Su(suzluk)

Su(suzluk)

26 Mart 2009

Su tatsız, kokusuz ve küçük miktarlarda çıplak gözle bakıldığında renksiz bir maddedir. Bilinen tüm yaşam biçimleri için elzemdir. Sıvı, gaz ya da plazma halindeki herşeyi çözdüğü ve bir çözeltiye dönüştürdüğü için, evrensel çözücü (solvent) diye de adlandırılır. Yeryüzü yüzeyinin neredeyse yüzde 70'ini kaplar. Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Dünyada farklı biçimlerde 1400 milyon (1.4 milyar) kilometreküp su bulunduğunu söylemektedir. Çoğunlukla okyanuslarda (tuzlu su), ve kutuplarda (buz örtüleri) bulunmakla birlikte; bulutlarda, yağmurda, nehir ve ırmaklarda, yeraltındaki temiz su yataklarında (aquifer), göllerde ve deniz buzlarında da mevcuttur. Bu ortamlardaki su, buharlaşma, yağış, denizlere akış şeklinde bir döngü içinde mütemadiyen hareket halindedir. Dünyanın birçok yerinde temiz su sıkıntısı çekilmekteyse de, güneş sistemi içinde Jüpiter'in ayı Avrupa'da ve Satürn'ün ayı Enceladus'ta bol su vardır. Suyun özellikle ısıyla ilgili (termal) özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde can alıcı rol oynar.

 

İnsan bedeninin yağ dışındaki kütlesinin yüzde 70 kadarı sudur. Doğru dürüst işlev görebilmesi için insan vücudunun günde 1 ila 7 litre suya ihtiyacı vardır. Yıkanmak ve tuvaletlerde kullanmak için de kişi başına günde ortalama 180 litre suya ihtiyaç vardır. Ama bu, ülkelere ve zenginliğe göre değişir. Mesela, Avustralya'nın banliyölerinde kişi başına düşen ortalama kullanım miktarı 400 litreyi, ABD'de ise 450 litreyi aşabilmektedir. Bununla birlikte, önemli istisnalar da vardır: ABD'nin Florida eyaletinde Orange County ilçesinde bir haneye tek bir yıl içinde 19 milyon litre ya da günde 47 bin litrelik su faturası gelmiştir. (Bu hanede bu kadar suyun niçin ve nasıl kullanıldığı bugüne kadar anlaşılabilmiş değildir.)

 

Pişmiş Aşa (Bire Bin) Su Katmak

 

Asıl çarpıcı ve anlaşılması zor rakamlar, insanların yiyip içtiklerini üretmek için ne kadar su kullandıklarını hesaplamaya başlayınca ortaya çıkmaktadır. Mesela, bir kilogram pirinç yetiştirebilmek için 3 bin ila 7 bin litre su gerektiği hesaplanmaktadır. 1 kilogram buğday yetiştirmek için 1.350, 1 kilogram patates içinse 700 litre su harcanması gerekmektedir. Et ve süt gibi ürünleri elde edebilmek için hayvanların tahılla beslenmesine harcanan su konusuna gelince, daha da şaşırtıcı rakamlarla karşılaşmak mümkün olmaktadır:

 

125 gm hamburger çıkartacak ineğe yem yetiştirmek için yaklaşık 13,5 ton;

1 litre süt verecek ineğin yemini yetiştirmek için yaklaşık 2,25 ilâ 4,5 ton;

½ kilogram (450 gm) peynir verecek inek yemini yetiştirmek için 2,5 ton;

½ kilogramlık (450 gm) bir paket kesme/toz şeker üretmek için yaklaşık 1,8 ton;

½ kg (450 gm) bir kavanoz kahve üretmek için yaklaşık 10 ton su gerekir.

 

Porsiyon olarak hesaplandığında da karşımıza şöyle rakamlar çıkmaktadır:

 

1 tabak pilav için yaklaşık 110 litre, bir sandviç ya da tost ekmeği için 180 litre, iki yumurtalı bir omlet ya da bir karışık salata için 600 litre su, 1 porsiyon (üç top) dondurma için 1.800 litre, normal boy hamburger için 3,5 ton, bir küçük biftek (veya üç kalem pirzola) için 6 ton su, 1 fincan çaya konacak 1 çay kaşığı şeker elde etmek için 50 fincan su, 1 fincan kahveye gidecek kahveyi yetiştirmek için 592 fincan su, bir öğün yemekle beraber içilen bir bardak şarap ya da bira için 300 litre, yemekten sonra dijestif olarak içilecek 1 kadeh konyağın üretilmesi içinse 2.400 litre, yani yaklaşık 2,5 ton su gerekmektedir.

 

Bir t-shirt üretmek için gereken yaklaşık 250 gramlık pamuğun yetiştirilmesine giden suyun yaklaşık 25 banyo küvetini dolduracak miktarda olduğu hesaplanmaktadır. Gelişmiş Batı ülkelerinde bir insan yılda 1.200 litre (1 ton) kadar su içmekte, 50-100 ton arasında da su kullanmaktadır; aynı tek insanın beslenme ve giyim ihtiyaçlarına giden tahılların yetiştirilmesi için 1.500 – 2.000 ton, yani olimpik bir havuzun yarısından fazlasını dolduracak miktarda suya ihtiyaç vardır. Özetle, 1 (yazıyla bir) ton tahıl elde etmek için, 1000 (yazıyla bin) ton su gerekmektedir – Oran, 1'e 1.000'dir! Dünyadaki suyun yüzde 70'i tarımda (sulamada), yüzde 20'si endüstride, yüzde 10'u ise ev ve işyerlerinde kullanılmaktadır.

 

Dünyanın Suyu Isınırken

 

Dünya ekonomisi sadece 50 yıl içinde 7 kat büyürken, doğal hayat destekleme sistemleri aynı kalmıştır. Benzer şekilde, su kullanımı 3 kat artarken, hidrolojik sistemlerin buharlaşma yoluyla tatlı su üretme kapasitesinde bir değişiklik (artış) olmamıştır. Dünya yiyecek talebi 3 kat artarken, sulamada kullanılacak su talebi de 3 kat artış göstermiştir. Bunun sonucunda dünya büyük bir su 'açığı' yaşamaktadır. Ama, bu açık yeraltı su kaynaklarının aşırı ölçüde sömürülmesi ve su tablolarının düşmesi şeklinde oluştuğu için, hemen hemen hiçbir şekilde fark edilmemekte, gözden ırak cereyan etmektedir. Su seviyelerinin düştüğü, kuyular kuruyup kör kuyular haline gelene kadar fark edilmemektedir. Su seviyeleri düşerken, sıcaklık da yükselmektedir. Sıcaklıkla tarımsal verimlilik arasındaki ilişkiyi araştıran bilim insanlarının vardığı sonuç şöyledir: Ekim mevsiminde her bir derecelik (Celsius) artış; buğday, pirinç ve mısır hasadında yüzde 10 oranında bir düşüşe yol açmaktadır!

 

Endüstrileşmiş Batı ülkelerinde tüketilen yiyecek ve pamuğun büyük bölümü ithal edilmektedir. Bu ürünleri yetiştirmek için nehirlerden su alınarak ya da yeraltı kaynaklarından pompalanarak tarlalara verildiğinde, su gittikçe pahalıya mal olduğu gibi, giderek başka insanları sudan mahrum bırakmakta, nehirleri ve yeraltı su kaynaklarını (aquifer) kurutmaktadır. Nehirler kurudukça, ürünleri sulamak için hiç su kalmayacağı ortaya çıkmaktadır.

 

Gelişmiş Batı ülkelerinin dünyanın geri kalanı üzerinde bıraktığı su 'ayak izi', giderek ciddi bir sorun haline gelmektedir. Yazar Fred Pearce'ın ifadesiyle, "Pakistan pamuklusu satın aldığınızda, Tayland pirinci yediğinizde ya da Orta Amerika kahvesi içtiğinizde bu bölgelerin hidrolojisini etkiliyorsunuz demektir. İndus ya da Mekong nehrinden ya da Kostarika yağmurlarından pay alıyorsunuz demektir. Nehirlerin kurumasına katkıda bulunuyorsunuz demektir.

 

Sanal Su

  

Dünya yüzünde çeşitli ürünlerin üretim ve imalatında kullanılan suya, konunun uzmanlarından Tony Allan'ın buluşuyla 'sanal su' adı verilmektedir. Yani, bir limanda doklara yanaşan şilepteki bir ton buğday, onun yetiştirilmesinde kullanılmış bin tonluk suyu içinde sanal olarak barındırmaktadır. Dünyadaki sanal su ticaretinin yaklaşık yirmi Nil nehrine tekabül ettiği hesaplanmaktadır. Bu miktarın üçte ikisi tahıldan, çiçek yağına, şekerden pamuğa kadar geniş bir alanda tarımsal ürünlere gitmekte, dörtte biri et ve mandıra ürünlerine, yalnızca onda biri de endüstri ürünlerine gitmektedir. Yeryüzünün en büyük sanal su ihracatçıları ABD (sığır eti), Kanada (tahıl), Avustralya (pamuk ve şeker), Arjantin (sığır eti) ve Tayland'dır (pirinç).

 

Belli başlı sanal su ithalatçıları da Japonya ve Avrupa Birliği'dir. Bu ülkelerin pek azı su sıkıntısı çekmektedir. Dolayısıyla, bu ticareti sürdürmekle ne kadar etik davrandıkları tartışma konusudur. Oysa, diğer bazı ülkeler için sanal su can alıcı bir faaliyet teşkil eder. Sanal su ithalatı yapmamaları hâlinde İran, Mısır, Cezayir, Ürdün gibi ülkeler derhal açlığa düşerlerdi. Ortadoğu'ya her yıl sanal su ithalatı biçiminde akan su miktarı, Nil'in akıttığı su miktarından fazladır.

 

Birçok ülke su sıkıntılarını sanal su ithali yoluyla giderme yoluna giderken, kimileri de bu sıkıntıyı ihracat yoluyla artırmaktadır. Meselâ, İsrail ve güney kesimleri kuraklık çeken İspanya suyu domates olarak,  Etiyopya kahve olarak ihraç etmekte, Meksika en büyük su kaynağı olan Chapala gölünü sanal su ihracı ile boşaltmaktadır.

 

Pamuk İpliğine Bağlı İlişkiler

 

Pamuk üreticisi olan pek çok ülke bu ters su ticaretinin örneklerini vermektedir. Pamuk, en verimli olarak sıcak iklimde, hatta çöl ikliminde yetişmektedir. Mısır, Sudan ve Pakistan gibi eski Avrupa sömürgeleri, tıpkı İngiliz kolonyalizmi günlerinde olduğu gibi bugün de Nil ve İndus nehirlerinin sularını pamuk yetiştirmek için çekip tüketmektedirler.

 

Rusya da Sovyetler Birliği döneminde Orta Asya çöllerini büyük bir pamuk plantasyonuna dönüştürürken, o tarlaları sulamak için, bir zamanlar yeryüzünün en büyük 4. büyük iç denizi ve Belçika ve Hollanda'nın toplam yüzölçümüne sahip olan Aral Denizi'ni 20. yüzyılın ve belki de insanlık tarihinin en büyük çevre felaketine duçar ederek eski halinin onda birine indiriyor, yani neredeyse haritadan siliyordu. SSCB'nin yıkılması ve 'Komiser Pamuk'un bölgeden ayrılmasına rağmen, mirasının aynen devam ettiği görülmektedir. Aral Denizi havzasındaki hükümetler, pamuk ekiminde kullanılan araziyi yüzde 12 arttırdıkları gibi, Aral'ı besleyen nehirlerden su çekme işlemini de aynı oranda sürdürmektedirler: Aral Denizi'ni çevreleyen ülkeler, yani Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Kırgızistan, kişi başına en çok su kullanan 7 ülkeden 5'ini oluşturmakta, eski Sovyet ülkeler camiasını giydirmeye devam etmektedirler.

 

Dünya çapında sanal su ticaretinin, ürün yetiştirmek açısından su talebini önemli ölçüde azalttığı, su ihtiyacının daha az olduğu yerlerde ürün almayı mümkün kıldığını öne süren görüşler de vardır. Ama bu durum, sanal su ticaretinin ağırlıklı olarak buğday ve mısır gibi ürünlerin ABD ve Kanada gibi daha ılıman iklime sahip ülkelerden, aynı ürünlerin daha çok su gerektireceği daha sıcak iklime sahip ülkelere ihracından kaynaklanmaktadır. Oysa, pamuk ve şeker pancarı/kamışı gibi birçok başka üründe sanal ticaret, ihracatçılar açısından hiç de makul bir alışveriş biçimi gibi görünmemektedir. Pakistan'ın İndus nehrinin toplam akışının üçte birini yıllık olarak pamuk sulamasına aktarmasında ve nehrin Arap denizine ulaşmasını engellemesinde ya da ABD'nin High Plains (Yüksek Yaylalar) diye adlandırılan bölgesindeki yeraltı su yataklarını pompalayıp tüketerek dünyayı bir tahıl fazlasına boğmasındaki mantık sorgulanmaktadır. Sanal su ticaretinin, erdemleri yanı sıra, yeryüzündeki en içinden çıkılmaz krizlerden birinin özünü oluşturduğu gözlemlenmektedir.

 

Hidrolik Apartheid

 

Dünya tarihinde suyu tükenen ilk büyük coğrafi bölge Ortadoğu'dur. Su sorunu bu bölgede özellikle İsrail-Filistin çatışmasının önemli odak noktalarından birini oluşturur. Batı Şeria'da sürekli akan nehir olmamakla birlikte, yeraltında üç kaynak mevcuttur. Dağ yatakları diye adlandırılan bu kaynaklar Filistinlilerin yegâne su kaynağını meydana getirirler ve çatışmanın özünde yatarlar. 1950'lerde Ürdün egemenliğinde yaşarlarken Filistinliler ihtiyaçlarından fazla suya sahiptiler. Ama, nüfusu arttıkça İsrail, Batı Şeria'ya ayak dahi basmadan yeraltı kaynaklarını fazlasıyla tüketmeye başladı. 1960'ların başından itibaren İsrail, yeraltı kaynaklarındaki sudan aslan payını alıyor ve Filistinlerden 15 kat daha fazla su tüketiyordu! Batı su kaynağındaki seviye düştü, bölgedeki üç nehirden ikisi kurudu, üçüncüsü olan Yarkon da hızla büyüyen Telaviv şehrinin açık lağımı oldu. 1967'deki 6 Gün Savaşı'ndan sonra Batı Şeria'yı işgal eden İsrail, Batı su haznesinden tarım ya da başka amaçlarla su çekilmesini yasakladı. Böylece, İsrail Batı su haznesinde aslan payına el koydu, ve ona sonsuza kadar sahip olacağını karara bağlayıp bunu dünyaya ilan etti. 1967'den bu yana Batı Şeria'da İsrail'in tam ve mutlak bir hidrolojik egemenliği vardır. Günümüzde her Filistinli'nin kişi başına su kullanım miktarı, komşusu İsrailli'nin kullanım miktarına göre 4 kat azdır. Buna 'hidrolojik apartheid' da denmektedir.

 

Aslında İsrail 1967 savaşından yıllar öncesinden başlayarak Batı Şeria sularına el koymuş durumdaydı. 1964 yılında İsrail, bir gece içinde Ürdün nehrinin sularını çaldı! Tarihte belki de en çok ekilip biçilmiş olan Ürdün Vadisi bir gece içinde suyunun büyük bölümünü kaptırdı. Binlerce yıldır Golan Tepelerinden Galile Denizine, oradan da vadi boyunca gidip Ölü Deniz'e akan su, yapılan bir barajın açılmasıyla bir gecede 3 metre çapında bir boru hattıyla İsrail ülkesi boyunca akıtılmaya başlandı. Ürdün nehrinin böylece boşaltılması jeopolitik bir depremdi: ne Galile Denizi'nin doğu kıyısına sahip olan Suriye'nin, ne de içinden geçen bu nehre adını veren Ürdün'ün rızası ve onayı alınmadan gerçekleştirilmiş bir operasyondu bu.

 

Yakın Tarihin İlk Su Savaşı

 

Savaş ve işgalle birlikte Filistinlilerin kendi su kaynaklarını geliştirmesi engellendi ve İsraillilerin aslan payını alması garanti altına alınmış oldu. Savaştan önce Ürdün Nehri havzasının onda birinden daha azı İsrail sınırları içinde yer alırken, savaştan sonra havzanın neredeyse tamamı İsrail denetimine geçmiş, nehrin doğduğu Golan Tepeleri de Suriye'nin elinden alınmıştı. Savaşın komutanı olan general Ariel Şaron, otobiyografisinde Altı Gün Savaşı'nın modern çağ tarihinin ilk su savaşı olduğunu açıkça dile getirmektedir. İsrail'in Ürdün Nehri'ni ve akaçlama havzasını ele geçirmesi, süregelen çatışmanın en önemli nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Günümüzde İsrail, kendi topraklarına düşenden çok daha fazla su kullanmaktadır. Bunu gerçekleştirebilmesini iki şeye borçludur: Biri, Batı  su haznesini denetlemesine imkân veren Batı Şeria'yı işgal altında tutması; ikincisi de, Ürdün Nehri'ni denetlemesine imkân veren Golan Tepeleri'ni işgal altında tutması...

 

1995'te Ortadoğu barış sürecinin bir parçası olarak İsrail'le Filistinliler arasında imzalanan Oslo Anlaşmaları, yeraltı su haznelerinin eşitsiz bölüşümünü pekiştirdi: Filistinlilerle İsrailliler arasında 1'e 4'den fazla bir oranda kullanım farkı öngören bir bölüşüm söz konusuydu. Sorunu pekiştiren bir başka durum da, İsrail'in, illegal olduğu La Haye Uluslararası Adalet Divanı tarafından da tescil edilen 'Duvar'ı oldu. Filistin köy ve kasabalarını, kendilerine hayat veren kuyulardan koparan; intihar bombacılarını durdurmak, yani güvenlik sağlamak amacı ile yapıldığı belirtilen ve fakat tamamen sınırın Filistin tarafında inşa edilen 10 metreye yakın kalınlık ve yer yer 8 metre yükseklikteki duvar, hidrolojik açıdan büyük bir bölünmeye sebep oldu. Birçok Filistin köyü kendisini sınırın yanlış tarafında bulurken, Filistin tarafında kalan birçok köy ve kasaba da, kuyularının yanlış tarafta kaldığını fark etti. Sonuçta, duvarın değerli batı haznesinin suyunun dörtte birini Filistinlilerden alıp İsrail'e aktardığı hesaplanmaktadır.

 

Filistinliler Batı Şeria'ya hayat veren suyun sadece 5'te birini kendilerine bırakan bir düzenle nasıl yaşayabilecekleri sorusunu sorarlarken, İsrail parasını ABD'nin ödeyeceği bir sistemle deniz suyunu tuzdan arındırma tesisleri kurma ve bu suyu Batı Şeria'daki işgal altındaki Filistin topraklarına borularla taşıtma planları geliştirmektedir. Ne var ki, İsrail'in Filistinlilere tuzdan arındırılmış deniz suyu kullandırma planlarının da, işgalle elinde tutmakta olduğu yeraltı su haznelerinin Filistinlilere devredilmesini içermediği, hatta aksine Gazze'ye de kurulacak tuzdan arındırma tesisleri ile ilerdeki kurulabilecek bağımsız Filistin devletinin de dünyada tuzdan arındırılmış suya en bağımlı ülke haline getirilmesinin düşünüldüğü de ileri sürülmektedir.

 

Öte yandan, Kitabı Mukaddes'te dillere destan hikâyesi anlatılan Ürdün Vadisi, bir zamanlar Ölü Deniz'e yılda akıttığı suyun şimdi onda birini bile taşımayacak halde bulunuyor. Suyun çoğu da, arada bir Suriye'den gelen fırtınalarla derişen bir lağımdan oluşuyor. Yahya'nın İsa'yı vaftiz ettiği nokta ise, şimdi dikenli tellerin ardına sızan lağım suyundan ibaret. 2004'te de Suriye ile Ürdün, Yarmuk nehrinden arta kalan suyu tutmak üzere 'Birlik ve Beraberlik' barajını inşa etmeye karar verdiler. Böylelikle, Ortadoğu'daki medeniyetlere su sağlamış ve tek tanrılı dinlerin üçü için de kutsal sayılmış bir nehrin, Ürdün Nehrinin düzenli akışının sonunu getirecek bir işlem de nihayet başlatılmış olmaktaydı.

 

Su Açığı

 

Dünyanın hızla artan nüfusunun su ihtiyacının karşılanması, giderek âciliyet kazanan, ertelenmesi güç, ağır bir görev hâlini almakta. Yeryüzü nüfusunun neredeyse dörtte biri, gecekondularda, varoşlarda ve 'ordaki uzak köy'lerde güvenilir, temiz içme suyuna erişemeden varlığını sürdürmeye çalışıyor. Bu insanların ezici çoğunluğu Sahra-altı Afrika'da ve Güney Asya'da bulunuyor. Çocuklarına su getirmek için her günkü gibi sekiz kilometre yola gidip dönen ve tam evine ulaşacağı sırada, herhalde yorgunluktan düşürüp kırdığı testinin parçaları oracıkta, kendini astığı 'o ağacın altında', bulunan Afrikalı kadının hikâyesi artık neredeyse umur-u âdiyeden, yani olağan sayılabilir. Öte yandan, gelişmiş, zengin ülkelerde de tıpkı evsizler gibi su yoksulu insanlara da azımzanmayacak sayıda rastlamak mümkündür. Mesela, Meksika sınırının ABD tarafındaki colonia'ların sakinlerini bunlar arasında sayabiliriz. Su açığının en çarpıcı örneklerinden birini ise Çin sunmaktadır. Yeryüzünün yaşayan en eski uygarlıklarından birini oluşturan Çin, yeryüzünün en büyük nüfusuna sahip olmasına rağmen, binlerce yıldır daima kendini beslemeyi başarmıştır. Oysa, şimdi gittikçe artan su açığı, Çin'i tarihte ilk kez büyük çapta tahıl ithal etmeye zorlamaktadır.

 

Suyun akılsızca kullanılmasının en iyi –ya da bakış açısına göre en kötü– örneği, golf sahalarıdır. İspanya'da su koruma sistemleri üzerinde çalışan Hollandalı mühendislerin yaptıkları hesaba göre 18 delikli bir golf sahasına bir yılda 10 bin hanelik (yaklaşık 35 - 40 bin kişilik) bir kasabanın kullandığı miktarda su harcanmaktadır. İspanya'da golf sahalarının çimenli zemin ve yollarının daha yeşil görünebilmesini sağlamak için her bir metrekareye dokuz litre su harcanması gerekmektedir. Sadece Murcia, Alicante ve Almería bölgelerinin her birinde 40, yani toplam 120'ye yakın yeni golf sahası yapımı planlanmaktadır. Bu bölgelerin ortak özelliği, her üçünün de İspanya'nın en kurak bölgeleri arasında yer almalarıdır. Potansiyel olarak Türkiye de bir başka çarpıcı örnek oluşturmaktadır. Golf turizmi son yıllarda Türkiye'nin Akdeniz kıyılarında giderek yaygınlaşmakta, Antalya Manavgat'da aralarında 350 yıllık fıstık çamlarının bulunduğu 200.000 ağacın golf turizmi için kesilmesi öngörülmekte, ülkede mevcutlara ilaveten 2010 yılına kadar 100 yeni golf sahasının daha yapılması planlanmaktadır.

 

Su Etiği

 

Esasen su, asla tam olarak yok edilemeyen, 'nihai yenilenebilir kaynak'tır. Zorluk, suyun daima ihtiyaç duyulduğu anda, ihtiyaç duyulduğu yerde bulunabilmesini garanti etmekte yatmaktadır. Dolayısıyla, burada söz konusu olan, temiz su yetersizliği değil, eldeki suyun etkili kullanım rejimindeki yetersizliktir aslında. Örneğin, suyu devasa bir ülkenin güneyinden kuzeyine taşımak (Çin); dünyanın en büyük ırmaklarından birkaçını birbirine eklemlemek (Hindistan/Pakistan); su için uçsuz bucaksız çöllere boylu boyunca su borusu döşemek (Libya/S.Arabistan) ya da anıtsal barajlar inşa etmek (Mısır, Türkiye, Çin) gibi mega-süper-hiper mühendislik projelerinin pek de çözüm olmadıkları giderek daha belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. Aksine, muazzam paralara mal olan bu projelerin, en az çözdükleri kadar yeni sorun yarattıkları da gözlenmekte, hatta yetersizlik rejiminin kökünde asıl bu projelerin yattığı belirtilmektedir.

 

Burada bakış açısındaki bir çarpılmadan söz edilebilir. Suyun doğadan sökülüp çıkarılacak bir kaynak olduğu, sökülüp çıkarıldıktan sonra da çelik ya da betonarme kapların içine tıkılması gerektiği yolundaki anlayışın terk edilmesinde yarar vardır. Doğaya bir 'su madeni', 'su yolunda kırılacak bir su testisi' ya da suya 'Mevlâ'nın gökten yağdırdığı' bir nimet olarak bakmak çok anlamlı olmayacaktır. Onun yerine, suyu kendi başına ve sadece kendi için değerli bir kaynak olarak görmekte; doğal kurallara uygun davranmakta, yani su döngüsü doğrultusunda gitmekte büyük yarar var gibi görünmektedir. Bilimsel verilere uygun davranmak, su gerçekliğine uygun bir 'mavi devrim'e yönelmek bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Ama bunun da ötesinde yeni bir 'ethos'a, yeni bir su ahlakına ihtiyaç olduğu da açıktır: Bilim yazarı Fred Pearce'ın deyişiyle bu, "teknik çözümlere değil, su döngüsünü dar bencil çıkarlar yerine azami toplumsal yarar için idare etmeye dayanan bir ethos'tur."

 

İnsanlık camiasının hem kendine, hem de bütün canlılara – nihayet – bir hizmeti ya da katkısı olacaksa eğer, onun zamanı da şimdi. İşe, bu temel etik anlayışa dayanan, su üzerine yapılacak bir küresel sözleşme ile başlayabiliriz işte. Aktivist, yazar ve BM Genel Kurulu su danışmanı Maude Barlow'un deyişiyle bu Mavi Sözleşme'nin üç bileşeni olmalı: a) Su Koruma: Yeryüzünün ve diğer türlerin temiz su hakkı olduğunu kabul eden ve dünya su kaynaklarını koruyup muhafaza etmek üzere halkla hükümetler arasında yapılacak bir koruma sözleşmesi; b) Su Adaleti: Suya ve maddi kaynaklara sahip olan zengin "Kuzey" ülkeleri ile, suya ve kaynaklara sahip olmayan yoksul "Güney" ülkeleri arasında, su adaletini, herkese her yerde su erişimini ve suyun yerel düzeyde denetimini sağlamak için dayanışma halinde çalışmak üzere sözleşme yapmak; ve c) Su Demokrasisi: Suyun herkes için vazgeçilmez, devredilmez temel bir hak olduğunu öngören bir sözleşmenin tüm ülke hükümetleri arasında yapılması. Mavi Sözleşme, hem ülkelerin anayasalarına, hem de BM gözetiminde uluslararası hukuka yerleştirilecek yeni bir Su Hakkı sözleşmesinin çekirdeğini oluşturmalıdır.

 

Yeni Doğa Kanunu

 

Bu konuda örnek girişim, belki de en beklenmeyen yerden geldi. Küçük bir Güney Amerika ülkesi olan Ecuador Cumhuriyeti, "boyundan büyük" bir işe girişti ve geçen yıl sonlarında dünyanın birçok yerinde herkesin "olacak şey değil!" dediği bir şeyi sessiz sedasız gerçekleştiriverdi. Bu "sessiz devrim" ile tarihte ilk kez, doğaya –yani doğa'nın kendisine–  anayasal haklar tanındı. Anayasa referanduma sunuldu ve insanlar Ecuador'un tropik ormanlarına adalarına, havasına ve suyuna (nehirlerine, göllerine, sulak alanlarına, bataklıklarına vb.) normalde o güne kadar sadece insanlara tanınan hakları tanıdı. Bütün temel hakları! Fazlası var, eksiği yok! Ecuador Çevre Bakanı'nın Açık Radyo'ya aktardığına göre, yeni Ecuador Anayası'nda su ve doğa haklarına ilişkin 40 kadar madde yer alıyor şimdi! Böylece dünyanın en azından bir ülkesinde doğa'nın hukuki statüsü değişmiş oluyor. Doğa, sadece metâ (şey/nesne) olmaktan çıkıyor ve bir hak öznesi haline gelmiş oluyor. Bakın ne diyor bu yeni anayasanın bir maddesi:

 

"Pachamama'nın (Tabiat Ana'nın) varolma hakkı vardır, ayrıca varolmada ayak direme hakkı da vardır; ve dahi Pachamama'nın hayatî çevrimlerini, yapısını ve dokusunu, işlevlerini ve evrim süreçlerini sürdürme ve bunlara icabında yeniden can verme hakkı da vardır."

 

Bir de şöyle madde var:

 

"Ecuador'da doğal toplulukların ve ekosistemlerin varolma, gelişip serpilme ve evrilme hakları vardır ve bunlar devredilemez, vazgeçilemez haklardır. Bu haklar, doğrudan doğruya uygulanabilir (self-executive/applicabilité direct) niteliktedirler ve bunlara riayet edilmesinin sağlanması tüm Ecuador hükûmetlerinin, topluluklarının ve bireylerinin hem görevi, hem de hakkı olacaktır."

 

Ecuador anayasasının mestizolara, Amerikan yerlilerine özgü o lirik dille kaleme alınmış bu harikulade maddeleri hepimiz için geçerli herhalde. Aksini düşünebilir miyiz? Su, bu gezegendeki tüm hayatın ana unsurudur. Ticari bir metâ, yani kâr sağlayan bir nesne olamaz, asla olmamalıdır … Hiçbir canlı, hiçbir şart altında suya erişim hakkından yoksun bırakılamaz, asla bırakılmamalıdır. İnsanoğlu –ya da insankızı– olarak tüm faaliyetimiz, yani Açık Radyo'daki bir bireyi örnek olarak ele alırsak, mikrofonda ya da koridorlarda yaptığımız konuşmalar, radyoda gerçekleştirdiğimiz programlar, katıldığımız ya da düzenlenmesine katıldığımız alternatif forumlar, içinde yer aldığımız bütün o toplantı ve eylemler, işbu vazgeçilmez ve devredilemez haklarımıza dairdir aslında, iş, eninde sonunda gelir bu haklara ve hukuka dayanır.

 

Su Hakkı: Yaşam Hakkı

 

Ve suya erişmek, tıpkı yaşam hakkı gibi bir haktır. Temel bir hak. Dolayısıyla, suyun epey bir süredir olduğu gibi dere tepe düz gidip sırf paraya doğru akması artık beklenmemelidir. 21. yüzyılın yeni öncelikleri, binlerce yılın eski önceliklerine; örneğin, yağmurun nereye düşüyorsa orada devşirilmesi, 'hasat edilmesine', ya da binlerce yıl kullanılıp, sonra unutulan 'kanat' sistemleri gibi kadim geleneklere geri dönmeyi gerekli kılıyor. Bu geri dönüş, damla tekniği ya da betonla kaplanmamış kanallar kullanılması gibi yepyeni yöntem ve fikirlerin devreye sokulmasını da dışarıda bırakmamaktadır elbette. Ne var ki, dev barajlar inşası, devasa boru hatları, devasa kanallar döşenmesi gibi 20. yüzyıl takıntı ve saplantılarının yerlerini hemen çok daha küçük, çok daha yerel projelere bırakması zamanı gelmiş gibi gözüküyor. Ve çok daha 'eski' projelere tabii.  Küçük ve eski. Eskilerin küçüklere dediği gibi: 'Su verenlerin bol olsun...'

 

Sen de su gibi aziz ol, ey okur.

 

 

 

 

Kaynaklar:

 

Maude Barlow; Blue Covenant: The Global Water Crisis and the Coming Battle for the Right to Water. New York: The New Press, 2008

 

Lester R. Brown; Outgrowing the Earth – The Food Security Challenge in an Age of Falling Water Tables and Rising Temperatures. New York: W. W. Norton & Company, 2004.

 

Paul Brown; Global Warning – The Last Chance for Change. London: Guardian Books, 2006.

 

Fred Pearce; When the Rivers Run Dry: Water – The Defining Crisis of the Twenty-First Century. Boston: Beacon Press, 2006.

 

www.wikipedia.org