Yol Yürüdükçe Yol Olur

Yol Yürüdükçe Yol Olur

02 Haziran 2011

İspanya’da olan biteni yeterince önemsiyor muyuz?1 Madrid’deki Puerta del Sol(idaridad) meydanından şu slogan bile tek başına çok şey anlatıyor: “Adına demokrasi diyorlar ve aslında değil”. Önemsemeliyiz.

Kendimizi kandırmayalım: Balık baştan koktu. Bugüne kadar alttan gelen her türlü sınıfsal talebi bir şekilde çarpıtarak kendisine eklemleyen sistemin manevra alanı artık kalmadı. Kokuyu herkes almaya başladı. Bugüne kadar kapitalist sistemin bu eklemlemeyi yapabilmesi nispeten kolaydı çünkü önce kolonizasyon sonra da liberal neokolonizasyon ile elde edilen kaynaklar bu toplumlar içindeki sınıf çatışmasını örtüp erteleyebiliyordu.

Ancak, gelinen noktada Arap Baharı’nın küresel düzeyde yankı bulması şaşırtıcı değil. Bugüne kadar dünyanın kaynaklarını kullanarak kendi yaşam standartlarını sürdürebilen ve böylece kendi oluşturdukları çelişkileri, kaynaklarını sömürdükleri coğrafyalara ihraç eden sistemler artık zurnanın zortladığı noktaya geldiler.

Ve bugün üzerine methiyeler düzülen kapitalizmin meşhur kendini yenileme yeteneği nihayet yok olmuş görünüyor. Aslında böyle bir yetenek hiç olmadı. Kapitalizm kendini hiç yenilemedi. Sadece kriz anlarında ölçeği büyüttü. Ya hâkim olduğu coğrafyayı genişletti ya da hayatın başka alanlarını giderek artan bir şekilde kendi mantığı içine hapsetti. Atlara balyayla saman atarken serçelere düşen birkaç çöp samanın yeterli olacağı düşünüldü; ancak, sistem, bu şekilde kendi geleceğinden kredi çekmekten öteye gidemedi.

Bugün Batı’da sınıf çelişkilerini kamufle etmeye yarayan “ucuz” her şey kayboluyor. Önce gıda krizi geldi. Kendi üreticilerine sağladığı tarım sübvansiyonlarıyla şarap gölleri ve tereyağı dağları yaratan Avrupa’da bile gıda fiyatları arttı. Elbette ki yoksul Güney’de yaşanan kıyımla karşılaştırıldığında Avrupa’nın başına gelen devede kulaktı ama olsun bu bir başlangıçtı. Belli ki serçelere düşen saman çöpleri azalıyordu.

Sonra 2008 finansal krizi geldi. Riskin kendisinin bir ürün haline getirilip paketlenerek satıldığı ortaya çıktı. Balon artık patlamıştı. Bu defa ortaya çıkan maliyeti yeni bir küresel neoliberal genişleme ile de çözmek mümkün değildi çünkü genişleyecek bir yer kalmamıştı.

Gerçekten de mevcut sistemin temel dayanakları çatırdamaya başlamıştı. Petrol fiyatları giderek yükseliyor, aralarında Uluslararası Enerji Ajansı’nın da olduğu bazı kuruluşlar “peak oil” denilen petrolün en bol bulunduğu noktanın geçildiğini söylüyorlardı.2 Bu noktadan sonra, kısa vadeli konjonktürel oynamaları saymazsak, petrol fiyatları düşmeyecekti. Ucuz enerji de tarihe karışıyordu.

Tüm bu meydan okumalarla karşı karşıya kalan sistem ve sistem partileri tarihî bir hata yaptılar. Aslında mevcut iktisadi sistem mantığı içinden bakıldığında başka çareleri de yoktu hani. Etraf şişman beygirlerle doluydu. Bunların ölmesine izin verilemezdi. Çünkü, düştükleri yerde serçe, böcek, çimen artık ne varsa ezeceklerdi. Krizin gelmesinde önemli rol oynayan büyük bankaların zararları kamulaştırıldı. Kamulaştırılmayan bankalar ise zaten resmî veya gayri resmî olarak kamu kaynaklarından aktarılan sübvansiyonlar ile ayakta kaldılar.

Bu durum, başka krizlere de yol açtı. Kimin atının kimin serçesini ezdiği de önemliydi tabii. İzlanda’da iki banka krizde batınca, yüksek faiz vaadiyle bu bankaya gelen İngiliz ve Hollandalı mudilerin tasarrufları da uçmuş oldu. İngiltere ve Hollanda kendi vatandaşlarının mevduatlarını garanti edip faturayı İzlanda’ya kesmeyi denediler. İlk direniş orada başladı.3 İzlanda halkı bu dayatmaya hayır dedi. Bu “Hayır” ile, yaklaşık 320.000 nüfuslu bu küçük ülke kendisinden 130 kat daha fazla nüfusa sahip olan İspanya’ya ilham kaynağı olacağını düşünmüş müydü bilemiyoruz. Ancak, olan tam da bu oldu. İspanya’daki hareketin örgütleyicilerinden Fabio Gándara’nın sözlerine kulak verelim: “Halkın bir şeyleri değiştirebileceğini ilk orada gördük”.

Öte yandan, krizin faturasını geniş halk kitlelerine yıkmak ve bugüne kadar üstü örtülen sınıfsallığı ortaya çıkarmak başlı başına tehlikeli bir işti. Dolayısıyla bir yandan bu yük yüklenirken bir yandan da her türlü itiraz ve karşı çıkma mekanizması ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Neoliberal düşüncenin bayrak gemilerinden The Economist, 6 Ocak 2011 tarihli sayısının kapağına boşuna “The Battle Ahead” – “Önümüzdeki Çatışma” başlığını atmıyordu.4 Daha somut olanı, Wisconsin’de Vali Scott Walker sadece kesintilerle yetinmiyor, sendikaların örgütlenme haklarını kısıtlayacak kanunsuz kanunlar çıkarıyordu.5

Dahası, sırtlara yüklenen sadece mali krizin faturası da değildi. Kâr hırsının yarattığı ekolojik krizin faturası da yine bu konuda sorumluluğu az olanların üzerine yükleniyordu. Bu önce küresel düzeyde yapılmak istendi ve yapay bir Kuzey-Güney ayrımı yaratıldı. Sanki tabiat böyle bir kavramsallaştırmaya riayet edecekmiş gibi. Eski tas eski hamam düzenin böyle devam edeceği umuluyor, küresel karbon dioksit salımları iklim değişikliğinin 2 derece ile sınırlı tutulabilmesi için belirlenen oranı 9 yıl öncesinden yakalıyordu.6 

Başa dönelim. Tüm bunların karşısında İspanya’da olanların ne önemi var? Bir kere İzlanda’da olanlar sayesinde, yukarıda sözlerini alıntıladığımız Fabio Gándara’nın dediği gibi, bir şeyleri değiştirebileceklerinin farkına varmışlardı. Kışın ortasında başlayan Arap Baharı çok kısa süre içinde bir bozkır yangını gibi yayılarak bu çıkarımın altını çiziyordu.7

Indignados/as hareketini gerek Arap Baharı’ndan gerekse bugüne kadar Avrupa ve ABD’deki diğer sistem karşıtı hareketlerden ayıran en önemli özelliği sınıfsallığı iyice ön plana çıkarması. Arap Baharı küçümsenecek bir hareket değil; ancak, her şeyden önce bu ülkelerde Batı’nın da desteğiyle, on yıllardır hüküm süren diktatörlere yönelik olması dolayısıyla şu ana kadar büyük ölçüde sınıflar üstü bir karakter gösterdi (bunun değişme işaretleri bugünlerde geliyor). Madrid’den Jaime Viyuela “Evet, Arap Baharı’nın cesaretinden ilham aldığımızı söyleyebilirsiniz. Ama eylem yaparak hayatını riske eden insanlarla bizi kıyaslamayın” derken hem alçakgönüllülük ediyor hem de bu farka işaret ediyor.8

Wisconsin’de yaşanan hak mücadelesi gibi hareketler ise kazanılmış hakların korunması için çok önemli olmasına rağmen, İspanya’da  başlayan los indignados/as hareketinden ayrı değerlendirilmeli. ABD’deki hareket, en azından buralardan görüldüğü kadarıyla, haklar konusunda sürekli olarak ABD Anayasası’na verilen referanslar dolayısıyla, sistem karşıtı değil. Yani henüz mevcut sistem içinde kazanılmış hakların savunusundan ileriye gitmiyor ki bu da azımsanacak bir şey değil.

İspanya’daki hareket ise her şeyden önce kapitalizmin çelişkilerini bugüne kadar erteleyebilmiş bir refah toplumundan -Avrupa Birliği’nin içinden- çıkıyor olması itibariyle son derece önemli bir sınıfsal hareket. Sınıf kavramsallaştırmasının sınırları da mümkün olan en geniş şekilde çiziliyor. Politikaları birbirinden farklı olmayan -veya mevcut iktisadi sistem içinde farklı olamayan demek gerekir belki de- tüm sistem partilerine karşı çıkmasıyla aynı zamanda sistem karşıtı bir hareket olarak başladı*:

Biz sıradan insanlarız. Sizin gibiyiz: Her sabah okula gitmek, çalışmak veya iş aramak için kalkan; ailesi ve arkadaşları olan insanlar. Etrafımızdakilere daha iyi bir gelecek sağlamak için her gün çok çalışan insanlar. 

Bazılarımız kendimizi ilerici, bazılarımız ise muhafazakâr olarak tanımlıyor. Bazılarımız inançlı, bazılarımız değil. Bazılarımızın net bir şekilde belirlenmiş ideolojileri var, bazılarımız ise apolitik; ancak, hepimiz bizi çevreleyen siyasi, ekonomik ve sosyal durum hakkında endişeli ve öfkeliyiz: siyasetçiler, işadamları, bankacılar arasındaki yaygın yozlaşma bizi aciz bırakıyor, sesimizi kısıyor. Bu vaziyet normal, gündelik ve umutsuz bir ıstırap haline geldi. Ama eğer bir araya gelirsek bunu değiştirebiliriz. Bir şeyleri beraberce değiştirme zamanı, daha iyi bir toplum oluşturma zamanıdır. Bu nedenle gür bir sesle aşağıdaki ilkeleri savunuyoruz:

. Her ileri toplumun öncelikleri eşitlik, ilerleme, dayanışma, kültürel özgürlük, sürdürülebilirlik ve kalkınma, refah ve halkın mutluluğu olmalıdır.

. Toplumumuzda riayet etmemiz gereken vazgeçilemez doğrular şunlardır: Barınma hakkı, istihdam, kültür, sağlık, eğitim, siyasi katılım, özgür kişisel gelişim, ve sağlıklı ve mutlu bir yaşam için tüketici hakları.

. Mevcut yönetim ve ekonomik sistemimiz bu hakları desteklemiyor ve birçok yönden insani ilerlemeye engel teşkil ediyor.

. Demokrasi halka aittir (demos=halk, krátos=yönetim erki) ve yönetim’in her birimizden oluştuğu anlamına gelir. Buna rağmen, İspanya’da siyasi sınıfın çoğunluğu bizi dinlemiyor bile. Siyasetçiler sesimizi kurumlara götürmeli, geniş topluma en fazla fayda sağlayan doğrudan kanallar aracılığıyla vatandaşların siyasi katılımını kolaylaştırmalı,  sadece büyük ekonomi muktedirlerinin diktatörlüğüne hizmet eden ve onları iktidarda tutan değişmez kısaltma PP ve PSOE’nin partiler-üstü başkanlığında bizim hesabımıza zenginleşip refaha ermemeli.

. İktidar ihtirası ve iktidarın çok dar bir kesimde birikmesi eşitsizlik, gerilim ve adaletsizliğe yol açar ki biz bunu reddediyoruz. Köhnemiş ve suni ekonomik model, sosyal mekanizmayı bir avuç insanı zengin edecek diğerlerini ise yoksulluğa itecek bir şekilde çalıştırıyor ve bu şekilde kendi kendini yok ediyor. Çöküşe kadar.

. Mevcut sistemin iradesi ve amacı paranın, toplumun yararı ve refahını görmezden gelerek, birikmesine yönelik. Bu sırada kaynaklar harcanıyor, gezegen yok ediliyor, işsizlik ve mutsuz tüketiciler yaratılıyor.

. Vatandaşlar, bu sistem içinde, bizim ihtiyaçlarımızı umursamayan bir azınlığı zenginleştirmek amacıyla tasarlanmış bir makinenin çarkları. İsimsiziz ama biz olmadan bunların hiçbiri olmaz, çünkü dünyayı biz hareket ettiriyoruz.

. Eğer bir toplum olarak geleceğimizi, çoğunluğa hiçbir fayda sağlamayan soyut bir ekonomik sisteme emanet etmemeyi öğrenirsek, yaşadığımız bu eziyetten kurtulabiliriz.

. Etik bir devrime ihtiyacımız var. Parayı insanların üzerinde tutmak yerine tekrar hizmetimize sokmalıyız. Bizler insanız, ürün değiliz. Ben ne aldığımın, neden aldığımın, nereden aldığımın ürünü değilim.

Tüm bu sebeplerden dolayı öfkeliyim.

Değiştirebileceğimi düşünüyorum.

Yardımcı olabileceğimi düşünüyorum.

Biliyorum beraber yapabiliriz. Yardımcı olabileceğimi düşünüyorum.

Beraber yapabileceğimizi biliyorum.9 *

Yukarıdaki manifesto 15 Mayıs’ta eylemler başlamadan öncesinden. Hareketin çağrısı olarak da algılanabilir. Hedefler konusunda benzer sistem-karşıtı manifestolardan kendisini ayıran fazla bir şey yok. Buraya kadar, hareketin kitleselliği dışında (ki bu konuda da benzer ölçekte örnekler bulunabilir) sıra dışı bir durum yok gibi gözüküyor.

Ancak, asıl önemlisi ve hareketi benzersiz kılan, Los indignados/as’ın ilk Arap Baharı tarafından tohumları ekilen bu yeni örgütlenme biçimini sistemin kendisinin henüz ayak uyduramadığı bir hızla başka yerlerde yeşertmesi. Sosyal ağları yoğun şekilde kullanan, düz, hiyerarşiden ve liderlerden arınmış bir örgütlenme biçimi bu. “Adına demokrasi diyorlar ama değil”den “Gerçek demokrasi, hemen şimdi”ye gidiyor ve orada da bırakmıyor. Sloganı aşıyor, kendi pratiklerini üretiyor. Yatay örgütlenmesiyle bugüne kadar birçok sol hareketin de mustarip olduğu hiyerarşik eğilimden nihayet sıyrılıyor. Siyasi iradenin sadece periyodik olarak yapılan seçimler ile belirlendiği ve siyasetin kendisinin sadece sloganlara indirgendiği hâkim sinik yapıya karşı başkaldırmakla kalmıyor, alternatifini de ortaya koyuyorlar. Aşağıda ise Puerta del Sol’deki kamp kurulduktan üç gün sonra, 18 Mayıs’ta üzerinde mutabık kalınan manifesto* var:

Puerta del Sol meydanında toplananlar, bunun devam etmekte olan bir direniş eylemi olduğunun bilincinde olarak, aşağıdaki maddeleri beyan etmede mutabık kaldılar:

1. Farklı yaşlar ve sosyal arka planlardan (öğrenciler, öğretmenler, kütüphaneciler, işsizler, işçiler…) gelen bir grup vatandaş, yıllar süren kayıtsızlıktan sonra, temsil eksikliği ve demokrasi adına yapılan ihanetler tarafından HİDDETLENMİŞ olarak Puerta del Sol meydanında Gerçek Demokrasi şiarıyla bir araya geldi.

2. Gerçek Demokrasi, kendilerini temsil ettiğini iddia eden ve uluslararası mali iktidarın hizmetinde salt yönetim ve idare vasıtası haline gelmiş olan kurumların aşamalı itibarsızlaşmasına karşı çıkar.

3. Yoz bürokratik aygıtlarca desteklenen demokrasi, vatandaşların katılımının hiçbir etkisi olmayan, kısır seçim uygulamalarından ibaret.

4. Siyasetin uğradığı itibar erozyonu, kelimelerin iktidara tutunanlar tarafından ele geçirilmesini sağladı. Kelimeleri geri almalı ve anlamlarını iade etmeliyiz ki dil vatandaşları savunmasız ve uyumlu eylemden mahrum bırakma amacıyla kullanılamasın.

5. Ancak, kontrol ve dezenformasyon amacıyla dilin manipüle edilmesi ve esir alınmasının sayısız örneği var.

6. Gerçek Demokrasi yaşadığımız rezilliğe uygun isim vermek anlamına geliyor: Uluslararası Para Fonu, Avrupa Merkez Bankası, NATO, Avrupa Birliği, Moody’s ve Standard and Poor’s gibi derecelendirme kuruluşları, Popüler Parti (PP), Sosyalist Parti (PSOE). Tabii ki daha çok var ve bizim yükümlülüğümüz bunların ismini zikretmek.

7. Yıllar süren yalan ve yozlaşmayla sistematik olarak yıpratılan sosyal dokuyu onaracak bir siyasi söylem tasarlanması gerekiyor. Biz vatandaşlar, büyük siyasi partilere olan saygımızı kaybettik ama bu, eleştirel melekelerimizi kaybettiğimiz anlamına gelmiyor. Aksine, SİYASETTEN korkmuyoruz. Kalkıp konuşmak SİYASETTİR. Vatandaş katılımı için alternatifler aramak SİYASETTİR.

8. Başlıca koşullarımızdan biri Seçim Kanunu’nun Demokrasiyi gerçek anlamına kavuşturacak şekilde değiştirilmesi: vatandaşların yönetimi. Katılımcı bir demokrasi.

9. Burada birleşen vatandaşlar olarak KUŞAKLARARASI bir hareket olduğumuz üzerinde ısrarcıyız çünkü günlük yaşamları ve geleceklerini belirleyecek siyasi kararların alınması sırasında katılımlarının katlanılamaz kaybına mahkûm edilen çeşitli kuşaklara aidiz.

10. Çekimser kalmayı savunmuyoruz; oyumuzun hayatlarımızda gerçek etkisi olması gerekliliğini talep ediyoruz.

11. Bugün basitçe ‘mortgage’ istemek veya istihdam piyasasındaki daralma için burada değiliz. BU BİR VAKA. Ve bu sayede eylemlerimiz ve sözlerimize yeni anlamlar verebilecek bir an. ÖFKEDEN doğdu. Ancak, ÖFKEMİZ hayalgücü, kuvvet ve vatandaşlık iktidarıdır.10Bu ikinci manifestoda 4 ve 7 numaralı maddeler özellikle dikkat çekiyor. Dördüncü madde “kelimeleri geri almalı” diyor. Ne kadar önemli bir hedef! Teşhis doğru konulmuş. Zaten bu yüzden Puerta del Sol’de veya başka yerlerdeki Los Indignados/as isyancı değil. Onlar isyan etmenin ötesine geçiyorlar.

Puerto del Sol ve ülkenin diğer meydanlarında yatay komiteler oluşturulmuş durumda. Bu komiteler büyük kalabalıklardan gelen talepleri somut birer hedef/politika haline getiriyorlar. Siyasi/bürokratik seçkinlerin istihza dolu bıyık altı sırıtışlarını yüzlerinde donduruveren de bu tutum. Siyasetin sokaktaki insanın yapamayacağı karmaşıklıkta olmadığının anlaşılması işlerine gelmiyor. 18 Mayıs manifestosunun yedinci maddesinde denildiği gibi: SİYASETTEN korkmuyorlar.

Bu nedenle ilk günlerdeki “hoşgörü” yerini bildik müdahalelere bırakmaya başladı.11 Barselona’da polis şiddetten kesinlikle uzak duran indignados/as’lara hiçbir provokasyon olmadan saldırıyor. Ancak, meydanı sadece geçici olarak boşaltmaya muvaffak olabiliyorlar. Barselona’daki polis saldırısından sonra alana dönen göstericilerin açtığı pankartlardan biri durumu özetliyor: "Siz bizim yorgunluğumuzu aldınız ve şimdi geri döndük."12

Engellemelere rağmen kendi alternatif siyasetini yaratan hareket şimdiden yayılmaya başladı. Yunanistan’da, Fransa’da, Avrupa kıtasının başka yerlerinde ve hatta Büyük Anadolu Yürüyüşü/Direnişi’nin gösterdiği gibi bu coğrafyanın orta yerinde.13 Sistemin organik entelektüelleri ve karamsarlar bu hareketlerin bir şeyleri değiştirmeyeceğine kendilerini ve bizi inandırmaya çalışıyorlar. Kısa vadede haklı da olabilirler. İspanya’daki seçimlerden yüksek ihtimalle bir sağ parti galip çıkacak. Fakat bu analizleri yapanların anlamamakta ısrar ettiği nokta, meydanlardaki bu insanların ve onlara destek verenlerin (sadece Madrid’de 1 milyon imza toplanmış durumda ki bunların tümü kimlik numaralarıyla birlikte verilen imzalar!) seçim sürecinin kendisinden umudu kesmiş olmaları. Orada, o meydanlarda yürütülen kamusalın seçim dönemlerine hapsedilmekten çıkmasının mücadelesi. Farklı ve sistem denetiminden özgür bir siyasetin inşası. Bu süreç kolay geçmeyecek. Arada tökezlemeler, duraksamalar mutlaka yaşanacak.

Fakat, yolcu yolunda gerek.

  

 

Redaksiyon için M. Akın Yılmaz’a teşekkür ederim.

*Her iki manifesto Mahir Ilgaz tarafından İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş ve İlke Toygür tarafından İspanyolca aslı ile karşılaştırılarak kontrol edilmiştir.

1 15-M movement shakes the system: http://roarmag.org/2011/05/15-m-movement-shakes-system-el-pais-spanish-revolution/ 30.05.2011

2 Is ‘Peak Oil’ Behind Us?: http://green.blogs.nytimes.com/2010/11/14/is-peak-oil-behind-us/ 30.05.2011

3 Araplardan önce İzlanda vardı: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&Date=&ArticleID=1040640&CategoryID=42 30.05.2011

4 The battle ahead: http://www.economist.com/node/17851305 30.05.2011

5 The Battle for Wisconsin: Court Strikes Down Gov. Scott Walker’s Anti-Union Bill: http://m.democracynow.org/stories/11897 30.05.2011

6 Worst ever carbon emissions leave climate on the brink: http://www.guardian.co.uk/environment/2011/may/29/carbon-emissions-nuclearpower 30.05.2011

7 Devrimci Dalga– Herkese Mubarek Olsun!: http://www.acikradyo.com.tr/arsiv-link?_mv=a&aid=27863 30.05.2011

8 How corruption, cuts and despair drove Spain's protesters on to the streets: http://www.guardian.co.uk/world/2011/may/21/spain-reveals-pain-cuts-unemployment 30.05.2011

9 http://www.democraciarealya.es/?page_id=814

10 Manifesto – Spain’s real democracy now!: http://roarmag.org/2011/05/m-15-manifesto-real-democracy-now-spanish-revolution-protests/ 30.05.2011

11 Police crack down on Spanish anti-austerity camp: http://euobserver.com/9/32416/?rk=1 30.05.2011

12 Cleaning up City Squares in Democratic Spain: http://www.commondreams.org/view/2011/05/27-7 30.05.2011

13 Anadolu Direnişçileri’nden çağrı var!: http://www.yesilgazete.org/?p=28487 30.05.2011

Kategori: