Suluboyalarımı Kullanma!

Suluboyalarımı Kullanma!

19 Ocak 2005

Bütün ağlayıp-zırlamalarıma rağmen ilkokula başlayamadım. Benden  büyük olan amca oğluma Sümerbank'tan kumaşlar alınıp, bir de üstüne üstlük annem tarafından dikilen önlüğünü gördükçe deliye döndüm. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de benden uzun boyluydu...

 

Konuşmuyorum işte! Ne annemle, ne babamla, ne de defterlerini benden saklayan ablamla. Onlar beni okula yazdırana kadar, anneannem dışında kimseyle konuşmayacağım. Dört demek kocaman demek. Bir elin bütün parmaklarından bir eksik demek. Eşşek kadar olmak demek. Eşşek kadar olmak demek kocaman olmak demek. Babam dedi!

 

Şşşşt! Babam geldi. Ben şimdi saklanıyorum. Uyanık'ı da alıp kömürlüğe giriyorum. Yoksa babam sevimli sevimli "hadi Güneş, Uyanık abini al da bahçeyi turla bakalım" diyecek ve Uyanık da hiç bir şey yokmuş gibi kulaklarını dikip, salyalarını akıta akıta yüzümü yalayacak. Sonra da babam beni sevecek. Yemezler. Önce okul!

 

Kömürlüğün aralık tahtalarından babamı seyrediyorum. Beni göremeyince üzülecek! Kamyonetten indi. Benim ona koşmadığımı görünce hep üzülürdü, bu sefer gülümsüyor. Demek ki beni sevmiyor!

 

Babam kamyonetin arkasına gidiyor. Orada kocaman, üzeri anneannemin seccadesine benzeyen bir şey var. Hareket ediyor. Kapıyı biraz aralıyorum ve Uyanık koşup babamın paçasına sarılıyor. Babam o hareket eden şeyi indirmeye başladı. Annem koşup Uyanık'ı tavukların kümesine kapadı.

 

Ben kömürlükten fırlayıp da o hareket eden şeyin üstüne nasıl atladığımı bilmiyorum.

 

Babam, "Bu senin" dedi.

          

Ellerimi üzerinden ayıramıyordum. Amcamın getirdiği oyuncak köpekten hem daha sıcak, hem daha yumuşak, hem de daha tüylüydü..

 

"Bu ne?" diye sordum babama.

 

Ciciannenden olan kardeşin, diye cevap verdi.

 

Beni bu lafıyla kızdıran babamı her seferinde tekmeleyip, zırladığım halde bu sefer gıkımı bile çıkarmadım. Ciciannemden olan kardeşime sarıldım ve babama;

 

"Yani Uyanık'ın abisi mi?" dedim.

 

Yorgun-argın işten dönen babam kafasını sallayıp eve girerken, annem bana gülümseyip kömürlüğün kenarındaki paslı çiviye bağlayıverdi yeni abimi. Sonra da mutfağın yolunu tuttu.

 

Yeni abimin adını Uykulu koydum. Gerçek bir abiydi. Kocamandı. Kocaman olduğu için Uyanık'tan daha çok tüyü vardı; kulakları, büyüdüğü için aşağı doğruydu ve tam üstünde iki tane ağaç dalı çıkmıştı. Kendi kafamı okşadım. Uykulu kadar olunca, önce benim sonra da Uyanık'ın kafasında çıkacaktı o dallar her halde. Annemle babamda yoktu. Demek ki anne-baba olunca kesiyorlar dalları diye düşündüm ve Uykulu'nun gözlerini öptüm.

 

İnanılmaz bir şey olmuştu. Ben Uykulu'nun gözlerini öpünce, arkasından zeytin çekirdekleri dökülüverdi.

 

Camdan beni seyreden anneanneme sordum: "Bunları dikersem zeytin ağacı çıkar mı?"

 

Anneannem büyük bir sır verircesine, "Çıkar, ama kimseye söyleme, zeytinler büyüyünce babana hediye edersin, o da hem yer hem sevinir" dedi...

 

Uykulu'nun arkasından dökülen zeytin çekirdeklerini limon ağacının dibine dikeli iki hafta olmuştu, her gün suluyordum, zeytinler daha çıkmamıştı ama limonlar sapsarıydı. Annem de önünden geçtikçe "allah allah" diyordu.

         

Başka bir "allah allah" dediği gün 'çok güzel' giyinmişti.Bir baktım herkes çok güzel giyinmiş. Sonra beni yatakodasına götürdü, 'çok güzel' giydirdi. Annemin yüzüne baktım ve "allah, allah" dedim.

 

"Herkesin elini öp oğlum, bugün bayram", dedi.

 

Anlamadım ama yine de herkesin ellerinden, Uykulu ile Uyanık'ın gözlerinden öptüm. Babam geldi o sırada ve Uykulu'nun gözlerini siyah bir bezle bağladı. "Bu da herhalde Uykulu'nun bayram kıyafeti" diye düşünürken, annem sinirli sinirli babama baktı ve beni içeri götürüp anneannemin yanına fırlattı. Anlamadım. Hiç anlamadım. Anneannem o zamana kadar hiç anlatmadığı bir masalı anlatmaya başladı:

 

"Günlerden bir gün İbrahim diye nur yüzlü, ak sakallı bir adam varmış. İbrahim'in de İsmail diye bir oğlu varmış..."

           

"Dedemle dayım gibi" dedim... anneannem ağlamaya başladı.

 

Anlamadım. Hiç anlamadım.Anneannem de gerisini anlatamadı. Kucağında uyuyakaldım. Uyandığımda annem yemek hazırlamıştı. Amcamlarla halamlar da bizdeydi. Beni sofraya çağırdı. Kavurma vardı. Ohhh! Sofraya oturmadan Uykulu aç mı diye bakmaya çıktım. Uykulu yerinde yoktu. Çok korktum. Ağlamaya başladım. Babam yanıma geldi, beni kucağına aldı. Uykulu'nun annesini çok özlediğini, ağladığını söyledi. Babam da dayanamayıp cicianneme götürmüş onu...

 

Ne yapalım.Yazık, annesini özlemiş. Görsün.Yine gelir.

 

"Ne zaman gelir baba?" diye sordum.

 

"Zeytinler büyüyünce" dedi babam.

 

O sırada bahçe kapısını aralayıp, içeri Kasap Cemal Amca geldi. Allah allah. Kafasında cami amcalarının şapkasından vardı. Bana doğru yaklaştı.

 

"Kurban bayramın kutlu olsun Güneş" diyerek parmağını alnıma bastırdı. Alnım kıpkırmızıydı. İşte o zaman anladım, suluboyalarımı çalan Kasap Cemal Amca'ydı.

 

Eşşek kadar adamdım. Bir şey demedim tabii. Arkamı döndüm ve zeytinlerimi bir bir sulamaya başladım. Döndüğünde hepsini biiir biir Uykulu'ya anlatacaktım...