konteynerlara alternatif bir şey üretmemiz lazımdı. Çünkü gelen konteynerler hem plastik hem kalite olarak kötü. İnsanların yaşamları için yani ruhsal hakları için de öyle. İç açıcı mekanlar değiller ki mekanla ruhsalın doğrusal bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Konteynerlar devamlı geliyor ve bunlar ne olacak? Yani bir sene sonra orası bir konteyner çöplüğüne mi dönüşecek? Bunları dönüştürebiliyor muyuz, dönüştüremiyoruz sanki gibi konuşurken ne yapalım alternatiflerle düşüncesi çıktı. Aslında bu işte bir şekilde uzmanlığı olan, farklı uzmanlık alanları olan bir sürü insan bir araya geldi ve bu ‘yuva fikri çıktı. Biz de o fikre hep böyle katkı sağladık. Sonra SAHA kurulunca da SAHA’yla da organik bir bağ oluştu.

Şimdi aslında fiziksel olarak bahsettiğim, kiraladığımız alanda yuva ekibi de kalıyor. Yani projesi hayatı geçen ekip de orada, bizimle birlikte yaşam alanını paylaşıyorlar. Oranın kurulumuna onlar da destek atıyorlar. Dolayısıyla birbirimizle dayanışma içerisinde çalıştığımız bir ekibiz. Bir de tabii geliştirdiğimiz projelerde yuva ekibinin ürettiği yaklaşım çok önemli. Bunlar ahşap modüler, yapılar ve gerçekten
iklimlendirme yani biraz daha permakültür perspektifiyle bakılarak yapılan yapılar. Gün ışığını nereden alıyor? Kış güneşi, yaz güneşine göre bakıldığında ve konumlandırdığında yağmur suyunu toplayan bir yapısı var. Bütün bunları göz önüne alıyoruz. Böylece çok güzel yaşanabilir mekanlar haline geliyorlar. Ölçümledik de çünkü kurduk bir tane. Yanında konteyner da vardı ve ölçtük. İçerideki sıcaklıkta 10 derecelik bir fark vardı. O ahşabın verdiği iyi hissetme hali değil, içeride bir ciddi bir sıcaklık farkı da var. Çünkü iklimlendirmesi var. Yani havayı alıp güzel bir şekilde serinletip dışarı çıkartıyor.

Biz bu modülleri farklı şekilde kullanabileceğimizi de fark ettik. En son onu konuştuk. Dolayısıyla modüler oldukları için sökülüp takılabiliyor ya da büyüyebiliyorlar. İçerisindeki odaları değiştirebiliyorsunuz. Bunlardan aslında topluluk merkezleri, toplum merkezleri üretebileceğimizi de fark ettik. Yani bunların üç tanesini ortadaki alanla birlikte birleştirip U şeklinde yaptığınızda bu oluyor, şimdi onları da projelendiriyoruz. Bu en büyük ihtiyaçlardan biri. Yani çadır kentlerde, konteyner kentlerde ve informal alanlarda toplulukların bir araya gelebileceği yerler aslında hiç önemsenmiyor maalesef. Kadınların, çocukların, gençlerin, ergenlerin bir araya gelecekleri böyle bir çatı altında toplanabilecekleri hiçbir yer yok. Sadece böyle dümdüz çadır alanları ve konteyner alanları var. Dolayısıyla bu yapılar o anlamda çok da etkili olacak.

A.Ö.: Anladım. Dayanışma Kuşağı programında daha önce Örnekköy diye bir projeyi konuk etmiştik. İstanbul'da TÜYAP alanından belki biliyorsundur, gayet lüks, Tiny House dediğimiz küçük metrekareli 100 adet ahşaptan konteynerı Hatay'a yerleştirdiler. Acaba onlarla da bir bağınız var mı diye merak ettim. Bir de
seninle yaptığımız daha önceki görüşmede bu mutfak meselesi dışında bir de başka bir çemberden bahsetmiştim ve orada da bir tür kabinden bahsetmiştin. Biraz onu anlatabilir misin bize? Nasıl işleyecek, nasıl olacak? Çünkü enteresan bir proje o da.

G.E.: Şöyle, sahadaki ihtiyaçlar sizi farklı düşünmeye itiyor. Dolayısıyla herkesin gelip çarptığı sorunlar var. Her sivil toplum kuruluşunun, aile sosyal de dahil buna, psikologları var ve psikologlar aslında sahada görüşme yapabilirler, bireysel görüşmeler yapabilirler ki buna çok ihtiyaç var. Benim konuştuğum, psikologların söylediğine göre intihar vakaları ve bağımlılık ciddi oranda artmış durumda. Dolayısıyla onlarla ilgili bir şey yapılması gerekiyor. Ancak bu bireysel görüşmeler için bir araya gelip konuşabileceğiniz mahrem bir alan yok. Hatta bir psikolog arkadaşla konuştum, “Anneyle konuşmaya çalışıyorum, çocuk devamlı çadırı sallıyor, dışarıda bizi dinliyor. Ya da çocukla konuşurken annesi dışarıda devamlı bizi dinliyor. O mahrem alanı yakalayamıyoruz bir türlü.” dedi. Bunu düşünürken dediğim gibi aslında çok güzel uzmanlığı olan, çözümleri üretmiş bir sürü kişi ve kurum var dışarıda. Bizim sahada ihtiyaç duyduğumuz çoğu şey aslında çoktan çözülmüş. Sadece kimin çözdüğünü bizim bulmamız gerekiyor.

‘PODA’ diye startup bir girişim. Kovid zamanı başlayan ve havalimanlarında, alışveriş merkezlerinde değişen çalışma tarzlarına uygun bir şekilde böyle çalışma kabinleri yapmış. Siz dışarıdasınız, toplantınız var ya da bir saat çalışmanız gerekiyor. Aplikasyona giriyorsunuz, QR kod geliyor. Bir randevu sistemi var. ‘İki ile üç arası’, diyorsunuz ki ‘burasını ayırıyorum.’ Gidiyorsunuz QR kodu okutuyorsunuz, kapı açılıyor, giriyorsunuz, ses geçirmeyen, izolasyonu olan, kendini sterilize eden, havayı değiştiren, havalandırması olan mekanlar. Biz onun sahibine ulaştık. O da sağolsun, çok yardımcı olmak istediğini ve ilk başta dört tanesini oraya gönderip deneyelim dedi. Biz de hemen Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’yla görüştük, üç tane çadır kent belirledik. Oralara gittik. Oradaki psikolog ve sosyal uzmanlarla görüştük. Nereye kuruyoruz, onları belirledik. Şimdi biraz protokol aşamasında. Çözüldüğü zaman oralara konacak. Ama başta da hep onu söylüyoruz. Yani SAHA olarak vurguladığımız şey hep o. Bunlar aslında sadece Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın kullanacağı değil, o çadır kentte çalışan hangi kurum var ise o aplikasyonu kullanarak orayı kendisi için ve kendi bulduğu ihtiyaç sahibi bir danışanı için kullanabilir. Dolayısıyla bir topluluğun kullanımına açılacak sistemler olacak. Bu şekilde oradaki o bireysel görüşme şeyini çözebiliyor muyuz? Onu göreceğiz. Çünkü eğer çözülüyorsa aslında oradan yürüyüp belki bunu arttırmanın yollarına bakacağız biz.

A.Ö.: Anladım. Peki o zaman şunu sorayım; SAHA’nın oluşumu ne aşamada? Yani ne yapacaksınız? Dernekleşecek misiniz? Yoksa sadece bir girişim olarak mı kalacak? Nasıl bir yol izleyeceksiniz bu konuda

G.E.: SAHA’ya girdiğimizde hepimiz sahada pratik işler yapmaya alışkın insanlar olduğumuzdan dolayı dernek kısmını ya da dernekleşmeyi çok da plana almamıştık. Böyle inisiyatif olarak devam edelim dedik. Ama şunu fark ettik, biz hikayemizi anlattıkça, yapmak istediğimiz işleri söyledikçe insanlar da destek olmak istiyor. Fon vermek isteyenler de çıkıyor. Ona da tüzel kişilik gerekiyor. Dolayısıyla aslında bugün güzel bir haber oldu. Dernek başvurumuz kabul oldu. Dolayısıyla dernekleşiyoruz, SAHA diye bir derneğimiz var artık. Bunu da aslında iki şekilde götüreceğimizi düşünüyoruz. Bir; derneğimizin bir bitiş tarihi olacak. Çünkü derneğimiz, böyle uzun soluklu bir dernek ve çok büyük projeleri olsun, büyük çalışanları olsun gibi değil. Aslında kurulduğu amacı tamamladığı zaman kendini kapatabilme yeteneğine de sahip bir dernek olsun dedik. Ya da aslında yereldeki kuruluşlara devredip çıkabiliriz diye konuştuk. Ama şu anda bir tüzel kişiliği var ve önümüzdeki bir iki sene en azından var olacak. Hatay'da başladık ama Adıyaman'da da çok yakın, birlikte temas ettiğimiz dernek kurmuş arkadaşlarımız var. Onlarla da dayanışma içerisindeyiz. Dolayısıyla bu fikir ve düşünceleri oraya da taşımaya çalışıyoruz bir yandan. Bir soluk orada da kalacağız gibi gözüküyor. Belki biz değil yani bizler de geçiciyiz ama bir dönem gelecek, oraya katkı sağlamak isteyen, farklı uzmanlığı olan insanlar gelecek. Onlar devralacak, yereldeki insanlar gelip katkı sağlayıp devralacaklar. Bence biraz bayrak devri gibi, bayrak yarışı gibi. Biraz da inşa oldukça, hem mekan ortaya çıkmış hem de projeler oldukça gelip katkı sağlamak isteyen insanların, daha fazla insanın oraya bir çekim merkezi gibi geleceğini düşünüyorum.

A.Ö.: Evet. Çok enteresan aslında. Depremden yaklaşık bir ay kadar sonra Dayanışma Kuşağı programını yapmaya başladık ve haftada iki gün periyoduyla yürüdü. Bugünden itibaren yani Haziran ortasından itibaren haftada bire indiriyoruz. Geçtiğimiz haftalarda o kadar enteresan insanla diyalog kuruyoruz ki burada. Bu insanları bir araya getirmemiz lazım ve bu insanlar birbirini tanımak zorunda. Çünkü nefis işler yapıyorlar ve belki de birbirlerini hiç tanımıyorlar. Yani bu insanlar bir sivil toplum çalışanı olarak da hayatta var olmuyorlar. Sadece bir felaket üzerine oraya gidip ‘nasıl yardım edebilirim’ diye başlamışlar ve yaptıkları iş müthiş. Bunun, bir birlikteliğinin oluşturulması gerek diye düşünmüştük ve sonra ben SAHA’yı duyunca çok heyecanlandım. Çünkü aslında tam da bizim düşündüğümüz şeydi.

Bir başka heyecanlandığım konu da şu; yine Dayanışma Kuşağı programında konuk ettiğimiz kurum, kişilerden SAHA üçüncü dernekleşen girişim. Birincisi yine Hatay'da Mavi Kuş Dayanışma, çocuklarla çalışan bir kurumdu. Diğeri Adıyaman'da People of Solidarity. Onlar da gençler yani çok heyecanlandırdı bizi. Çünkü gençler çok ihmal ediliyor anladığım kadarıyla deprem bölgesinde. Şimdi de SAHA. Ne güzel bunları duymak. Çok kolay gelsin diyorum Gökhan.

G.E.: Teşekkürler. Bize aslında böyle vaha gibi geliyor. Başka iyi işler yapan insanları, kurumları, kişileri böyle görünce inanılmaz seviniyoruz biz de. Evet, bir araya geldiğimizde de ayrı bir sinerji oluşuyor, onu da fark ettik. Adıyaman'la da öyle. Bahsettiğiniz kişileri tanıyoruz. Onlarla da çok temastayız ve biz böyle telefonda konuştukça heyecanlanıyoruz, ‘Biz bunu yaptık, siz ne yapıyorsunuz orada?’ diye. Birbirimize hem fikir olarak çok güzel besliyoruz hem de motivasyon olarak besliyoruz. Çünkü bir yandan da çalışma şartları da zor. Şunu da söylemek lazım; seçim bizi zorladı. Fiziksel olarak herkesin dönmesi ve iki kez oy vermesi gerekti. Seçimle birlikte gündem çok değişti. Seçimden sonra birçok insanın motivasyonu kayboldu. Desteğin azaldığını, depremle ilgili gündemlerin ortadan kalktığını fark ediyoruz. Daha evvel bizi arayıp ne ihtiyacınız var diyen insanları şimdi biz arıyoruz, hiç dönmüyorlar. Yani oraya geldi mevzu biraz da. Bu işin doğası aslında. Böyle yani, bunu ben çok yadırgamıyorum. Normal olarak insanlar kendi hayatlarına geri dönüyorlar. Ama sizin gibi sahada olup çalışan, emek harcayan insanlarla bir araya geldiğinizde en azından yalnız olmadığınızı, başkalarının da var bu işi yapıyor olduğunu bilmeniz devam etme enerjisi veriyor. O anlamda çok iyi hissettiriyor. Farklı kurum ve kişileri bir araya getirmeye ön ayak olursanız bence çok güzel olur. Farklı kurum kişileri bir araya getirmek, buluşturmak; ben buna ‘onore edilmesi’ diyorum. Yani biz yaptığımız işi alkışlanmak için yapmıyoruz zaten.

A.Ö.: Ama önemli bir şey yaptığınız da çok açık.

G.E.: Ama gelip temas eden o kadar güzel insanlar var ki. Bir arkadaşla tanıştık. O da son dakika biraz böyle şeyden dolayı sıdkı sıyrılmış, doğru yerleri bulamamış. Su filtresi var arabasında, sekiz tane ters ozmoz filtre almış, çok güzel. İzin almış şirketinden, gelmiş takmaya çalışıyor. En son bana geldi bir şekilde tanıştırdılar.
Ben artık dönüyorum. “Burada su ihtiyacı yok, ben bu işi başaramadım,” deyip dönüyor. Dedim ki, “Sakın dönme! Şu anda çok kıymetli bir şey taşıyorsun. Ben seni doğru noktalara ulaştıracağım.” Aşevlerine, okullara, hem Hatay'da hem Adıyaman'da bayağı bir su filtresi taktık onunla. Bir kere bile birbirimizi görmedik yüz yüze, temas edemedik bir türlü ama o kadar güzel bir birliktelik ve sinerji oldu ki. Mesela o tarz insanların da bir noktada, “Abi gel, bir de şimdi aböyle gör, bak güzel oldu, nasıl işliyor yaptığın iş,” deyip onore etmek gerekiyor hissim var. Çünkü çok temas eden insan var. Çok görünmüyor da yaptıkları iş ama bir yandan da çok kalabalığız, onu hissediyorum.

A.Ö.: Evet öyle. Gökhan çok teşekkür ediyoruz programımıza katıldığın için ve gerçekten kutluyoruz da SAHA girişimini ya da derneğini diyeyim artık bundan sonra. Kolay gelsin. Görüşmek üzere.

G.E.: Görüşmek üzere. Çok teşekkürler.