Washington'un Gerçekçiliği

-
Aa
+
a
a
a

ABD’de Irak sonrası ‘realizmin’ ne olacağı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Kasım ayında halktan aldıkları destekle, Demokratlar Irak konusunda aktif bir görüntü sergileme çabasındalar. Bu, işin görünen medyatik cephesi. Esas ilginç olan Bush yönetiminin Irak ve Ortadoğu sorununa yaklaşımındaki son gelişmeler. Büyük resme bakıldığında, Irak Savaşı öncesi ile taban tabana zıt bir görüntü var ortada. Irak Savaşı’nı hazırlayan yeni muhafazakâr ideologlar, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve Amerika’nın Ortadoğu’daki emperyal hedeflerini hayata geçirmek için Irak Savaşı’nı tasarlamışlardı. Kullandıkları retorik, “Ortadoğu’ya demokrasi götürmek”ti. Bu yaklaşıma göre, demokratikleşen Ortadoğu’da Filistin sorununu çözmek kolaylaşacak ve İsrail’in demokratik yönetimlerle diyaloga girmesi mümkün olacaktı. Bu kurgu Irak’ta tepe taklak oldu. Bugünkü yeni söylem, Filistin sorunu çözülmeden Ortadoğu’ya huzur gelmeyeceği yönünde. Aslında yıllardır bilinip de Bush yönetiminin bilmezden geldiği bir gerçek bu. Yani Amerikan yönetimi Mezopotamya’da sıkışınca herkesin malumu olan gerçek Washington’un da gerçeği oldu.     

Amerika’nın bugünkü Ortadoğu yaklaşımlarında demokratik açılımlardan filan söz edilmiyor. Yakın zamana kadar, “Filistin sorununun çözümü ve İsrail’in güvenliği Irak’tan geçiyor” deniyordu. Bugün ise “Irak’ı toparlamak ve İsrail’in güvenliğini sağlamak için Filistin sorununu çözmek gerekli” deniyor. Dünkü kurguya göre, Suudi Arabistan’dan uzak duruluyordu, hele 11 Eylül’ü gerçekleştiren 19 kişiden 15’inin Suudi Arabistanlı olduğu ortaya çıkınca, Amerikan medyası Suudi Arabistan’a cephe almıştı. Bugünkü senaryoda Suudi Arabistan’a sık sık başrol veriliyor. 

Bu senaryonun hayata geçmesi için ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, son zamanlarda Washington ile Ortadoğu arasında mekik dokumaya başladı. Condoleezza Rice da eski Rice değil artık. Bazı siyasi analistlere göre, Rice sanki Colin Powell’leşiyor, yani realist çizgiye oturuyor. Dış politikada Amerikan realist ekolünün önde gelen isimlerinden emekli hava generali Brent Scowcroft’un kolu kanadı altında yetişen Condoleezza Rice’in sicilinde zaten ‘realizm’ çizgileri vardı. Ne  var ki George W. Bush’un birinci döneminde ulusal güvenlik danışmalığı görevini sürdürürken Rice da yeni muhafazakârların dümen suyuna girmişti. Örneğin realist muhalefetin Bush yönetimine eleştirileri arttıkça, Rice’in yanıtı şöyle oluyordu: “Başkan Truman’ın dediği gibi, dünya yerinde durmuyor. Statüko ise kutsal değil. Günümüzdeki gibi olağanüstü zamanlarda eylemsizliğin maliyeti, eyleme geçmenin risklerine göre daha yüksek. Hiçbir şey yapmamak seçenek değildir. Eğer realist ekol gerçekten realist ise demokrasisiz istikrarın aldatıcı bir istikrar olduğunu anlaması gerekir.” Rice’ın son zamanlarda özüne rücu ettiği anlaşılıyor. Bu yılın başında yaptığı bir açıklamada Ortadoğu’da ‘ılımlı’  ve ‘aşırı’ güçleri birbirinden ayırmak gerektiğini söylemedi mi? Ortadoğu’daki Sünni yönetimleri ılımlı pozisyonların merkezi ilan etti ve İran, Suriye ve Hizbullah’ı da istikrarı bozan güçler olarak niteledi. Rice’ın, “ılımlı Arap ülkeleriyle işbirliği yapmak için Filistin sorununun çözümünde ilerleme sağlamak gerekli” diyen eski danışmanı Philip D. Zelikow’un sözünü dinlemeye başladığı anlaşılıyor. ABD Dışişleri Bakanı Rice, son günlerde sıklaştırdığı Ortadoğu turlarında, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden İsrail ile ilişkilerini geliştirmelerini istiyor. Ve şu sıralarda Amerika’da esen ‘yeni realizm’ rüzgârıyla bol bol Filistin semalarında görülüyor. 

 

Yeni Senaryonun Ana Hatları

  

Bu noktaya nasıl gelindi? Irak Savaşı İran’ı güçlendirmekle kalmadı, Sünni-Şii çatışmasına alan yarattı. Bu alanın giderek genişlemesi kuvvetli bir olasılık. Yeni muhafazakârlara göre, Irak’ın demokratikleşmesi, domino etkisiyle Ortadoğu’yu  demokratikleştirecekti. Domino etkisi bugün başka yönde işliyor. Irak kaosu yayılma eğiliminde, bölgesel mezhep kavgaları ve etnik temizlik bölgeyi tehdit ediyor. Son zamanlarda Amerika’da yapılan ‘realist analizler’, Irak, Lübnan, Filistin ve Körfez’de nüfuz sahibi olmak için Arap-İran geriliminin kaçınılmaz olduğu yönünde. Suudi Arabistan yönetimi de İran konusunda Washington’u uyarıp duruyor. Suudiler İran’ın nükleer güç olmasını büyük bir tehdit olarak algılıyorlar. İsrail de İran konusunda tedirgin. Bu iki dinamik Ortadoğu’da yeni bir denge arayışını yaratmış durumda. Buna İsrail ile Suudi Arabistan’ın stratejik yakınlaşması da denebilir. 

ABD’nin etkili araştırmacı gazetecisi Seymour Hersh, bu yakınlaşmanın dinamiklerini dört noktada topladığı yazısında şu ipuçlarını veriyordu:   

İsrail’in güvenliği önemli. Washington, Suudi Arabistan ve diğer Sünni yönetimler, İsrail’in İran konusundaki endişelerini paylaşacaklar.

Suudi yönetimi, İsrail karşıtı eylemlerine karşı Hamas’ı uyaracak ve Hamas’ı El Fatah ile koalisyona zorlayacak.

 

Bölgede Şiilerin etkin hale gelmesini önlemek için Washington Sünni ülkelere destek verecek.

 

Suriye’de Beşir Esad hükümetini zayıflatmak için Suudi yönetimi, Washington’un da onayıyla, mali destekte bulunacak, lojistik yardım sağlayacak. (The Redirection, Seymour M. Hersh, The New Yorker, 5 Mart 2007)

Anlaşılan “Şiiler mi yoksa Sünniler mi bize daha yakın” diye tereddüt içinde olan

Amerikan yönetimi, ‘realist’ çizgiye oturduğunda ibre Sünnilere doğru dönmekte.  ABD’nin önde gelen Şii uzman siyaset bilimcisi Vali Nasr bu gelişmeyi “Suudiler ve Amerikan yönetimindeki bazı kişiler İran’ın en büyük tehlike olduğu kanaatindeler. ABD’nin rota değiştirmiş olması Suudi çizgisinin zaferi sayılmalı” şeklinde yorumluyor.

 

Yeni Stratejiye Çok Yönlü Destek

  

Bu senaryonun Amerika’daki ‘liberal’ kesim tarafından da benimsendiği aşikâr. Yazıları Ortadoğu ve Batı başkentlerinde izlenen New York Times’in dış politika yazarı Thomas Friedman da Suudi Arabistan’ı tarihi rol oynamaya çağırarak bu kervana katıldı. Suudi Arabistan’ın yeni Mısır olduğunu iddia eden gazeteci, Mısır’ın pasifleştiğini, buna karşılık Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın aktif diplomasi izlediğini iddia etmeye başladı.     

Amerikalı yatırımcı George Soros da “Irak kaosunu durdurmanın yolu Filistin sorununun çözümünden geçer” yaklaşımını sahiplenenlerden. Irak Savaşı’na ve Bush yönetiminin dış politikasına baştan beri karşı çıkan Soros, Filistin sorununun çözümü için son günlerde oluşan momentumun yakalanmasını istedi. Soros’a göre, “Ortadoğu’da önemli değişimlerin gerçekleşmesi için Filistin önemli bir başlangıç noktası. Irak artık denetimimizden çıktı. Filistin sorununu çözersek İran’la müzakere etmek ve Irak’tan çıkmak için daha güçlü bir pozisyonda oluruz. Filistin sorununu çözmek ve barışı tesis etmek hiçbir zaman bugünkü kadar önemli olmamıştı. Suudi Arabistan’ın barış girişimi desteklenmeli.” (On Israel, America & AIPAC,  George Soros, The New York Review of Books- Nisan 2007)

Soros, yangının bacayı sardığı şu günlerde, İsrail lobisinin Washington’un cesur adım atmasını engellediği iddiasında. Bu milyarder yatırımcının analizine göre, “Cumhuriyetçi ve Demokrat siyasi elitler üzerinde son derece etkili olan Amerikan İsrail halkla ilişkiler Komitesi (IPAC) Bush yönetimi üzerinde de baskı kuruyor. Washington’un Hamas içinde bulunduğu Filistin Hükümeti’yle diyaloga girmesini engellemeye çalışıyor. Amerika’nın kendi Ortadoğu politikasını yeniden değerlendirmesinin zamanı gelmişti. ABD’de bu yönde bir çaba başladı. Bu engellemeler devam ederse bu çabadan bir sonuç beklenmemeli!”

Amerika’nın etkili çevrelerinin son zamanlardaki Suudi Arabistan açılımlarının Suudi yönetiminin hoşuna gittiği söylenemez. Nitekim Amerikan basını, Suudi Arabistan’ın barış girişimine destek verdiği günlerde, Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Irak Savaşı’nı “meşruiyeti olmayan yabancı işgal” olarak niteledi. Ortalık kısa bir süre dalgalandı. Kral Abdullah’ın bu çıkışı, “Suudi Arabistan’ın, Amerika yanlısı gözükerek Arap dünyasında moral otoritesini kaybetme endişesinden kaynaklandı” diye yorumlandı. Washington ‘realist’ politika izlemeye karar verdiğinde Suudi Arabistan’a açılımlarda bulunuyor. Suudi yönetimi ise realizm gözlüğünü taktığında, Washington’la çok fazla sıkı fıkı olmanın Arap kamuoyunu rahatsız ettiğini görüyor.   

Görüldüğü gibi, gün realizm günü. Kasım 2006 seçimlerinde Kongre’de çoğunluğu ele geçiren Demokratlar da ‘realist dış politika’ hesaplarıyla Ortadoğu’ya uçuyorlar, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Nancy Polosi’nin Suriye’ye yaptığı ziyaret gibi. Başkan Bush’un şer eksenine dahil ettiği Suriye, Demokratların realist açılımında muhatap alınıyor.          

 

Ortadoğu’da Soğuk Savaş mı?

 

Realist olsun olmasın, bugün herkes Irak Savaşı’nın İran’ı güçlendirdiği ve bölgede etkili bir aktör konumuna getirdiği konusunda görüş birliğinde. Peki bundan sonra ne olacak? Yani, İran’ın güçlenmesi karşısında Suudi Arabistan ve diğer Sünni yönetimlerin endişeleri ne gibi gelişmelere yol açacak? Bazı analistlere göre, Ortadoğu Şii ve Sünniler arasında bir soğuk savaş dönemine gebe. El Kaide’nin petrol zengini krallıkları da tehdit ettiği dikkate alınırsa, bu pek gerçekçi bir analiz sayılmaz, ama Amerika’nın Irak’tan çıkması halinde bu boşluğu doldurmak için bölgede müthiş bir rekabetin başlaması da kaçınılmaz. 

23 Mart 2007 tarihinde, Pennsylvania Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada izlediğim, ABD’nin önde gelen İran ve Şii uzmanı Vali Nasr şöyle diyordu: “Arapların gözünde, bölgede İran’ın varlığı günden güne artıyor. İran toplumu da İran’ı bölgenin yükselen gücü olarak görüyor. İran toplumunun ne kadar canlı olduğunu göz ardı etmemek gerekli. Bugünün İran’ını, Soğuk Savaş döneminin dünyadan kopmuş Arnavutluk’u gibi değerlendirmek çok yanlış. İran kapalı bir ülke değil. İnternette, İngilizce ve Çince’den sonra, en çok kullanılan üçüncü dil Farsça. Hemen hemen her Ayetullah bir blog sahibi. Halk, İran’ın nükleer güç olmasını istiyor. İranlılar bir bölge gücü olduklarının herkes tarafından kabul edilmesinin özlemindeler. Kısaca Şiiliğin dirilişi, Hizbullah’ın kazandığı güç, İran’ın bölgedeki konumunu değiştirdi.” Nasr konuşmasında, İranlılar açısından Irak topraklarının kültürel yönden çok önemli olduğunu ve bölgedeki çatışmalara rağmen bir milyonun üstünde İranlı’nın kutsal yerleri ziyarete gittiğini sözlerine ekledi.

Amerika’nın Irak’tan ne zaman çekileceği değil, çekildiği zaman bölgede neler olacağı önemli. Irak Savaşı başladığında kimse Şii dirilişini hesaba katmamıştı. Cehalet mi? Gözü dönmüşlük mü? Yoksa hepsi birden mi? Ne dersiniz? Realistler bunun cevabını verebilecekler mi?