Türkiye'ye Mektuplar

Türkiye'ye Mektuplar

18 Mayıs 2012

Çağdaş/güncel sanatın önemli isimlerinden Kutluğ Ataman Açık Dergi’de konuğumuzdu. Kutluğ Ataman’la, 18. İstanbul Tiyatro Festivali'nde "Özgürlükler/Sorgulamalar" teması altında gerçekleşen Sılsel projesini konuştuk.

 

İstanbul Tiyatro Festivali’nin Sılsel projesi için tanıtım metni şöyle:

 

“Aramice kanat çırpması anlamına geldiği düşünülen, Mardin’in eski Süryani evlerinin tavanlarına yapılmış gökyüzü tasviri Sılsel, kenarları zigzaglardan oluşan turkuaz renkte boyanan dikdörtgen bir motif. Rivayete göre çeşitli baskılardan dolayı sokağa çıkmaya korkan Süryaniler, evlerinin tavanına bu motifi yapar, böylece gerçek gökyüzü özlemlerini bir nebze olsun giderirlermiş. Mardin’in Süryani mahallesinde yaşayan Nasıra Hanım’ın Ataman’a anlattığı bu hikâye, Anadolu’nun şiddet dolu tarihinde hep bir özlem olarak kalan, herkesin korkusuzca altında yaşamaya hakkı olduğu ortak gökyüzü özlemini dile getiriyor… Sılsel performansı, bu özlediğimiz ortak gökyüzünü elbirliği ile biz çağdaşların örmesi, en azından bu özlemimizi ortak bir performansa dökme girişimi...

 

Özgürlüklerden yana olan 7'den 70'e herkesi bu ortak performansa katkıda bulunmaya davet ediyoruz: Kendiniz ve sevdikleriniz için nasıl bir ülke, nasıl bir hayat hayal ediyorsunuz? Geleceğe mektubunuzu festivalde yazın! Sergi mekânına eni yaklaşık 45 santimetre olan bir kumaş parçası getirin. Bu kumaşın üzerine istediğiniz bir dilde Türkiye'ye yönelik dileğinizi yazın, işleyin ya da resmedin.”

 

Sılsel 30 Mayıs'a kadar Galata Rum İlköğretim Okulu'nda katılmaya ve izlenmeye açık.

 

Dinlemek için:

 

İndirmek için: mp3, 30.8 Mb.

 

17 Mayıs 2012 tarihinde Açık Radyo’da Açık Dergi programında yayınlanmıştır.

 

Açık Dergi Söyleşileri’nin podcast servisine abone olmak için tıklayın.

 

 

 

İlksen Mavituna: Kutluğ Ataman bu akşam bizlerle beraber, telefonla bağlandık ona. Esasında Cannes’a uçmadan önce yakaladığımız için çok mutluyuz onu. Cannes Film Festivali başlamadan birkaç gün öncesinde yapıyoruz şu anda dinlemekte olduğunuz kaydı. Kendisi bizi reddetmedi söyleşiyi vermek için, çok teşekkürler Kutluğ Bey hoş geldiniz.

 

Kutluğ Ataman: Ben teşekkür ederim, hoş bulduk.

 

İM: Geçen hafta ilk kumaşı sizin dikip monte etmenizle Sılsel performansı başladı. Bir süredir bültenlerden haberini almıştık, insanın hayal gücünü epey kamçılayan bir şey olduğunu biliyoruz, ama biz haftasonu gördük. Ne haldedir şu anda Sılsel? Oradan başlasak nasıl olur acaba?

 

KA: Evet Sılsel başladı, Mardin’de Nasra Hanım’ın örmüş olduğu bir parçayla başlattık. Ardından açılış günü geldi ve insanlar hazırladıkları parçaları açılışta getirdiler. Daha sonra biz bunları o mekâna asmaya başladık. Her gün birazcık daha ilerliyor. Ben tabii ki işin sanatçısı olduğum için her zaman daha fazlasını bekliyorum, ama şimdiye kadar ortaya çıkan görüntü çok hoş. Ama daha fazla katılım olmasını çok isterim. Ama tabii sonuçta sanat her zaman sanatçının istediği yönde gelişmek zorunda değil, özellikle benim yaptığım türden sanat. Çünkü ben bir şekilde bir litmus testi yapıyorum ve toplumun içinde bulunduğu durumu aslında yansıtıyorum işlerimde. Yoksa cevaplar ya da mesajlar arayan bir insan değilim. Sorular sormak benim hoşuma gidiyor, ama daha da iyisi aslında insanların bu soruları kendilerinin sormalarını sağlamak. Sanatın bence en birinci görevi, aslında işlevi de bir şekilde insanların kendi kendilerine bazı şeyleri düşünüp bu soruları sormalarına yol açmasıdır. Göreceğiz yani boş bir gökyüzü ya da beklediğimizden daha zayıf bir gökyüzü ortaya çıkarsa o da sonuçta bu coğrafyanın bir görüntüsü olarak ortaya çıkacak, ama böyle bir şey de çok beklemiyorum, çünkü şimdiden -işte dördüncü günümüze girdik ve çok hoş bir görüntü ortaya çıkmaya başladı.

 

Gözde Kazaz: 30 Mayıs’a kadar da zaten zamanı var Rum ilköğretim Okulu’nda.

 

KA: Evet.

 

GK: Biraz önce “Ne olacağı belli olmaz, sonuçta ben toplumun içinde olduğu durumu yansıtıyorum, herhangi bir soru bulmak zorunda değilim” demiştiniz, şimdi bir şekilde İstanbul Modern’deki “İçimdeki Düşman” retrospektifi geldi aklıma, yaptığınız işlerde yöntemlerinizle ilgili olarak, kişilerle konuştuğunuzda, sizin tabirinizle kendinizden bir parça buluyorsunuz ve bir şekilde mesafe ortadan kayboluyor. “İçimdeki Düşman” çalışmalarında böyle bir his duymuştum ben. Şimdi burada da tamamen o mesafenin de ortadan kaybolduğunu görüyoruz, yani bir işi yaratan ve o işi izleyecek insanlar yok, herkesin ortaklaşa bir ortak gökyüzü oluşturması var. Bu süreç nereye gidebilir gibi bir soru geldi aklıma ama...

 

KA: Yavaş yavaş kendimi siliyorum o pratiğin içerisinden, ama bir taraftan da bir şeyler değişmiyor aslında, çünkü ben en başından beri işlerimi hep insanların kendi kimliklerini nasıl inşa ettikleri üzerine yaptım. İstanbul Modern’deki sergime bakacak olursanız, oradaki işlerim zaten kariyerimin başındaki işlerdir. Yani Türkiye’de ilk yaptığım işi -Kutluğ Ataman's Semiha B. Unplugged- Semiha Berksoy’un yatak odasında çekmiştik 14 ay boyunca. Ben aslında sinemadan geldiğim için biraz da senaryo, kimlik, kişilik, karakter, mizansen, bu bilgilerle yani bu çatı nasıl örülüyor diye düşünüyorum. Bu disiplinden gelen bir insanım. Haliyle bunu yaparken, bir belgesel görüntüsü altında, aslında belgesel gerçekliği kullanıp, bununla başka şeyleri inşa eden bir iş ortaya çıkartmıştım. İşin laboratuvarına, inşaatına aslında ben her zaman bakıyorum. Yani birisi kamera önünde kendi kendine ya da sahnede kendi kendisini nasıl inşa eder, nasıl ortaya çıkartır? Çünkü sinema ve senaryo ve hikâye yazmak da aslında bir çeşit mühendislik, inşaat yapıyorsunuz, bir legonun parçalarını bir araya getirir gibi yavaş yavaş hem karakterleri örüyorsunuz, ortaya çıkartıyorsunuz, bunlara can suyu veriyorsunuz ve bunlar oynamaya başlıyorlar. Daha sonra aynı şekilde aynen bir binanın katlarını örer gibi, belki kat kat sahneleri örüyorsunuz, ortaya çatısını çıkartıyorsunuz, birbirleriyle olan uyumları, birbirleriyle olan ilişkilerini sürekli tahlil ediyorsunuz, analiz ediyorsunuz. Böylelikle ortaya aslında bu kurmaca karakterlerin oynadığı kurmaca bir hikaye çıkıyor sinemada, ama sanatta tabii böyle değil. Mesela o Semiha B. Unplugged filmimin ne bir senaryosu var, bir sinema eseri de değil, bir sahne sanatı da değil zaten, sanat olarak kabul edilmesinin nedeni, aslında bu mutfağa bakması. Yani bir insan kendisini kamera önünde nasıl inşa eder? Bütün bunu takiben yapmış olduğum işlerim de esasen bu minvaldeydi. Ben her zaman insanlar, daha sonra bireyleri geçtikten sonra da topluluklar kendi kendilerini nasıl inşa ediyorlar, kendi kendilerini nasıl oynuyorlar, mitolojilerini nasıl yaratıyorlar ve bunu nasıl hayata geçiriyorlar ve bunu hepimiz nasıl oynuyoruz diye bakıyorum. Benim sanat dünyasına getirdiğim yenilik bu, yani ben kamera önünün tahlilini yapıyorum aslında. Şimdi bu taraftan bakacak olursanız, Sılsel işinde şöyle bir şey var; Neden Tiyatro Festivali kapsamında bir kere? Sonuçta bir sergi de olabilirdi. Şundan dolayı, çünkü orada aslında bir taraftan sahnelemeyi sorgulayan bir eser. Geçmişte yaptığım gibi, bu sanatçı mı, yönetmen mi, oyuncu mu yoksa model mi? Burada bir hikâye mi var yoksa bu bir kurmaca mı? Gerçek mi, belgesel mi, değil mi? Bütün bunların görüntülerini flulaştırarak ortaya çıkartıp bunlar üzerinden sorular soruyordum. Bütün bu rolleri, bütün bu aktiviteleri sorgulayan işler yapıyordum. Sılsel’de de aslında bunu görüyoruz, yani Sılsel’de de aslında seyirciyi bir şekilde sorguluyoruz. Çünkü seyirci seyirci olarak geliyor ama yaratıcı da aynı zamanda ve kendi kendisini seyrediyor ve kendi kendisini aslında, kendi gökyüzünü orada inşa ediyor. Ben sadece o yolu gösteriyorum Sılsel’de, onun için açılışta “artık benim işim burada bitiyor” dedim. Çünkü hakikaten Sılsel’de artık bitti. Yani ben ortaya bu formatı attım, insanlara bunu sundum ve şimdi artık onlar gelip kendi oyunları içerisinde kendilerini oynayıp o çalışmanın içerisine girdiler. Mekâna girdiğinizde de zaten etrafında dönüyorsunuz ama sonra sahneye çıkıyorsunuz, dikiyorsunuz yani hem baştan seyrediyorsunuz sonra da sahneye çıkıp yapıyorsunuz. Ve bunun bütünlüğünde ortaya bir heykel çıkıyor ya da bir performans çıkıyor, bir fikir çıkıyor, bir hikâye çıkıyor, bir kurdele çıkıyor bu kurdelenin üzerinde de aslında hikayeler yazılı. Yani biraz sinema gibi de aslında, sinema da bir yerde kurdeledir sonuçta ve bu kurdelenin üzerinde, kurdele yoluyla hikâye anlatır. Biçimsel olarak baktığınızda bunda da öyle bir şey var, yani bir kurdele oluşturuyoruz orada, inşallah çok uzun bir kurdele olacak. İnsanlar, 45 cm. eninde tekstil parçalarının üzerine, her ne olursa olsun kendi seçimlerine bağlı, resim çizebiliyorlar, işleyip göndermiş olanlar var, fotoğraf dikmiş olanlar var, mektup yazıp mektubu buna dikmiş olanlar var ya da direkt üzerine yazmış olanlar var. Değişik objeleri alıp mesela bir katılımcı boş mermi kovanlarından çiçekler yapmış “mermili değil çiçekli bir dünya istiyorum” diye. Beklemediğim kadar yaratıcı davranmış, yaratıcı olmuş yaratıcı işler var. Bir arkadaşımın getirmiş olduğu çok güzel kelebekli bir iş var mesela. Biz bunları asıyoruz ve ortak bir gökyüzü ortaya çıkartıyoruz ve bir hikâye anlatıyor bu gökyüzü. Aslında sadece bugüne ait bir şey değil, ileriye baktığınız zaman, belki 100-150 yıl o zaman baktığınız zaman ortaya aslında bir sivil tarih belgesi de çıkıyor. Böyle bir tarafı da var, bunu yaparken açıkçası bu tarafını düşünmemiştim, ama sonradan o üretim içerisinde birden bunu da fark ettim. Facebook, Twitter’daki ‘timeline’ınızı da biraz andırıyor, yani herkes geliyor kendi istediğini yazıyor. Gerçi Twitter’da 140 vuruşla limitlisiniz ama tabii o ‘timeline’lar sonra ne oluyor onu bilmiyorum, ama ümit ediyorum bizim eserimiz kalacak.

 

İM: Evet öyle gözüküyor. Sılsel’in “Türkiye’ye yazılmış mektuplar” olduğunu söyleyelim, performansın ismi tam bu esasında. “Özgürlükler ve sorgulamalar” teması altında 18. İstanbul Tiyatro Festivali sırasında gerçekleşmekte. Esasında belki de “Türkiye’ye yazılmış mektuplar” başlığından mekâna geri dönersek, yıllardır Kemeraltı Caddesi’nden geçerken ataleti belki de birçoklarımızı hüzünlendirmiş olan Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’nda gerçekleşiyor Sılsel performansı. Bu mekânın da ayrıca bir değer kattığını söyleyebilir miyiz bu oluşacak ve şu anda da oluşmakta olan işe?

 

KA: Açıkça itiraf etmem gerekiyorsa, aslında özellikle böyle bir mekâna gidelim, bunu bulalım diye bir niyetimiz yoktu. Hatta antrepoları düşünüyorduk, ama biliyorsun şimdi kapatıldı, çünkü orada bir çalışma söz konusu. İstanbul’un ortasında bu türden mekânlar bulmak maalesef gittikçe zorlaşıyor, çok zorlandık, ama tam bu sırada karşımıza Galata Rum İlkokulu çıktı. Kendimi çok şanslı hissediyorum, çünkü taa Haliç kıyılarına, daha uzak yerlere gitmek zorunda kalmadık, tam İstanbul’un ortasında, çok kısa bir zaman içerisinde bu mekânı bulabildik. Ben sergi mekânlarında genellikle kendi masalını, kendi hikâyesini, kendi tarihini anlatmayan daha nötr mekânları tercih ediyorum. Mesela benim için en ideal mekân bu anlamda İstanbul Modern’di. Neden? Çünkü mekânın yani mimari olarak pek bir dili yok, boş bir zarf olarak düşünebilirsiniz bunu. Mekânın dili olduğu vakit, yani anlattığı bir hikâye olduğu zaman mekânın hikâyesiyle sizin eseriniz arasında ister istemez bir ilişki doğuyor, hikâyeler birbirine karışabiliyor, bir etkileşim oluyor. Bu etki bizim durumumuzda pozitif bir etki, ama gene de böyle birebir referansları çok tercih ettiğimi söyleyemem, yine de çok anlamlı oldu Galata Rum İlkokulu’nda olması güzel oldu. Bir kere çok üzüntü verici bir hikâyesi var, sonuçta bir pogromdan söz ediyoruz, nüfusu yavaş yavaş azaltılmış ve o okul artık eğitim veremez hale gelmiş. Neden? Çünkü öğrencisi yok. O insanlara ne oldu? E tabii o insanlar şu veya bu nedenle baskılar sonucu bu coğrafyayı terk etmek zorunda kaldılar. Ve bu tür düşünceler, politikalar maalesef ülkemizde hâlâ üretiliyor, belki Rumlara, hatta artık belki de Ermenilere karşı değil, ama kendimizden görmediğimiz, nüfus olarak ‘rahatsız edici’ bulduğumuz kendi vatandaşlarımıza hâlâ bu şekilde davranabiliyoruz. Bunlar kimler? Kürtler olabilir, engelliler, eşcinseller olabilir, yeri geldiğinde kadınlar olabilir. Cinayetler, şiddet gırla gidiyor ülkemizde.  “Tolerans toplumuyuz, tolerans diniyiz,” falan bütün bunlar sürekli politikacıların ağzında ama bir taraftan da hiç toleransı olmayan, insanların özgürce yaşayıp üretici bireyler olabilmesini engelleyen bir ideolojinin mahkumuyuz hepimiz. Sadece sıradan halk değil, sonuçta şiir okudu diye hapse atılmış bir başbakanı olan bir ülke burası. Olacak şey değil! Hepimizin başına, herkesin başına böyle şeyler gelebiliyor. Bu gökyüzünün değişmesi, bu atmosferin değişmesi gerekiyor. Herkesin özgürce, kimsenin kimseyi eleştirmeden, hayatından dolayı, hayat görüşünden dolayı, dininden dolayı, Alevi ya da Sünni olduğu için eleştirilmediği ya da eşcinselinden kadınına, çocuğundan engellisine herkesin kendini güvende hissederek ve normal, sıradan bir yaşam sürdürebilmesi gereken bir ülkeyi, biz eğitimli insanlar olarak, 2012 yılında artık başarmamız gerekiyor. Bu durum gittikçe hepimiz için utanç vesilesi olmaya devam ediyor, ama tabii çok olumlu gelişmeler de var. En azından darbeleri artık sorguluyor olmamız, sivil hayatın ortaya çıkıyor olması, yeni anayasa çalışmaları, -tabii inşallah sonucu iyi olur henüz bir bilgimiz yok ama- bütün bunlar da ümit verici.

 

İM: Çok teşekkürler, belki son olarak şunu da söyleyebiliriz; Bilmiyorum çok mu uzatıyoruz, zamanınızı alıyoruz ama, Sılsel’de özellikle bir yandan 45 cm. enindeki her kumaşın kendi içinde bir değeri olmakla beraber, en sonunda üretilecek işte yani o toplu performansta artık kendi başına anlamından da yitip bir bütüne dahil olup, kendi başına bir iş olmaktan ziyade, esas işe, yani ortak üretilen işe ve ortak gökyüzüne bir katkı olarak geri çekileceği gibi bir yorum yapmak, belki de az evvel sizin de Türkiye’nin durumuna dair yaptığınız tahlilin bir yansıması olarak da okunabilir mi diye merak ettim.

 

KA: Neden olmasın? Çünkü sonuçta benim yaklaşımımı size hemen söyleyeyim, ben bir sanat eserini yapıp ortaya çıkardıktan sonra hiçbir zaman, “Ben bununla bunu demek istiyorum,” falan diye konuşmam. Bir eseri ortaya çıkartırsınız, ondan sonra o eserin artık kendi hayatı vardır, o eser tek başına konuşabiliyorsa zaten değerlidir, sanatçıdan bağımsız olarak. O izleyicileriyle konuşur, o artık izleyiciyle, seyirciyle eser arasındaki bir durumdur. Ben işin yaratıcısı olarak çok fazla o noktadan sonra karışmam. Hatta size şöyle de söyleyeyim; bazen öyle şeyler olabiliyor ki, biz izleyici gelip size “Ben bundan şunu hissettim” diyebiliyor ve onu daha önce hiç düşünmeseniz bile o noktayı düşündüğünüzde, a evet onun o düşüncesini de zaman içerisinde benimseyebiliyorsunuz sanatçı olarak, eğer aklınız yatarsa. Yani sizin niyetinizle başkalarının onu nasıl yaşadıkları arasında bence zaten o anlamda çok büyük bir fark yok. Yani o da kabul o da kabul, hepsi kabul benim için.

 

İM: Peki çok teşekkürler Kutluğ Ataman.

 

KA: Ben teşekkür ediyorum.

 

GK: Teşekkür ederiz.

 

KA: Kolay gelsin.

 

İM: Kutluğ Ataman’la konuştuk Sılsel hakkında, “Türkiye’ye yazılmış mektuplar” 18. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gerçekleşen bir iş. 30 Mayıs’a kadar da kendi kumaşınızı gidip Sılsel’e iliştirmeniz mümkün, onu da hatırlatalım. Karaköy’ün ana caddesinde Galata Rum İlköğretim Okulu, bu arada bilmeyenler için söyleyelim.

 

GK: Evet Galata Rum İlköğretim Okulu olarak da zaten görmemek imkânsız. 30 Mayıs’a kadar orada, sonrasında da yurt dışında dolaştırılacak ve ortak gökyüzü biraz daha genişletilecek. 45 cm. eninde herhangi bir tekstil ürününün üzerinde dileğinizi, yazınızı, fotoğrafınızı, nakışınızı, resminizi vs. Sılsel’e ekleyebilirsiniz.