Varşova İzlenimleri 8: Japonya'nın Fukuşima bahanesi gerçekleri yansıtmıyor

Varşova İzlenimleri 8: Japonya'nın Fukuşima bahanesi gerçekleri yansıtmıyor

22 Kasım 2013

Yeşil Gazete

22 Kasım 2013

Varşova - Birleşmiş Milletler zemininde kelimeler çok büyük bir önem taşıyor. Tek bir kelimenin bir başkasıyla değişitirilmesi için bazen günlerce pazarlık edildiği, hatta bazı sözcüklere ambargo konduğu oluyor. Örneğin eskiden ülkeler karbondioksit azaltımı için commitment (taahhüt) altına girerlerdi, oysa şimdi fazla kuvvetli bulunan bu sözcüğü kimse ağzına almıyor, herkes pledge (vaat) deyip duruyor. Ya da gelişmekte olan ülkeler kayıp ve zararlar için mekanizma oluşturulmasını talep ederken, gelişmiş ülkeler kendilerini yeni bir mekanizmayla bağlamamak için eski mekanizmaların içinde kurumsal düzenlemeler yapmak istiyorlar.

Yalnız aynı anlama geldiği düşünülebilecek sözcüklerin ima ettiği şeyler arasındaki farka dair bu aşırı duyarlık, yavaş yavaş taahhütte bulunma konusunu da tuhaf bir hale sokmaya başlamış gibi görünüyor. Eskiden bir ülkenin belli bir emisyon indirimi için taahhütte bulunması, geleceğe dönük bir şeyken, son zamanlarda ülkeler son yıllardaki emisyon miktarlarına bakıp varolan performanslarını geleceğe dönük vaat halinde sunuyorlar. Böylece geçmişteki taahhütlerinden geri dönmüş oluyorlar ve ne de olsa hafıza-ı beşer deyip, yakın geleceğe dair vaatlerini tutturmayı garanti altına almış oluyorlar. Tabii bunun iklim değişikliğini yavaşlatmaya ne gibi bir faydası var, diye sormamalısınız.

Örneğin son yıllarda emisyonları hafifçe de olsa azalma eğiliminde olan ABD, emisyonlarını 2020'de 2005'e göre %17 azaltabileceği neredeyse kesin hale geldikten sonra (ki süreç 2005 gibi alakasız bir tarihten sırf bu yüzden başlatılıyor), bu hedefi açıklamıştı. Ama burada Japonya’nın yaptığı bundan da ibret verici.

Japonya -%25'den, +%3,1'e

Kyoto Protokolü’nü imzalayan ve aldığı yükümlülüğe göre emisyonlarını 2012'de 1990 seviyesine göre %6 indirmesi gereken Japonya, geçen yıllarda daha da iddialı bir hedef almış ve 2020'ye kadar bu indirimi %25 düzeyinde gerçekleştireceğini ilan etmişti. Oysa Japonya geçen hafta Varşova zirvesinin başlamasından birkaç gün sonra bu sözünden aniden döndü ve azaltım hedefini 2020'de 2005'e göre %3,8 azaltım olarak olabildiğince aşağı çekti. Bunun anlamı 2020'de 1990'a göre %3,1 artış! Buna göre Japonya atmosfere yılda 356 milyon ton daha fazla sera gazı salmış olacak.

Üstelik böyle olduğunu Japonya’nın delegasyon başkanı Hiroshi Minima kendi ağzıyla açıkladı.

Belki burada Japonların dürüstlüğünden bahsedebilirsiniz, ama Japon sivil toplum örgütleri bunun dürüstlük değil, yalancılık olduğunu düşünüyorlar. Çünkü Japonya bu hedef düşürme kararını Fukuşima nükleer kazasına ve bu nedenle nükleer santrallerini kapatmak zorunda kalmalarına dayanarak (ki kazadan sonra güvenlik gerekçesiyle kapatılan ülkenin 50 nükleer santrali şu an çalışmıyor ve bir daha açılması da zor görünüyor) meşrulaştırmaya çalışıyor. Oysa durum hiç de öyle değil.

Japonya hedefini tutturamayacağını anlayınca ve tutturmaya da hiç niyeti olmadığına karar verince, nükleeri bir bahane olarak kullanıyor. Böylece her şeyin üstüne kendini bir de mağdur pozisyonuna sokuyor.

Japonya emisyonlarını Fukushima’dan önce de artırıyordu

Japonya’nın İklim Değişikliği Ağı (CAN Japonya) bu kararın kendileri için sürpriz olmadığını söylüyor. Fukuşima kazasından bu yana Japon hükümetinin enerji politikalarını değişitirmek için çalıştığını söyleyen CAN Japonya, bunun tamamen şeffaflıktan uzak bir süreçle, kapalı kapılar ardında yapıldığını, halkın katılımının hiçbir şekilde sağlanmadığını söylüyor. Yani nükleerin, fosil yakıtların ve büyük şirket çıkarlarının olduğu her yerde olduğu gibi ciddi bir demokrasi açığı söz konusu. Ancak CAN Japonya’ya göre nükleer santralların kapatılması iklim konusundaki geri adımda sadece bir bahaneden ibaret, çünkü Japonya Fukuşima’dan önce de zaten yanlış enerji politikaları yüzünden emisyonlarını artırıyordu.

Bağımsız araştırma kuruluşları Ecofys ve Climate Analytics de aynı fikirde ve Japon hükümetinin bu hedef azaltımının nükleerden vazgeçmelerine bağlı olduğu iddiasının doğru olmadığını söylüyorlar. Çünkü yaptıkları hesaba göre kapatılan bütün nükleer santralların ürettiği elektriğin tamamı bile değişik fosil yakıtlardan (mevcut oranlarda) üretilse, yani olması gerektiği gibi yenilenebilir enerjiye geçilmese bile, %25'lik azaltım hedefi en çok %17-18'e düşürülebilir. Hatta bu fosil yakıtların tamamı kömür bile olsa %12-13 azaltımı başarmak mümkün. Oysa Japonya hedefi %3,8 gibi çok düşük bir seviyeye çekerek emisyon azaltımı için hiçbir şey yapmaya niyeti olmadığını açıklamış oluyor.

Japonya’nın, aralarında WWF ve Friends of the Earth Japonya’nın da olduğu 5 çevre sivil toplum örgütünün ortak açıklamasında da aynı vurgu öne çıkıyor. Sivil toplum örgütlerine göre Japonya’nın nükleer enerji olmadan, enerji verimliliğinde artış sağlayarak ve yeni yenilenebilir enerji santralları kurarak 2020'ye göre %26 azaltım yapması mümkün.

Japonya 2015'i zora sokuyor

Climate Analytics’den Marion Vieweg, Japonya’nın bu tutum değişikliğinin 2015'e dönük olarak müzakerelere büyük zarar vereceğini söylüyor. Çünkü diğer gelişmiş ülkelerin daha önce en yüksek azaltım hedeflerinden birine sahip Japonya’nın yaptığı bu dönüşten sonra kendi alacakları hedefleri de hızla düşürmeleri olası. Bu durumda 2015'de de anlamlı bir uluslararası anlaşma çıkması mümkün olmayabilir.

Japonya heyetinin burada yaptığı basın toplantılarından ikisini izledim. Japonya’nın tutumundaki en tuhaf yan şu: Açıklamalarına 2050'ye kadar sera gazı emisyonlarını 1990'a göre %80 azaltması gerektiğini söyleyerek, yani eski tutumlarında bir değişiklik olmadığını iddia ederek başlıyorlar. Ve açıklamalarını Japonya’nın 2020 sonrasına dair uluslararası bir çerçeve kurulmasına dair tartışmalara liderlik edeceğini söyleyerek bitiriyorlar. Yani tutumumuz değişmedi ama, 2020'ye kadar bizden bir şey beklemeyin, ama sonrasında (herhalde yeni teknolojiler geliştirecekleri varsayımıyla) göreceksiniz bizi, demeye getiriyorlar. Ancak bunun 1990'dan beri gelişmiş ülkelerin sürdürdüğü dünyaya zaman kaybettirme taktiklerinden bir farkı yok.

Bir küçük not da Japonya’nın yeni uydusuyla ilgili olarak ekleyelim. Japonya yürüttüğü bir projeyle 2017'den itibaren küresel sera gazı emisyonlarını uzaydan tespit etmeye hazırlanıyor. Bunun için önümüzdeki yıllarda yeni bir uyduyu uzaya gönderecekler. Uydudan ülkelerin, hatta büyük kentlerin ne kadar sera gazı saldığı saptanabilecekmiş. Bilindiği gibi şu anda her ülke kendi emisyonlarını kendisi hesaplıyor. Bakalım bu yeni gelişme emisyon hesaplamalarına nasıl bir değişikliğe yol açacak?

Gelişmekte olan ülkelere günün fosili ödülü

Önceki gün günün fosili ödülü Suudi Arabistan, Pakistan, Malezya ve Çin dörtlüsüne gitti. Tabii bu ülkelerin ödülü fosil abonesi Avustralya ile paylaştıklarını söylemeye gerek yok. Peki neden bu dört ülke?

CAN’in açıklamasına göre bu ülkeler 2015 protokolünün yol haritasına dair metnin içindeki equity, yani “hakkaniyet” kelimesinin üzerini çizdiler. Oysa hakkaniyet‘in anahtar sözcük olması gerekiyor. 2015 sonrası taahhütlerin (pardon vaatlerin!) belirlenmesi için de o zamana dek bütün ülkelerin salımlarıyla ilgili kapsamlı bir değerlendirilme yapılması ve hakkaniyet ölçütlerinin belirlenmesi gerekiyor.

2015 anlaşmasının Kyoto’nun 1. döneminden en büyük farkı bu kez sadece gelişmiş ülkelerin değil, bütün ülkelerin (eveti, Türkiye dahil!) yükümlülük altına girecek olması. Ancak anlaşıldığı kadarıyla emisyonları hızla artan büyük (ve bazıları petrol üreticisi olan) gelişmekte olan ülkeler (bu arada Suudi Arabistan gibi ülkelerin hâlâ gelişmekte olan ülke sayılması ayrı bir tuhaflık) kendi emisyonlarının ne kadar hızlı biriktiğini göstermeyi kabul etmek istemiyorlar. Çünkü bu durumda yoksul gelişmekte olan ülkelerle aralarında büyük bir fark olduğu iyice ortaya çıkacak.

Zaten dünkü günün fosili ödülü de yine aynı nedenle, yani hakkaniyet referansının metinden sillinmesini istemesi nedeniyle bu kez de Hindistan‘a gitti.

Yani Varşova’da dünya öyle iddia ettikleri gibi gelişmiş ülkeler-gelişmekte olan ülkeler diye ikiye bölünmüş falan değil. Ulusal çıkar egoizmi sınır da, bayrak da tanımıyor.

Ümit Şahin'in tüm yazıları için tıklayın.