Türkiye Değişiyor Eskisi Gibi Olamaz
Evrenin sonsuz zamanından farklı olarak, ‘tarih’ diye adlandırdığımız insanlık zamanı da aynı bizim gibi kesintili ve fanidir. Zaman da insan gibi yavaş ve ağır doğar ve zor ölür. Örneğin 20. yüzyıl epey gecikmeli olarak, ta 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla doğmuş, Ermeni halkı içinse bir yıl rötarla, 1915’te başlamıştır. Bu yüzyılın başlangıcı, aynı zamanda milyonlarca insanın ölümü, bir dizi ulusun ve halkın yok olmasıyla dünyanın sonu da sayılabilir. 20. yüzyılın sonu ise bir kez daha dünyanın sonu anlamına geliyordu, zira koskoca Sovyet uygarlığı ölmüştü. O da aynı şekilde birçok ilahı, kitabı, heykeli ve devleti yok ederek, yerine yenilerini üretti. Gelecek her zaman geçmişin harabelerinden, geçmişin tabutlarından doğuyor.
21. yüzyıl ne zaman başladı? Ya da gerçekten başladı mı? ABD’de, sonuçları yeni bir dünya düzeninin başlangıcı olan tarih olarak 11 Eylül 2001’e işaret ediyorlar. Katılabiliriz bu görüşe, zira on yıl sonra Arap Baharı tutuştu ve belirli bir bölge için yeni bir başlangıcı ima etti. Ancak önemli bir noktayı gözden kaçırmamalıyız. Eğer 20. yüzyılın sonu ve Sovyet Düzeni’nin yıkılışı II. Dünya Savaşı’nın sonuçlarını değişime uğrattı ve Yalta’da çizilen haritaları değiştirdiyse, Arap Baharı da bu yaz Türkiye’de bir yangına sebep oldu. Burada da I. Dünya Savaşı’nın haritaları Versay’daki ölçülerinden taşmakta ve yeniden şekillenmekte. Ben Türkiye’deki olaylara bu açıdan bakıyorum. İzmir’de ve Antalya’da kan ve biber gazının içinden Türkiye’nin yeni yüzyılı doğmaktadır. Türkiye değişiyor ve artık eskisi gibi olamaz. Bu cümleleri 12 yıl önce Agos gazetesinde Hrant Dink’ten duymuştum. O bir nebiydi ve bunu yaşamıyla ödedi. Türkiye parçalanmıştır ve yeniden kimliğini aramaktadır. Zira acıyla ve kanla elde ettiği geçmişini kaybetmiştir.
Yerevan’da televizyon karşısında Gezi Parkı’nda yaşanan meydan muharebesini izlerken, pek çoğumuz “Bizim Maşdots Parkı’nın devamı yaşanıyor” diye düşündü. Gerçekten de gözle görülür benzerlikler var. Bir yıl önce siyasi talepler genç çevrecilerin eylemine eklemlenmişti. Yerevan’ın merkezindeki parkı özel bir alışveriş merkezine dönüştürme fikrine karşı belediye yetkilileri ve polisle sürdürülen mücadele yaklaşık altı ay sürmüş ve sonuçta Cumhurbaşkanı şahsen parka gelerek, geri adım attığını açıklamıştı. Maşdots Parkı’ndaki olay, Ermenistan’da yaygınlaşan ve güçlenen direniş hareketinin ilham kaynağı oldu. İlk bakışta, Gezi Parkı çerçevesinde sahnelenen direniş, Ermeni devrimciler için bir dejavü örneği. Tüm kompleksleri ve güvensizliklerine rağmen, Ermeni toplumunun önemli bir kesimi diktatörlüğe karşı direnen Türk gençliğine içten içe sempati duydu. Biz Takim’deki protestocularda yıllar önce ve bugüne kadar Hrant’ın portresini bir özgürlük sembolü olarak yükselten muhalifleri görüyoruz. Belki de yanılıyoruzdur.
Ancak burada başka bir ölçüt daha var. Sovyet dönemi kapanırken, 1990 yılın sonunda, büyük Ermeni rejisör Sergey Paracanov ‘İtiraf’ adlı filmin çekimlerine başlamıştı. Tiflis’te kendi evinin avlusunda geçen tek bir sahne çekebilmişti: Komşu genç kızın cenazesi. Ünlü yönetmen, güncesine şöyle bir not düşmüştü: “Bu film Tiflis’in yıkık Khoçivank Ermeni Mezarlığı’na adanmıştır. Onun yıkılmış mezarlarında her gece huzursuz hayaletler, atalarım, nenelerim ve onların komşuları rüyalarıma giriyor.”
Gezi Parkı, yanı başındaki eski bir Ermeni mezarlığından alınan mezar taşlarıyla inşa edilmiş olduğundan, bütün Türkiye’nin bir minyatürü gibidir. Burada inkâr edilmiş ve gözden uzak tutulmuş olan geçmiş, huzur bulmamıştır. Gelecek ise geçmişin bu bozulmuş, yıkılmış tabutlarından çıkacak. Bu karamsar bir kıyamet değil, acı gerçeğin ta kendisidir. Bu gerçeklik en çok, İstanbul’a dönüşmüş Kostantinopolis’te hissedilebilir. Fiziki dünyada olduğu gibi, insanlık tarihinde hiçbir şey (madde de, enerji de, kan da) yok olmamakta, sadece şekil değiştirmekte, yeni bir vücut bulup sürekli olarak yeniden şekillenmekte ve biz bu sonsuz devinime ‘zaman’ demekteyiz. İtalyan rönesansının dahisi Rafael’in, Sisitine Şapeli için yaptığı, ünlü ‘Meryem ana’ tablosu, bu evrensel sırrı sanat yoluyla en iyi açıklayan örnektir. Bebeğini kucaklamış Meryem Ana bulutlar üzerindedir; dikkatli bakıldığında gökyüzünün de mavi bir boşluk değil, sayısız insanlardan oluşan bir kitle olduğu görülür. Yani soluduğumuz hava boş bir şey değildir. O havada, bizden önce yaşamış olan, bizim gibi havayı ciğerlerine çeken ve sonra yeniden dışarıya üfleyen sayısız insan vardır – öldükten sonra hava ve gökyüzü olan insanlar... Üzerinde yürüdüğümüz toprak boşluk değildir; yerküreden geçmiş ve bizzatihi toprak olmuş sayısız insanla doludur. Hafızamız olduğu sürece hiçbir şey yok olmayacaktır. Geçmişi unutur veya inkâr edersek, geçmiş o tabutlarından dışarı çıkar ve geleceğin görüntüleriyle her şey tekrarlanır. Eski Ermeni mezarlığının harap olmuş tabutlarından, bugün geleceğin Türkiyesi dışarı çıkıyor.
