Varşova hem gündem, hem de sonuçlarıyla bir 'kayıp ve zarar' zirvesi oldu

Varşova hem gündem, hem de sonuçlarıyla bir 'kayıp ve zarar' zirvesi oldu

25 Kasım 2013

Yeşil Gazete

Haber: Ümit Şahin

24 Kasım 2013

Zirveyi Varşova’da takip eden Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum, sonucun büyük bir geri adım olduğu görüşünde.

“Varşova’da toplanan 19. Taraflar Konferansı (COP19) hem gündemiyle hem de sonuçları itibariyle bir ‘kayıp ve zarar’ zirvesi oldu” diyen Mazlum, Varşova Konferansı’nın başlıca görevlerinden birinin, Doha’daki 18. Taraflar Konferansı kararı gereği, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri sonucu ortaya çıkan kayıp ve zararlara ilişkin bir mekanizmanın kurulması olduğunu söylüyor.

Ancak kurulan mekanizmanın tazmin yolu olarak görülmesinin önlendiğini söyleyen Mazlum, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Küçük Ada Devletleri başta olmak üzere en az gelişmiş ülkelerin iklim değişikliği rejimi içinde azaltım ve adaptasyon yanında ayrı ve üçüncü bir kurumsal başlık olarak yer almasını istedikleri bu mekanizmaya ilişkin karar, yalnızca bu tekil Konferansın sonuçları açısından değil, iklim değişikliğinin küresel politikadaki anlamını genişletme potansiyeline sahip olduğundan, büyük önem taşıyordu. Konferans Varşova Uluslararası Kayıp ve Zarar Mekanizması adıyla kurulan kurumsal süreç ile bu konuda olumlu bir adım atmış olsa da, mekanizmayı rejimin varolan adaptasyon gündemiyle ilişkilendirerek, kayıp ve zararı üçüncü bir ayak haline getirmedi. Mekanizmanın şu anki haliyle, kendine özgülenmiş bir mali kaynağı – örneğin adaptasyonda olduğu gibi bir ayrı bir fonu – olmadan; yapısı ve işleyişle ilgili kuralları ileriki yılarda belirlenecek bir şekilde kurulması, yalnızca verilmiş bir siyasi bağıtın yerine getirilmesi anlamı taşıyor. Ayrıca, Mekanizmanın böyle zayıf bir şekilde kurulması, bunun bir tazmin yolu olarak görülmesinin de önünü baştan kapatma amacı taşıyor.”

“Kayıp ve zararlara ilişkin beklentileri karşılamasa da bir karar alabilen Konferans, aslında diğer önemli konularda başka kayıp ve zararlara yol açtı” diyen Semra Cerit Mazlum, “Doha ruhu” diye adlandırılan iyimserlik atmosferinin yok edildiğini söylüyor:

“Varşova Konferansından kayıpla çıkan konuların başında 2015 anlaşmasına dair süreç geliyor. Kısaca Durban Platformu olarak adlandırılan müzakere ayağının hem 2020 öncesine hem de 2015 anlaşmasına ilişkin gündeminde, karara varılabilmesi dışında hiçbir somut ilerleme olmadığı gibi, ‘Doha ruhu’ diye adlandırılan iyimserlik atmosferi de yok edildi. 2020 öncesinde salım açığını kapatmak adına yeni hiçbir eylem sözü vermeyen devletler, devlet-dışı aktörlerin bağlayıcı olmayan çabalarının sonuçlarını görünür hale getirici düzenlemelere gitme kararı aldılar.

Daha büyük zararı ise, 2020 anlaşması hazırlık süreci gördü. 2015 anlaşmasına ilişkin karar, Amerika’nın Kopenhag’dan bu yana savunduğu, ülkelerin ulusal yapabilirlik koşullarına göre belirlenmiş, uygunluk mekanizması içermeden, kendi kendini izlemeye dayalı (aşağıdan yukarı) hedeflerinin toplamından oluşan bir küresel salım sınırlama-azaltım sistemini temel almış görünüyor. AB’nin de giderek yaklaştığı bu anlayış, 2015 anlaşmasının olası gücü hakkında karamsarlığa yol açıyor.  Bu iklim değişikliği rejimine yol gösteren ilkelerin aşındırılmasını da beraberinde getiriyor. Örneğin, bu Konferansta tanıştığımız ABD tarafından önerilen ‘self-differentiated’ kavramı rejimin belkemiğini oluşturan ‘ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi’nin reddini ifade etmektedir. Yalnızca Kyoto Protokolü’nün bağlayıcı yükümlülük yapısından değil Sözleşmenin kurduğu sistemden de uzaklaşmayı önermektedir. ADP kararında 2020 sonrasındaki azaltım hedefleri için ‘yükümlülük’ (commitment) kavramı yerine ‘katkı’ (contributions) kavramının kullanılması bunun işaretlerinden biridir. Dolayısıyla Varşova Konferansı rejimin omurgasına da zarar vermiştir.”

Semra Cerit Mazlum, çıkan sonucun Türkiye için ne anla taşıdığı sorumuza ise şu yanıtı veriyor:

“Konferansın bu sonuçlarıyla, Kopenhag ve sonrasındakiler gibi, Türkiye’ye eylemsizliğini sürdürme, önlem almayı öteleme şansı vererek, siyasal zaman kazandırmaya devam ettiği söylenebilir. Fakat tam aksine çok değerli bir zaman kaybediliyor. 1992 Sözleşmesi’ne ve Kyoto Protokolü’ne ‘özgünlüğünü’ tanımadığı gerekçesiyle geç katılan Türkiye, aslında yeni bir şekil almakta olan uluslararası rejimin değişim sürecinde de ortak olamıyor. Kyoto Protokolü’nü müzakere masasında oturma fırsatı vereceği gerekçesiyle onaylayan Türkiye, Kyoto 2. Yükümlülük Dönemi’ne katılmayacağı gibi, daha geniş bir müdahil olma şansı veren ADP sürecinin de dışında kalıyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Varşova Konferansı’na ikinci hafta yalnızca üst düzey bölümde katılması; ADP, dolayısıyla 2015 anlaşması hazırlık görüşmelerinde bulunmaması anlamına geliyordu. Ülkelerin yükümlülük türlerine göre yeniden gruplandırılması potansiyeli içeren bu görüşmelerde yer almamak, iklim değişikliğinde çözüme ortak olma, bunu kendi özgün koşulları temelinde müzakere edeceği yöntem çerçevesinde yapma şeklindeki kendi iddiasıyla çelişmek olarak görülebilir.

Varşova’da alınan ADP kararındaki ev ödevi Türkiye için de geçerli. Ülkeler 2015 anlaşmasının salım sınırlama-azaltım hedeflerinin belirlenmesi sürecine girdi oluşturmak üzere verebilecekleri katkıya (üstlenebilecekleri yükümlülüklere) ilişkin niyetlerini ulusal düzeyde belirleyerek Paris COP21 öncesinde sunacaklar. Türkiye’nin Karar’daki çağrıda vurgulandığı gibi, daha fazla zaman kaybetmeden, katkı niyetini hazırlama çalışmalarına başlaması, ADP sürecindeki yavaş ilerlemeyi yakalayabilmesi ve açığı kapatması açısından elzem.”