Umutsuzluğa / Diyarbakır'a alış(a)mamak

Umutsuzluğa / Diyarbakır'a alış(a)mamak

01 Ekim 2003

Hani her yazı için bir girizgah yapılır ya, açıkçası Diyarbakır'ın haletiruhiyesini anlatmaya çalışmak, böyle bir girizgahı imkansız kılıyor. Söze nereden başlayacağını ve nasıl bitireceğini bilemiyor insan. O yüzden ürkek ve temkinli davranıyorum. Çünkü burayı anlatmaya çalışırken her an yanlış bir şey yazılabilir. Zira o kadar karışık, yabancı ve tanımsız ve bir o kadar da tanıdık ki burası…Diyarbakır başka yere benzemez; tarihi yerlerini, güzel sokaklarını ve insanlarını bir çırpıda döktürebileceğiniz, özetleyebileceğiniz şehirlerden asla değildir çünkü. Yazarken haksızlık da edebilir, abartabilirsiniz de burayı. Evvela böyle bir yer Diyarbakır. Edindiğiniz ilk izlenimler her zaman yanıltabilir sizi. Ama Diyarbakır'ı doğru dürüst anlatmanın da, onu ilk kez görene kısmet olabileceğini düşünüyorum. Bu yazıyı yazma cesaretini de bu minval üzere buluyorum zaten...

Görünen Diyarbakır

Diyarbakır'ın bıraktığı ilk etki, yaptığı ilk cilve kuşkusuz, insanın cesaretini kırmasıdır. Sizi ilk misafir edindiğinde, önce bir güzel cesaretinizi kırmak ve umutlarınızı Dicle nehrine savurmakla başlar. O nedenle de Diyarbakır'a dair bir yazı, tıpkı Diyarbakır gibi bölük pörçük, kimi kez anlamsız, kimi kez saldırgan, temkinli, ürkek, kısaca 'kendi içinde tutarsız' olabilir.

 Diyarbakır'a, o kudretli mitosa varan hemen herkesin ilk karşılaştığı, bu mitosun yalnızca bir hayalden, hatta yalnızca bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu öğrenmektir. Diyarbakır'a dair müktesebatın, sadece bir hayal mahsulü olduğunu öğrenirsiniz gerçekten de. Aslında vardır gerçek bir Diyarbakır ama, çoktan surların arasında yitip gitmiştir. Gerçek Diyarbakır değildir karşılaşılan... Görünen Diyarbakır, koca bir mutsuzlar ve umutsuzlar kenti. Koca bir ürkütülmüşler, köşeye sıkıştırılmışlar, aç bırakılmışlar, parçalanmışlar kenti. Hayatın akışı kuralına göre, koca bir 'ezmezsen
ezilirsin' anlayışıyla yaşamak zorunda bırakılmışlar kenti. Aslında Diyarbakır bir kent de değildir. Kent ve kır arasında gidip gelen, bir ayağı zengin mi zengin, öbür yanı ise yorgun, bitkin ve aç...

Baştan belirtmezsem meramımı, bir sürü 'yanlış' anlaşılmaya neden olabilir bu yazı; Diyarbakır'da 15-20 gündür yaşamaya başlayan birinin izlenimleridir bunlar. Ve 'yabancı', 'alışamamış' birinin izlenimlerine kulak vermek gerektiğini düşünürüm herşeyden önce. Ama biri çıkar ve 'seninki, bir yere alışamama sendromudur, gençlik havasıdır' derse, yine diyecek bir sözüm olmaz. Zira, Diyarbakır'a alışmak için daha baştan, tüm o mutsuzluğu, umutsuzluğu, ezilmişliği kabullenmek gerek. Ve alışmak istemedin mi, bu şehir kabul etmez, yavaşça itiverir seni kendi içinden...

Umutlanmak için var mı başka bir dünya?

Diyarbakır'a alışmak başlı başına bir tehlike, bir risk. Alışmak, duyarsızlaşmanın yalnızca pozitif anlatımı olsa gerek çünkü. Ama Diyarbakırlı, Diyarbakır'ın yaşadıklarına çoktan alışmak zorunda kalmış. Çoktan mutsuzluğu sindirmiş, umutsuzluğu sıradan bir duygu haline gelmiş. Hem, umut da neyin nesi? Umut için var mı başka bir dünya? Diyarbakırlı başka bir dünyanın uzaklarda olduğuna çoktan inanmak zorunda bırakılmış. O yüzden, “ Diyarbakır'a alışmayan sağlar bizimdir” demekten kendini alamıyor insan. Umudun olduğuna inanan sağlar, onların sayısı da o kadar az ki...

İnsanların aldığı dört yıllık soluk, çatık kaşlarının gevşemesine de, altında ürkekliğin yattığı aşikar olan 'erkeksiliğin' yumuşamasına da yetmemiş. Yetmesi de beklenemezdi zaten. Gözlerden okunan ağlamaklı duruş ile, kaşlardaki çatıklık, artık direnmek zorunda bırakılmak istemeyen insanları çok iyi anlatıyor aslında.Diyarbakırlı, 'tıpkı eski günlerdeki gibi' diye bir şeyi asla özleyemez, yok çünkü 'eski günler'. Kimse hatırlamıyor ki güzel günlerin yaşandığını. O yüzden daha baştan inanamamış umut denen şeye. Ve o yüzden umutsuz işte buranın insanı...

İstanbul veya Ankara'dan bakınca otantik görünen, hatta hallerine yabancılaşıp da Diyarbakır'ın göbeğinde yaşayanlar için de ihtişamlı görünen bu karmakarışık kır/kentte, o kadar büyük bir acı, nefret ve korku var ki...

Köylerinden sürülüp bu acı yumağının içine atılmış aç, perişan binlerce çocuk, kadın, şehrin en göz önünde olan mutsuzları... Buzlu su ya da bir su bardağına doldurduğu çekirdekleri satarak açlığını gidermeye çalışan, ne var ki açlığı midesinden ibaret olmayan binlerce mutsuz ve çaresiz insanın ‘yaşadığı’ hayal kırıklığı(m)nın kenti.

Diyarbakır’ın tanımsızlığı

Gençlerin tek başına gezmediği, gezemediği, yaşamın tesadüfe bırakıldığının bilincinde olunduğu şehirde, mutluluk çoktan bir özlem olmaktan çıkmış. Suriçinde daracık sokaklara hapsolmuş insanların ufku da, gelecek umudu da yine dar ve karanlık sokaklara sıkışıp kalmış. Oralardan geçerken, gözlerinin feri gitmiş, eline Özgür Gündem ya da Azadiya Welat gazetesini tutuşturup anlamsızca sayfaları karıştıran genç kızlar, merak edip bakmıyor bile yüzünüze. Çocuklar eğlenmiyor; Diyarbakır'da çalışmayan çocuklarla karşılaşmak imkansız neredeyse. Kadınlar pencere pervazlarına dayanıp, daracık sokaktan, ışıklı çıkışa bakıyor boş gözlerle. Diyarbakır'ın tanımsız bir yer olduğunu, onların bakışlarından okumak zor olmuyor bir 'yabancı' için.

Çocuğundan dolmuşçusuna, mısır satıcısından ayakkabı boyacısına kadar herkesin 'politik' olduğu ve 'politikliğin' ağırlığı, şüpheciliği, alınganlığı altında yıllarca ezilmiş olduğu bu insanlarla iletişime geçmek, bir 'yabancı' için neredeyse imkansız. İşte bu yüzden burada yabancı olarak kalmak da imkansız. Zira yabancı ya alışmakta direnir ve yalnız kalır, ya da bırakıp kaçar buradan. Sebep, bu insanların yabancı düşmanı olmalarından değildir asla. Ama herkesin her şeyi tanıdık bulduğu bu yerde, yabancı olarak kalmak yine de imkansızdır.  
Onyıllardır, köşeye sıkıştırılarak kafasına vurulan, işkencelerle tembihlenmeye çalışılan insanların, anlaşılmamaktan duydukları doğal nefretin, doğal bir sonucu olarak yaşayamaz burada 'yabancı'. Muktedirler Diyarbakırlının, köşeye sıkıştırılmış çaresiz ve umutsuz bir kedi misali ‘yaşamakta direndiğinin’ farkında mıdır bilinmez ama Diyarbakırlı, kim bilir belki de sabır sınırlarını aşmanın eşiğinde olduğu için de bu kadar ürkütücü...

Telsiz sesleri ve Toros marka otomobiller

Diyarbakır, görmeyenini her zaman şaşırtır, hayal kırıklığına uğratır. Oysa yersizdir bu hayal kırıklığı, çünkü bu şehrin hayal edilmesi, mitleştirilmesi saçma. Diyarbakırı kelimenin tam manasıyla, ancak orada yaşamak zorunda olanlar hazzedebilir. Buraya ilk geldiğimde tüm dostlarımın dediği gibi 'önce bir alışmak gerek'. İnsanların telsiz seslerinden ve uzun antenli Toros marka otomobillerden bile ürktüğü bir yerde, (sivil polisler çoğunlukla bu otomobilleri kullanıyor burada) her sokak başında cihaz seslerinin ve adı geçen otomobillerin terörize ettiği bir şehirde yaşamak da, ona alışmak ve ‘uyum’ sağlamak da neredeyse imkansızdır. Hem, insan umutsuzluğa bile alışırsa, nasıl yaşayabilir ki, nasıl anlamlandırabilir ki hayatı. İşte Diyarbakırlı bu sebepten, anlamsız görüyor birçok şeyi. Evet, umut da neyin nesi! Dört yıl aradan sonra, umutsuzluğunu haklı çıkaracak sonuçlarla karşılaşan, bunu tekrar tekrar deneyimleyen insanlara, hangi umuttan bahsedebilirsiniz ki?

KADEK, ateşkesin bittiğini açıkladıktan sora, herkes eski günlerin geri geleceğinin mesajını da almış oldu bir anlamda. İstanbul ve Ankara'dan telefon eden arkadaşlar, halkın tepkisini sorduklarında verdiğim yanıt; "değişen birşey yok, kimse takmıyor, kimsenin pek umursadığı yok son gelişmeleri" şeklindeydi. Zira herkes buna zaten hazırlıklıydı. İnsanlar umutlanmaya vakit bulamamışlardı ki daha. Çatık kaşlar, ağlamaklı bakışlar aynen yerli yerindeydi. Değişen birşey yoktu ki! Son yıllarda açılan Sanat Sokağına (Van’da da var aynı adlı ve aynı ‘işlevli’ bir sokak.) sıkış(tırıl)mış gençler, bu sokakta Diyarbakır’ı unutmaya, o devasa acıdan uzaklaşmaya çalışıyor.

Fuhuş’un ‘bir yerlerden’ körüklendiği, ya da fuhuş’a göz yumulduğu söylenirken etrafta, hakkında fuhuş yapıldığı mırıldanan bir pastane gün ortasında molotoflanarak yakılıyor. Diyarbakırlının tahammül sınırını aştığının işaretlerinden yalnızca biriydi bu karşılaştığım olay…

Geçiştirilen yaşamlar

İnsanlar bir ‘geçiş süreci’nden bahsediyorlar hep, geçiş süreci yaşamaya, yaşamı geçiştirmeye alışmak zorunda bırakılmıştır çünkü. Ve ‘geçiş süreci’ tanımlaması, bu insanların tek tesellisi olmuş yıllar boyu… Ellerinde bıçaklarla, birbirlerine saldıran işsiz gençler de, idealistler de, umutsuzlar da, eşsiz tarihi eserler ve eşsiz insanlar da hep bir arada yaşıyor Diyarbakır’da. Hepsi aynı acıyı paylaşıyor aslında. Diyarbakır böyle bir paradoksun da yeri bir anlamda.

Polis dolmuşa binince, Kürtçe müzik sesinin yükselmeye başlayacağını, yüzlerin buruşacağını bildiği için, hiçbir zaman karışamamıştır halkın arasına. Adım başı karşı karşıya kaldığınız polisler, yabancı bir ‘unsur’ gibi, gözlerinizin içine bakarak ‘kimsin sen, kimlerdensin?’diye soruyor ürkekçe yanlarından geçenlere. Buna alışmamış olanlar ancak ne kadar sıkıştırıldığını hissedebilir böyle bir durumda. Üstelik İstanbul'daki İstiklal Caddesinden bile daha fazla polis dolaşıyor ortalıkta! Diyarbakırın asıl surlarını, onlarla karşılaşınca tanıyor insan...  

Nihayet işsizliğin gençleri çaresizleştirip birbirine düşürdüğü, paramparça ettiği bu ülkede, özellikle bu mutsuzluğa ve umutsuzluğa alışmamak için, alışamadığım için işimi bırakıp ayrılıyorum hayal kırklığımın kentinden. Ve aslında yine başa dönmüş oluyoruz; Diyarbakır’a ya alışacaksın ya da o, umudunu da cesaretini de kırmış olarak itip, uzaklaştırır seni kendinden. Üstelik o muazzam güzelliklerinden hiçbirini koklatmamacasına…

(Fotoğraflar: www.diyarbekir.com)